|
|
||
| Aslında bu olay uluslararası çapta. Cenevre’de Metro’yla tartışırken, Jan Furstenborg adlı FIET’te etkili uzman birisi vardı. Ben “ya biz kazanacağız ya Metro” deyince gözleri fırladı, dedi ki “o zaman bizi yanınızda göremezsiniz”. ...İşverenle kötü olarak sendikacılık yapma dönemi kapanmıştır diyorlar. İşverenler zaten uluslar arası toplantılarında sendikalara gerek kalmamıştır diyorlar, “ancak sendikalar bizim güdümümüzde olurlarsa o zaman bulunsun”. |
Stalin Arşivi olarak 2003 yılında Tez Koop-İş sendikasından Disiplin Kurulu kararıyla ihraç edilen ve şu anda Genel Merkez’in teslimiyetçi çizgisine karşı çıkan 2. şube işçileriyle birlikte sendikal mücadeleyi sürdürmekte olan Tez Koop-İş sendikası yöneticisi Faruk Üstün’le özellikle market iş kolundaki sınıf örgütlenmesi deneyimleri ve bu çerçevede teslimiyetçi sendika yönetimleri ve kariyerist unsurların sınıf hareketine verdikleri zararlar hakkında görüştük. Röportajın sendikal hareketin mevcut krizinin gerçek nedenlerini anlamak isteyenlere yardımcı olacağını düşünüyoruz.
Öncelikle kendinizi kısaca tanıtmanızı ve şu anki görevinizi anlatmanızı rica ediyoruz. İki yıl öncesine kadar Tez-Koop İş Sendikası’nın Genel Sekteriydim. Ankara’da seçimi kaybettikten sonra İstanbul’a geldim. İstanbul’daki seçimlerde şube başkanı seçildim. Seçimde Genel Merkez rakip olarak karşımıza bir kişiyi çıkardı. O kişi bir tek kendi oyunu alabildi. Ama genel merkez orada kalmadı, bu defa beni ihraç etmeye kalktı ve bunu da becerdi. Bu kararı veren kişiler bile bunun hukuka aykırı olduğunu biliyorlardı. Beni suçlama gerekçeleri genel başkana küfretmek. Şahit olarak da bir iki tane kendi adamını gösterdi. Halbuki tartıştığımızda yanımızda karakolun komiseri vardı. Komiser genel başkana “bir şikayetiniz var mı” diye sorduğunda “hayır” yanıtını vermişti. Buna rağmen benim hakkımda bir tutanak tuttular. Hiçbir yargılama da olmadı. Hakim hemen benim ihracımı onayladı. Sonra hakimle görüştüm. “Aldığım kararı Cumhurbaşkanı ile bile görüşmem” diyen hakim benimle bir buçuk saat görüştü. Keşke yanımda bir ses kayıt cihazı olsaydı. Pişman olduğunu, çok büyük bir yanlış yaptığını söyledi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmamı tavsiye etti. Ben hakime “karşı tarafın bize vuramadığı darbeyi sen vurdun, bir iki kişiyi mağdur etmiş değilsin, verilen bir mücadeleye büyük zarar verdin” dedim. Epey bir günah çıkardı. Ama bu hiçbir anlam ifade etmiyordu çünkü bu berbat kanunlara göre kararı temyize götürme hakkımız bile yok. Ben daha sonra Yargıtay Üyesi’yle de görüştüm. Yargıtay üyesi aynen şunları söyledi: “Bu kararı veren hakim hakimliği bıraksın, cübbesini yırtıp çeksin gitsin.” Peki hâkimle daha önce konuşmuşlar mı? Böyle bir karar nasıl alınmış? Duruşmaya sendikanın avukatı girdi. Büyük bir usul hatası yaptılar. Disiplin kurulu kararının bize tebliğ edilmesi gerekiyor ki biz buna karşı savunmamızı hazırlayalım. Karar bize tebliğ edilmedi. Ve hakim ilk iki duruşmada sert bir ifadeyle “tebligat nerede” diye sordu. Tebligatı sunamadılar. Sunamayınca hakim bu olayın üzerinde durdu. Tebligatın yapıldığına dair noter belgesini istedi. Onu getiremediler. Bir sonraki duruşmaya sendikanın avukatı gelmedi. Onun yerine, MHP’li bir avukat geldi. Biz şaşırdık. Başka bir davaya girecek herhalde diye düşündük ama bizim duruşmaya girdi. O girdikten sonra her şey değişti. Duyduğumuza göre Ankara’da birkaç çete oluşmuş, bu çeteler mahkemelerde, yargıtayda iş bitiriyorlar. Hakimin tavrında da bir değişiklik oldu. Tebligatı istemekten vazgeçti ve bizi bu duruma getirdi. Bizim için mesele unvan taşımak değil. Ben yine sürdürüyorum bu mücadeleyi. Bakın burada ben varım, Genel Merkez’in adamları yok. Bizim işçi arkadaşlar var, onlar yok. Bir durum değerlendirmesi yaptık: Biz ihraç edildik mi? Evet. Tüzük gereği dokuz tane yedek üyemiz vardı. Yedek üyelerden iki arkadaş yönetime girdi. Yönetime giren arkadaşlar aralarında görev taksimi yaptılar. İstanbul Üniversitesi baş temsilcisi Abdurrahman Tetik başkanlığa getirildi. Diğer arkadaş da başkan yardımcılığına getirildi. Bunun üzerine Genel Merkez yönetimi görevden aldı. Yasalara göre yönetimdeki biri istifa etmedikçe, ölmedikçe yönetimden ancak mahkeme kararıyla görevinden alınabilir. Genel Merkezin böyle bir yetkisi yok. Seçilen birinin görevden alınmasına ve onun yerine adam atanmasına hukuken olanak yok. Biz de dava açtık. Dava iki yıldır sürüyor. Hakime gidip “aleyhimize de olsa bir karar ver artık” dedim. Adam karar vermiyor. “Siz bu davada haklısınız ama burada açılan davaların sonucunu beklemem gerek” dedi. Daha önce bizim kongreyle ilgili iki iptal davası açmışlardı, onlardan bahsediyor. Şubelerin kongre yapma yetkisi yoktur, kongre yetkisi Genel Merkeze aittir diyerek bizim kongrede alınan sonucu iptal ettirmek istediler. Davalardan birini kazandık. Genel Merkez’in bir Şube’yi dava edemeyeceği kararı verildi. Hakime “dediğin dava sonuçlandı” dedim. “Diğer davanın sonucunu da bekleyelim” dedi. Diğer dava dediğimiz, ilk dava sonuçladıktan sonra karşı tarafın açtığı bir şike davadır: Şubeye atadıkları kendi adamları bu defa Genel Merkez’i mahkemeye verdi. Bu defa Şube Genel Merkezi kongrenin usulsüz yapıldığı için dava etti. Genel merkez de Şube’nin tüm suçlamalarını kabul etti. Evet, dediler, kongre usulsüzdür. Olacak şey mi? Davalı davacıya doğru söylüyorsun der mi? Bu dava sürüyor. Biz yönetim olarak Genel Merkezi tanımadığımızı, görevimize devam edeceğimizi bildirdik. Bunun üzerine Genel Merkezin atadığı kişiler, ellerine atama belgelerini, arkalarına çevik kuvveti alarak buraya geldiler. Binayı boşaltmamızı söylediler. Biz de gerekeni yaptık. Canlarını zor kurtardılar. Polis de müdahale edemedi. Bir daha gelirlerse dayak yiyecekler. Bunu polis yetkililerine de söyledik. Bunun üzerine savcıya gidip yeni bir karar aldırdılar. Tekrar polis desteğiyle içeri girmeye kalktılar. Bırakın binayı sokağın bile içine giremediler. Baktılar ki işin ucunda dayak var, içeri girmekten vazgeçtiler. Bu defa sendikanın arabasını almaya kalktılar. Onu da beceremediler. Kısacası işçi şubeye sahip çıktı. Biz yönetim olarak görevdeyiz. Örgütlenmemizi yapıyoruz. Bizim örgütlediğimiz adamları işverene ihbar ediyorlar. Sırf biz örgütlenmeyelim diye. İşveren de o kişileri işten atıyor. Ama biz o kişinin arkasında duruyoruz, işverene baskı yapıyoruz ve atılan kişi işe geri alınıyor. Şimdiye kadar 418 kişiyi böyle örgütledik. Sonra işveren sanki biz bu kişileri sokaktan topluyormuşuz gibi bu kişilerin gerçekten çalışıp çalışmadığını soruyor. Ama aynı kişilerden aidatlarını istemeyi de ihmal etmiyor. Aidatlar Genel Merkez’e mi gidiyor? Evet, aidatlar doğrudan Genel Merkez’e gidiyor. Zaten Türkiye’deki sendikacılığın en berbat tarafı da bu: aidatın işçinin ücretinden işveren tarafından kesilip sendikanın banka hesabına yatırılması. Bu yüzden işçi sendikasının adresini bile bilmez. Sendikacıların ismini bilmez, sendikadan haberi olmaz. Çoğu durumda kesilen aidattan bile haberi olmaz. Halbuki işçi kendi aidatını kendisi yatırsa, gönüllü olarak düzenli bir biçimde parayı kendisi verse kendisini mücadelenin içinde bulacak. Aidat aidiyetten geliyor. Bu örgütlenmede çok önemli bir noktadır. Ama aidat yatırma işini işverene havale edersen, işçi parasını yatırdığı yerin çıkarlarına uygun işler yapıp yapmadığını denetlemez. İşçi, “arkadaş bu aidatlar nereye gidiyor, eğitsel, kültürel, sosyal faaliyet yok, örgütlenme çalışması yok, işten atılanın hakkını savunmak yok” diye sormaz. Bazı sendikacılar “o zaman sendika nasıl ayakta duracak” diye saçma bir savunmaya geçiyorlar. Ama bizim durumumuza bakın: biz bu şubede her ay elli ila elli beş milyar arasında aidat topluyoruz. Tüm masraflarımızı bu aidatlardan karşılıyoruz. Genel Merkez bize beş kuruş vermiyor. Genel Merkez’deki müteşebbis tek bir kişiyi örgütlemeden, tek bir iş yapmadan her ay sendikayı beş yüz milyarlık masrafa sokuyor. İşçiler onlara mecburen aidat vermesine rağmen bir de bize gönüllü olarak aidat veriyor. Demek ki işçi sendikaya güvenirse aidat vermekten çekinmez. Zaten biz mücadele ederek Genel Merkez’e aidat verilmesini de durdurduk. Ayrıca Genel Merkez’den hiçbir yönetici bu sokaktan içeri giremez. İstanbul’a bile gizlice giriyorlar. İşçilerin yazdıkları mesajlarda gördüğümüz kadarıyla şu anda 2 no’lu Şube Başkanı görünen Rabia Özkaraca… Başkan değil o. Müteşebbis. Zaten başkan sıfatını kullanamaz. Evet. Onun için ‘Girişimci’, ‘Müteşebbis’ sıfatları kullanılıyor. Bu ne anlama geliyor? Bu onu Genel Merkez’in tutması anlamına geliyor. Yani diyelim ki sen seçilmişsin, Genel Merkez seni görevden alıyor ve yerine onu atıyor. O da o şerefsizliği kabul ediyor. Bir de Marksist Tutum’danım diyor… Bir siyasi unvanı var: Marksist Tutumcu’ymuş. Marksist Tutumcular bu davranışı kendilerine layık görüyorlar. İşçi demokrasinden bahsediyorlar bir de. Onların mantığına göre kongre yapmaya, delege seçmeye gerek yok. Genel Merkez işçilerin yaptıkları seçimi yok sayıp istediğini atayabilir. Halbuki böyle bir uygulama beğenmediğimiz kanunlarda bile yok. Müteşebbis kurumu ne zaman geçerli olur? Diyelim ki Manisa ilinde sendikanın bir şubesi yok. Manisa’da örgütlenme imkanı çıktı. O zaman örgütlenme yapmak için müteşebbis sıfatıyla o ile gidersin, en kısa zamanda örgütlenmeni yapar, gazete ilanları verir, valilikte gereken işlemleri yapar, kongreyi toplar, seçim yaparsın. Seçilen kişiye yerini bırakır ve gidersin. Bu müteşebbis kurumunun geçerli olduğu bir durum. Bu kurumun geçerli olduğu bir başka durum daha var: belirli bir ildeki örgütlenme herhangi bir sebeple dağıldığı zaman. Diyelim ki kongrede önerilen asıl aday listesinde bulunan kişiler istifa etti. Yedek üyelerin sayısı da yeter sayı olan beşe ulaşmıyor. O zaman genel merkez yedek üyeler arasında kalan kişileri yeniden kongre toplamak üzere müteşebbis olarak görevlendirir. Bu müteşebbisler yeni üyeler seçilene kadar görevde kalır ve sonra görevlerini devrederler. Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre seçilmiş kişiler ölmezlerse, istifa etmezlerse ya da yüz kızartıcı bir suç işlemezlerse görevlerinden alınamaz. Ama Genel Merkez bunu bile bile bizi görevden aldı. Kolayca teslim olacağımızı, buna boyun eğeceğimizi sandılar. Tabii böyle olmadı. Çünkü biz gücümüzü ne işverenden ne de sendikanın genel merkezindeki üçkağıtçıdan alıyoruz. Biz gücümüzü işçi arkadaşlardan alıyoruz. Bunu hesap edemediler. Madem ki seni müteşebbis olarak görevlendirdiler, madem ki bu senin sendikan, kolaysa gel de makamına otur bakalım oturabiliyor musun? Aslında biz bu olayı daha başka türlü de hallederdik. Ama hukuki yollardan ayrılmamamız konusunda bazı yerlerden telkinler oldu. Bunları dinlediğimiz için de biraz pişmanız. Mesela bizim ihracımızın yapıldığı kongreyi biz yaptırmazdık. Ama başta Salih Kılıç olmak üzere (kongre Türk-İş binasında yapılıyordu) pek çok kişi o kongreye gitmememizi rica ettiler. Hukukçu arkadaşlar da bizi ihraç etmelerinin kanunen mümkün olmadığını, boşuna olay çıkarıp başımıza iş çıkarmamamız gerektiğini söylediler. Bu müteşebbisler içinde Marksist Tutum’dan olan başka kişiler de var mı? Rabia var. Bir de iki arkadaşı var. Bunlar açıktan açığa biz Marksist Tutumcuyuz, işçi sınıfı içerisinde propaganda yapacağız da demiyorlar. Kendinden menkul. Siz bunların Marksist Tutumcu olduklarını nereden öğrendiniz peki? Önceden biliyordum. Bu kişi dergide hangi köşede yazıyor? Bir okuyucu köşesinde. Bir keresinde 1 Mayıs’ı anlatmış köşesinde. En coşkulu kortej Tez-Koop-İş kortejiymiş. Halbuki biz Tez-Koop-İş olarak 1, 2 ve 4 nolu Şube olarak birlikte yürüdük, onlar ayrı yürüdü. Bakın ben bu şubedeki herkesi köyüne kadar bilirim. Kortejlerinde yirmi tane sendika üyesi yoktu. Kendi siyasetinden adamları oraya doldurmuş, pankartlarını açmışlar. Pankartlarının kenarında Tez-Koop-İş yazısı kenarda zor görünüyor. Onu da yapıştırmışlar. Bir de en coşkulu, en kalabalık grubun kendileri olduğunu söylemişler. Kimi kandırıyorlar? Kendilerini kandırıyorlar. Tez-Koop-İş’in diğer şubelerinde benzer sorunlar var mı? Size destek veriyorlar mı? Daha çok havayı koklayan bir halleri var. Rüzgârın estiği yöne göre kafalarını kaldıracak ya da olanları görmezden gelecekler. Teşkilatta sıkıntı büyük. Bir örnek vereyim. Yeni çıkan yasaya göre marketlerde part-time çalışan işçiler de full-time çalışan işçilerin sahip olduğu tüm haklara sahip olacak. Düşünebiliyor musunuz, sendika yöneticileri işverenle el ele verip yasalarda bulunan bu hakkı yok ediyorlar. Biz burada Genel Merkez gibi çalıştığımız için konunun üzerine gittik, bakanlığa şikayette bulunduk, müfettiş geldi, taleplerimizi haklı buldu ve birikmiş olan ödemeler de dahil olmak üzere tüm ödemelerin yapılmasına karar verdi. Sendikanın tek yapması gereken bir dava açmak. Ama sendika “olmaz” diyor. İşverenle ilişkilerini bozamazlarmış. “Siz açın” diyorlar. “Tamam biz açalım ama siz de sendika olarak destek verin” diyoruz. “Olmaz, bizi karıştırmayın” diyorlar. Şimdi de toplu sözleşmelerde uzlaşma çıkmadı, grev kararı alındı. Grev kararının işyerinin giriş çıkışında görünür bir yere asılması gerek. Nereye asılıyor? Bodrum katlarında işçilerin molalarda çay içtikleri yerlere asıyorlar kimse görmesin diye. Genel Başkan işverenle böyle anlaştıklarını söylüyor. Karşımızdaki sendikacılık anlayışı bu. İşverene “biz kanunen altmış gün içerisinde grev kararı almamız gerektiği için mecburen grev yapıyoruz” diyebiliyor. Sendika başkanı İzmir’e gidip “greve çıkarsak kötü olur, şartları kabul edelim” diyor. Kabul ettiği şart da yıllık yirmi beş milyon lira zam. Yakında asgari ücrete zam gelecek ve kabul edelim dediği rakam asgari ücretin altında kalacak. Bunu işveren kendi adamına yaptıramaz. İzmir’de bunu yapsa da İstanbul’da yapamıyor. Bizi tanıyorlar. Burada işçi onları döver. Bunları Anadolu’daki işçiye yapabiliyor. Anadolu’daki işçi ücretini düzenli almasını, ara sıra gelen ikramiyeleri, kurumsallaşmış bir yerde çalışmayı kar sayıyor. Ama büyük şehirlerde bu pek kabul görmüyor. Bu yüzden bunların karşısına taşrayı çıkartıyor. Anadolu kabul ediyor diye. Halbuki tam tersini yapması gerek. Genel Başkan’ın görevi işçiye güç, cesaret vermektir. İşverenin dediklerinin altına imza attıktan sonra sendikanın bir anlamı kalmıyor. Bunların görevi işverenin sözcülüğünü yapmak ve işçiyi korkutmak. Örneğin Ankara’da üç öncü arkadaşı sendikanın da oybirliğiyle işten çıkardılar. Diğer işçilere de gözdağı veriyor. İşçinin güveneceği yer kalmıyor. Bunu da sendikacılık olarak savunuyorlar. “Sosyal diyalog, sosyal ortaklık” gibi sözlerle. “İşverenle aynı gemide yolculuk ediyormuşuz. Batarsak birlikte batacakmışız.” Ben işverenle aynı gemide yolculuk ettiğimize hiç şahit olmadım. Anladığımız kadarıyla diğer şubelerin yönetimleri bir destek vermiyorlar ama işçiler veriyor. Sendikacıların pek çok yöneticisinin akrabaları Migros’ta, Gima’da çalışıyor. Sırf bu ilişkilerini iyi tutmak için işlerini yapmıyor, tersine işverenin sözcülüğünü yapıyorlar. Düşünebiliyor musun, sendika temsilcisini işyeri müdürü seçiyor. İşverenle araları kötü olursa sendikacılık yapamayacaklarını biliyorlar. İşverenle aralarının kötü olmasındansa işçiyle aralarının kötü olmasını tercih ediyorlar. Buradan Metro Grossmarket’te olanlara geçmek istiyoruz. Orada neler olduğunu anlatır mısınız? Ben Sosyal-iş sendikası Ankara şubesinde yöneticilik yaptım. O zaman bağımsız bir sendika olan Sosyal-iş’in Disk’e katılmasında da öncülük yapanların içindeydim. Ki 12 Eylül öncesinde Disk’e katılmak riske katılmak gibi bir şeydi. Ve gerçekten de o zaman Sosyal-iş olarak oldukça mücadele ettik. Fakat 12 eylül sonrası sosyal-iş belli sıkıntıların içinde kaldığından pek bir varlık gösteremedi. Zaten genel başkanları Özcan Kesgeç’in sendikacılık anlayışı da ‘sınıf sendikacılığı’, ‘mücadele sendikacılığı’ yönünde değildi. Onun da işveren güdümlü sendikacılığa yatkın bir sendikacılık anlayışı vardır. Biz Metro’da yıllarca mücadele ettik. Metro’ya 92 yılında sendika girdiğinden 97 yılına kadar sendika devam etti. Tamam o arada bazı yanlışlar olabilir… Ne gibi yanlışlar? Düşünebiliyor musunuz iki tane şube birbirine düşman olabiliyor. Yani Güneşli’deki Metro’yla Kozyatağı’daki Metro’nun işçileri birbirine düşman. Böyle bir ortam yaratılmış. Biz işin içine girdik, toparlamaya çalıştık ama bir kere toplu sözleşmelere yansımıştı. El altından görüşmeler yapılmış vs. O zaman biz genel merkez yöneticisi değildik. Merkeze gelince olayın üzerine gittik fakat işveren bundan yararlanmış oldu, bayağı bir yol kat etmişti biz duruma müdahil olduğumuzda. Biz dirençle işvereni baskı altına alsak da işveren çeşitli oyunlarla sendikayı azınlığa düşürdü. Ama biz mücadeleyi bırakmadık. İşveren iyice köşeye sıkıştı. Bu konuda genel merkezle aramızda tartışma çıktı. Biz, bu işin Dusseldorf’tan, Metro A. G.’nin merkezinden kaynaklandığını, bunların sendikasızlaştırma politikasını merkezi olarak yürüttüklerini öne sürdüğümüzde sendikanın şu anki genel başkanı Sadık, buradaki genel müdürden kaynaklandığını, buradaki genel müdürün işçi düşmanı olduğunu, olayları saptırdığını söyledi. Yani bu dünya çapındaki şirketin esas patronu sendikaya evet diyecek, buradaki kıytırıktan genel müdür onun aksine politika izleyecek. İnatlaştık; sonradan plan çıktı ortaya, Delta planı diye bir plan. Metro A. G.’nin beyin takımı sendikadan nasıl kurtuluruz diye bir plan yapmış, bunlar belgeleriyle ortaya çıktı. İşveren iyice köşeye sıkıştı. Biz bir 1 Mayıs’ta buradaki Metro’yu çevirdik, müşteri ne içeri girebiliyor, ne dışarı çıkabiliyordu. İşvereni bunalttık, bu arada üyelikler de artmaya başladı. Yanılmıyorsam 2003’ün mart ayında bize, işçilerin nüfus kağıtlarının toplandığı haberi geldi. Önce, kendi bilgisayarlarına kayıt yapacaklar sandık. Pazartesi günü bir haber geldi ki işveren işçileri otobüslere doldurmuş, notere götürmüş, noter masrafını da karşılamış, Tez-koop-iş’ten istifa ettiriyor, Sosyal-iş’e üye yapıyor. Sendika üyesi olmayan bazı işçileri de Sosyal-iş’e üye yapıyorlar. Ben haberi alınca notere gittim, işçilerin başında bir şef, Tez-koop-iş’in asi bir sendika olduğunu, Sosyal-iş’in uyumlu, iyi bir sendika olduğunu söylüyordu. “Sen nasıl benim sendikama nasıl küfredersin” diye yakasını tuttum, elimden kurtuldu notere kaçtı, işçi arkadaşlar da dışarıda kaldı. İşçiler “işverenin istediği sendikaya girmek bize de tuhaf geliyor ama ne yapalım” diye yakındılar. Polis geldi, biz davacı olduğumuzu söyledik, bunlar işlem yapamadan polis nezaretinde gittiler. Yani bizzat kendim yakaladım. İşveren resmen işçiyi aldı, Sosyal-iş’e götürdü. Ben Sosyal-iş’in genel merkezine gittim. Özcan Kesgeç’le konuştum. Bu yapılanın ne Disk’in ne işçi sınıfının ilkelerine uymadığını, Sosyal-iş’in mücadele geleneğine de yakışmadığını anlattım. “Üye olmuş adamlar, kabul etmeyeyim mi” dedi. Tartıştık, burayı terk et dedi. Ben terk etmiyorum deyince kendisi terk etti. Şu anda durum nedir orada? Orada yetki de aldı Sosyal-iş, toplu sözleşme de yaptı, işçiler hala Sosyal-iş’te üyeler. Ben Disk’in önünde basın açıklaması yaptım. Bu yapılanların Disk’in ilkelerine yakışmadığını söyledim, Sosyal-iş’in cezalandırılması talebinde bulundum.[1] Bunu Özcan sonradan benim aleyhimde kullandı. Ben Birleşik Metal’de işe girmiştim. Tez-koop-iş’in başkanı Sadık benim yaptığım basın açıklamasının kasetini Özcan Kegeç’e veriyor, o da Disk yönetimine veriyor, “Faruk bana hakaret etti, Disk’e bağlı bir sendikanın başkanına hakaret eden bir kişiye Disk’te iş verilmesine ben karşıyım” diyerek. Ben de oradaki arkadaşların başı derde girmesin diye ayrıldım. Disk ceza verdi mi Sosyal-iş’e Hiçbir şey yapmadılar. Siz dava açtınız mı işçileri zorla üye yapıyorlar diye? Onu işçinin beyan etmesi lazım, “beni zorla götürdüler” diye. Bizim sağlam adamları zaten istifa ettiremediler. Çeşitli baskılar yaptılar. Hatta Metro işvereni militan arkadaşlarımızın bazılarına maaşlarını verdiği halde “işyerine gelme” dedi. Onları işyerine sokmadı, maaşlarını banka hesaplarına yatırdı. Ve Sosyal-iş bunu da sinesine çekti. Biz bu konuyla ilgili tartışmalarda ‘ne pahasına olursa olsun sendika kurulmalı’, ‘sendika kavramı lekelenmemeli’ gibi sözlerle, patronlarla uzlaşma pahasına bile olsa önemli olanın sendikalı işçi sayısını artırmak olduğunun ifade edildiğini gördük… Ha Tamer Atış… Tamer diyor ki sendika olsun da nasıl olursa olsun…[2] Evet. Disk’in son genel kurulunda ‘acımasızca örgütlenmeliyiz’ gibi sözler edilebildiğini gördük. Siz bunlara katılıyor musunuz? İki tane eğilim var. Türkiye’de şu anda bir eğilim güç kazanmış durumda. Sendikalar işçi için sendika olmaktan çıkmış durumda. Sendikalar sendikacı için sendika konumuna geldi. Eskiden sarı sendikacılık denirdi, şimdi adını ‘sosyal diyalog’, ‘sosyal ortaklık’ koymuşlar. Sosyal diyalogdan biz de yanayız, biz akıl hastası değiliz ki. Masa başında karşılıklı görüşmeyle iş bitiyorsa bitsin. Ama bitmiyorsa, o zaman kılıçlar çekilecek. O zaman da işçiyi savaştırabilmen için örgütleyeceksin, eğiteceksin. Bunlar eğitimden örgütlemeden kaçıyor çünkü eğitilmiş, örgütlenmiş adamı kandırmak mümkün değil. Bakın şimdi buradaki Migros’ta arkadaşlar sabah akşam toplanıyorlar ne yapacağız diye, taşradakileri bir araya bile getirmiyorlar, açıklama bile yapmıyorlar. O zaman sendikacılara güven kalmıyor. Aslında bu olay uluslararası çapta. Cenevre’de Metro’yla tartışırken, Jan Furstenborg adlı FIET’te[3] etkili uzman birisi vardı. Ben “ya biz kazanacağız ya Metro” deyince gözleri fırladı, dedi ki “o zaman bizi yanınızda göremezsiniz”. Sendika temsilcisi işten atıldı, eylem yapacaktık; bize “eylem yapmayın yurtdışından adamlar gelecek” dedi; geldiler, bizimle görüşmediler bile, temsilci işinden oldu, eylem de yapılamadı.[4] İşverenle masa başında görüşeceğiz halledeceğiz, edemezsen “ne yapalım edemedik”. İşverenle kötü olarak sendikacılık yapma dönemi kapanmıştır diyorlar. İşverenler zaten uluslar arası toplantılarında sendikalara gerek kalmamıştır diyorlar, “ancak sendikalar bizim güdümümüzde olurlarsa o zaman bulunsun”. Bu anlayış Türkiye’de de yurtdışında da egemen hale geldi. Sen ayrı bir sınıfsın, her zaman için de sermayeyle çelişen bir sınıfsın, senin sınıfının bazı hedefleri de var o hedefler doğrultusunda işçiyi bilinçlendirmen, eğitmen, sendikayı bir okul gibi kullanman gerekiyor. Bunların hiçbiri yapılmayacak, kamuya ait iş yeriyse devletin genel müdürü gibi, özel sektördeyse insan kaynakları müdür yardımcısı gibi hareket edeceksin. Bu anlayışı egemen kıldılar. Bu anlayışa karşı çıkana da işveren de saldırıyor sendika da saldırıyor. İkisi birden başkaldıran unsurları ayıklıyorlar. Bu noktada işçilere yol gösterici olacak, somut durumun tahlilini yapıp doğru bir yön gösterecek bir partinin gereksinimi duyuluyor mu? İşte işin esas püf noktasına geldin. 12 Eylül sonrası gelişmeler hem sendikalara hem de siyasi örgütlere olan güveni büyük ölçüde zayıflattı. Bugün işçilere “sendikaya güveniyor musun” diye sorsan belki de yüzde doksan beşi “güvenmiyorum” der. Emekten, işçiden yana partileri bilecek düzeyde olanlara da “bunlarla bir çıkış yakalanacağına inanıyor musun” desen “hayır” cevabı verir. Böyle bir sıkıntı var. Partilerin doğru perspektifi ortaya koymasında, buraya gelip propaganda yapmasında eksiklik var herhalde… İşçilerin büyük bir kısmı soldaki partileri bilmiyor, adını bilse bile ne savunduklarını bilmiyor. İşçi sınıfının içinde kök salmış bir parti yok. Hele yeni kuşak büyük ölçüde apolitik bir kuşak olarak yetişti. Ben şunu yaşadım: Ankara Eskişehir yolunda genç bir arkadaşı arabama aldım. Beytepe kampüsüne gidiyormuş. Hangi bölümde okuduğunu sordum. “İstatistik bölümünü bitirdim, yüksek lisans yapıyorum” dedi. Bana sordu, “siz ne iş yapıyorsunuz” diye. Ben sendikacıyım deyince, durdu durdu, “sendika ne oluyor” diye sordu. Neredeyse arabadan aşağı indirecektim. İstatistikten yüksek lisans yapacaksın, sendikayı bilmeyeceksin. Türkiye’de ne kadar sendikalı işçi var, sendikasız işçi var, kadın işçi var, çocuk işçi var, bu istatistiğin konusu. O zaman Bayram Meral’i hatırladı. Yani sendikayı bilmiyor ama sendikacının adını duymuş televizyonda. Düşünebiliyor musun? 12 Eylül öncesi biri işe girdiğinde onun hemen etrafını çevirirler örgütlemeye çalışırlardı. Şimdi böyle bir kuşak yetişti. İşçiler de böyle. Bir Migros, Carrefour mağazasına girip, çalışanlardan herhangi birine “burada sendika var mı”, “güveniyor musunuz” diye sorun. “O ne oluyor” diyebilirler. Çalışıyor ama sendikadan haberi yok. Sendika lafını duysa bile içeriğini bilmiyor. Sendikan var mı diye soruyoruz, evet sigortam var diye yanıt veriyor. 12 Eylül öncesi herkes belli bir yöne çekmeye çalıştığı için bir canlılık vardı… Tabii, tüm siyasetler işçileri kazanmaya, örgütlemeye, kendi içinde yer almasını sağlamaya çalışıyordu. Yani sorun bu tür örgütlenme faaliyetlerinin eksikliğinde… Tabii, onlara ulaşan, giden yok. Eskiden böyle değildi. Bulunduğumuz yerde kim var, kim çalışıyor araştırır; çelişkilerini, sıkıntılarını yakalamaya çalışırdık. Böyle bir partinin olması sendikal sorunların çözümüne de katkıda bulunacak gibi görünüyor. İkisi iç içe. Amaç işçi sınıfının siyasi hareketiyle sendikal hareketini aynı kanaldan akıtabilmek. Sendikal hareket ne kadar güçlenirse siyasi hareket de o kadar güçlenir, siyasi hareket ne kadar güçlenirse sendikal hareket de o kadar güçlenir. Sendikal hareketin güçlü olup da siyasal hareketin güçlü olmadığı, siyasal hareketin güçlü olup da sendikal hareketin güçlü olmadığı bir durum söz konusu olamaz. Türkiye’de 12 Eylül darbesiyle bilinçli olarak bir kuşak kopukluğu yaratıldı. Örgütlenmeden kaçış dayatıldı. Sendikacılar da bunun üzerine gitmedi. Eskiden, sendikamızın gazetesini alırdık, işyerlerinin önünde dağıtırdık. Bugün hangi sendika işyerlerinde gazete, bildiri dağıtıyor? Biz sabah işe giden işçilerin trenlerine biner, bildiri dağıtırdık. Onu okuyunca işçilerde tartışmalar başlardı. Sendika yönetimlerine işçilerin desteği olmadan gelerek orada adeta çete gibi kalanlar kimden destek alıyorlar? Nasıl yönetimde kalıyorlar? Kimsenin desteğini almaya gerek yok. Sendika yöneticisi delegeyi kendisi seçiyor, seçtiği delegeler de onu seçiyor. Mafya örgütlenmesi gibi yukarıdan aşağıya teşkilat kurulmuş. Başkanlar kuruluna gidin, başkan siyaha beyaz der, kimse “artık ayıp oluyor, bu kadar olmaz demez”. Herkes birbirine bırakır, kimse sesini çıkarmaz. Sendika yöneticileri iyi ücret alıyor, rahatı yerinde. Sorun gene aidatlara geliyor. Biraz önce MHP’li bir avukattan bahsetmiştiniz. Destek derken bunu da kast ediyorum. Sendika parası emirlerinde, onlardan da destek bulur, delegelere para verirler vs. Sendikanın bütün imkanları ellerinde. İşçi arkadaşlardan birçoğu delege nasıl seçilir bilmez, sendika tüzüğünü bile vermezler. Adama seni delege yaptık derler, “delege ne yapar” diyene, seni çağırdığımda ne yapacağını söylerim derler. Akşam da otururlar, rakılar açılır, bir ziyafet çekilir. Faşist gruplarla ilişkileri var mı? Onu da yaparlar. Sendikaların çoğunda MHP’liler ağırlıkta. Solcu olarak gelip de MHP’lilerle işbirliği yapanlar? Yaparlar. İşte bizim Rabia. Kendisini onlara teslim edip, sana arkadan hançer vuruyor. Kongrelerde de yapılıyor. Zaten şimdi kongrelerde sosyalistleri mumla arıyorsun. Migros’ta, Gima’da işçileri asgari ücrete mahkum ediyorlar işverenle birlikte. Bunu nasıl yapıyorlar biliyor musun? Delege seçileceğinde, işveren delegeleri belirliyor. Birisi çıkıp delege olmak istese, ona diyorlar ki; “senin performansından çok memnunuz, senin önün açık, seni başka yerlerde değerlendirmeyi düşünüyoruz”. Yani hem tehdit var hem de teşvik var. Kamu sektöründe bunu pek yapamıyorlar. Özel sektördeyse karşı çıkanı hemen kapının önüne koyuyorlar. Zaten sendika da sana karşı. Bu sendikacılık anlayışına karşı sizce nasıl mücadele edilebilir? İşçilerin örgütlü olarak sendikalarına sahip çıkmaları gerekir. Bakın, işçilerin örgütlü gücü olmasaydı biz burada tutunamazdık. İhraç kararından sonra buraya önce sivil bir polis geldi, bizi yokladı. Burada bir tek ben ve sekreter vardık. Sonra yeni atanan temsilciler geldi. Bir telefon açtık, zaten önceden bir telefon ağı oluşturmuştuk, yarım saat içerisinde bütün işçi arkadaşlar buraya geldi. Bu işçiler olmasaydı hiçbir şey yapamazdık. Örgütlü gücümüz sayesinde Genel Merkez’in tüm engellemelerine rağmen mücadelemize devam ettik. Burayı sendikanın gerçek Genel Merkezi haline getireceğiz. Verili durumu hukuksal olarak da meşru kılacağız. Bakın tüzüğe göre dört yılda bir seçim yapılması gerek ama bunlar seçimden kaçıyorlar. Carrefour’u örgütledik diyorlar, oradaki işçileri seçimlerde bize karşı kullanmak için sendikalı yaptılar. Ama kullansınlar, biz örgütlü gücümüzle onları yeneceğiz. Nasıl mücadele edilebilir? Sendikaların şubelerinden bir hareket başlatmak gerekir. Sendikaların iç hukukunu yine sendika üyeleri belirlemelidirler. 12 Eylül sonrası çıkarılan sendika kanunuyla bütün yetkiler genel merkeze verildi. Milli tip sendikacılık dayatıldı. Belki biz federatif tarzda örgütlenmek istiyoruz… Yerel şubelerin yetkisi artsa seçimlerde de etkili olabilirler. Aidatları bizzat işçiler yatırmalıdır. Takip edebildiğimiz kadarıyla, dillerinden işçi demokrasisi sloganını düşürmeyen Troçkist bir grup, işçilerin açık tercihine karşın sendika yönetimine geliyorlar. Bu bir çelişki değil mi? Marksist Tutum dergisinde Lenin’in sendika kadrolarının korunması üzerine yazıları yayınlanır. Bunu yayınladıktan sonra ihraç mekanizmasının yanında yer alabildiler. Rabia, ihraç lehine oy verirken iki elini birden kaldırıyordu. Ama bu tür çelişkiler onları rahatsız etmez. Tartışmadan kaçan bir yapıları var. Tutarlı bir tavırları da yok, ne yaptıklarını bilmiyorlar. Bu olaydan sonra “yanlış yaptım ama mecbur bırakıldım” diyebiliyor. Sanki bu bir bahaneymiş gibi. İnsanlar idam sehpalarına çıktıkları halde ilkelerinden taviz vermiyorlar. Atama yoluyla Şube’de görev yapmalarını engellememizi de “gücümüzden korktukları için bizi engellemeye çalışıyorlar” diye yorumladılar. Ne gücünden bahsediyorlar? Onları tanıyan bile yok. Aslında birbirlerini kandırdılar: Rabia, “iki no’lu şubede benim sözüm geçiyor” diyerek Marksist Tutum’daki arkadaşlarını kandırdı. Kendisinin burada hiçbir hükmü olmamıştır. Daha sonra aynı şeyleri Genel Merkez’e de söyledi. Olmayan gücünü var gösterdi. Genel Merkez de Marksist Tutum’a güvenerek bize saldırdı. Kırk yıldır mücadele içindeyim, sınıf mücadelesinde şunu öğrendiğimi söyleyebilirim: ne zaman mağlup olduysak darbeyi hep kendimizden yedik. Karşı taraf hiçbir zaman kendi gücüyle bizi yenemedi. Hep içimizdekileri kullandı. İsterse Stalinist desinler ama şunu söylemekten çekinmeyeceğim: yamulan adamı bir daha işin içine sokmayacaksın. Rabia’lar böyle yapmasaydı, Genel Merkez’i basıp zorla grev kararı aldıran işçiler aynı gün o sendikacıları zorla görevlerinden istifa da ettirirlerdi. Örgütlenmekte olduğunuz sektörde karşılaştığınız sorunlar nelerdir? Marketlerde ya da hizmet sektöründe örgütlenmenin diğer alanlarından farklı zorlukları var mı? Ya da avantajlı yanları var mı? Kamu sektöründe değil de, bu sendikalar yüzünden özel sektörde sorunlarımız var. Market iş kolunda ise işçiler olarak büyük avantajlarımız var. Çünkü market gibi yerlerde işverenin stok yapma imkanı yok. Nakit para girişleri de var, kendilerine vadeli ödeme pek yapılmıyor. Bu yüzden çok kırılganlar. Greve bile gerek yok. Mesela, yüz kişi Migros’a giriyoruz, etleri, peynirleri bir güzel kestiriyoruz, kasaya gidiyoruz, “ne yazık, paramız çıkışmadı” deyip malları kasalara yığıp gidiyoruz. Ya da Paşabahçe’de, kalabalık bir grup halinde dükkana giriyoruz. Yukarıdaki raflardan çay bardaklarını indirtiyoruz, yüze yakın kişi birer çay bardağı alıp sıraya giriyor. Her bir kişinin cebinde bütün yirmi milyon var. Bir süre sonra paraları bozamaz hale geliyorlar. Polis çağırıyorlar ama polisin de yapacağı pek bir şey yok, çünkü ne ile suçlayacakları belli değil. Bu arada bu kadar uzun kuyrukları, polisi gören müşteriler hemen mağazayı terk ediyor. İşveren hemen pes ediyor ve şartlarımızı kabul ediyor. Görüyorsunuz, neler yapılabilir. Ama bunlar grev ilanını bile bodruma asıyorlar. İşte karşımızda iki farklı sendikacılık anlayışı var. Ne yazık ki Türkiye’de diğer anlayış güç kazanıyor. Bizim şubedeki gibi bir sendikacılık anlayışı olan kişi sayısı elliyi geçmez. Biz azınlıktayız. Bu nedenle de sendikalarda işçi sayısı altı yüz bine kadar düştü. Bakın, Tek Gıda-iş genel başkanı Mustafa Türkel’in açıklamasına göre sendikalı işçi oranı sadece yüzde beş. Ortaya atılan istatistiklere hiç güvenmeyin, gerçeği yansıtmıyorlar. Bütün bunlar, işveren sözcülüğü yaparak işçinin güvenini kaybeden sendikacılık anlayışının sonucudur. İşçilerin eğitilmesiyle ilgili neler yapıyorsunuz? İşçilerin bilimsel sosyalizmi öğrenmesinin önündeki engeller nelerdir? Bu konuda neler yapılabilir? Daha önceki eğitimlerimizde işçilere siyasal iktidar alınmadan istenen bütün değişimlerin yapılamayacağını anlatıyorduk. Şimdi ise içinde bulunduğumuz koşullar nedeniyle teorik çalışma yapamıyoruz. Diğer sendikalara gelince, göstermelik bir eğitim yapılıyor. Tabii, gerçek bir eğitim vermek işlerine gelmez. Gerçek bir eğitim insanlarda değişim yaratır. Değişen insanı kandırmak da kolay olmaz. Şimdi bir otel kiralıyorlar, Eğitim uzmanı sıfatıyla ücretli çalışan iki adam getiriyorlar. Bu kişiler ücretlerini sendikalardan aldıkları için gerçekleri pek anlatamıyorlar. Söylenmesi gerekenler söylenmiyor. İşçilere ulaşmak için yazılı araçlar dışında, görsel araçlar da yeterince değerlendirilmiyor. İşçilere görsel olarak da ulaşmak gerekir. Yazılı basını bazen ben bile takip edemiyorum, birçok dergi var, hangi birini okuyacaksın? Örneğin benim görüşlerime yüzde yüz ters yayınlar yapılan Ulusal Kanal’da yapılan yayınlar bile etkili oluyor. MHP’nin ise seçimlerde başarılı olmasının nedenlerinden biri de mahalli televizyonlardır. Cem Uzan bile yüzde yedi oy aldı televizyon sayesinde. Ama televizyon kanalı açmak için sermaye gerekmez mi? Sermaye de güven olayı. Pek çok kişiden toplanır. Bakın, maaşlarından aidatlar kesildiği halde işçi arkadaşlar bize ayrıca para verdiler. Konuştuğumuzda, “sizin için topladığımız paraya üzülmüyoruz da şu kesilen aidatlar dokunuyor” diyorlar. Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı? İdeolojik-politik netlik çok önemlidir. İdeoloji olmadan hiçbir şey yapamazsınız. Karşındakini düşüncede yenemezsen hiçbir şekilde yenemezsin. İdeolojik ve politik netlik taşıyan güçlü bir birlik gerekir. Ama solda bu birlik sağlanamıyor. Irak Savaşı’nda bile sloganlardaki nokta, virgül farkları nedeniyle kimse birlikte hareket edemedi. Bu kadar ayrıntıya saplanmalarını sınıftan uzak olmanın verdiği rahatlıkla beyin jimnastiği yapmalarına bağlıyorum. Teşekkür ederiz. Ben teşekkür ederim.
13 Ekim ‘05
notlar [1] bkz. "Sosyal-İş DİSK'ten İhraç edilmeli" (bianet) [2] Tamer ATIŞ’ın sendikacılık anlayışıyla ilgili olarak: “İşçi Sınıfı Kargaların Rehberliğinden Kurtulmalıdır!” makalemize bakınız. [3] FIET, eski uluslararası Sigorta ve Büro İşçileri Federasyonu. 2000 yılında FIET, İletişim İşçileri Uluslararası Federasyonu, Grafik İşçileri Uluslararası Federasyonu ve Medya ve Eğlence Sektörü İşçileri Federasyonu birleşerek dünyada bireysel sendikaları örgütleyen en büyük kuruluş durumunda bulunan UNİ’yi oluşturdular. bkz: http://www.radikal.com.tr/2000/08/08/ekonomi/dun.shtml Jan Furstenborg şu anda UNİ'nin ticaret sektörünün başkanı pozisyonundadır. http://www.union-network.org/UNIsite/Sectors/Commerce/index.htm (-arşivin notu) [4] Bu olay Milliyet gazetesinde “küresel sendikanın bir dokunuşta olayı çözüme bağlaması” olarak gösterilmişti: http://www.milliyet.com.tr/2000/01/03/yazar/ozsever.html
|
|
|
Stalin Arşivi © 2005 |
||