Tarihsel perspektiften güncel antikomünist saldırıların anlamı üzerineAvrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin antikomünist karar tasarısına karşı bir araya gelen Avrupalı komünist ve işçi partilerinin buluşmasına katkı. (Brüksel, 21 Ocak 2006) Annie Lacroix-Riz 1, Paris 7 Üniversitesi yakın tarih profesörü Krizin büyüklüğü ve ücretli emekçiler üzerindeki etkileri Ücretlilere yönelen günümüzdeki saldırılar ancak otuzlu yılların Depresyon dönemindeki saldırılarla karşılaştırılabilir. Yavaş yavaş boyutlanmaya başlayan tepki eylemleriyse aşırı derecede zor koşullar altında yürütülmektedir. Mücadele koşulları açıktır ki SSCB’nin ortadan kalkmasıyla ağırlaştı ancak otuzlu yılların koşullarına benzerlik yine de güçlüdür: - “merkez” ülkelerde işçi sınıfının gelirleri tamamen tahrip edilmiştir ve “çeper” ya da asimile edilmiş ülkelerde (eski sömürge dünyası, Doğu Avrupa, vb.) sömürünün artışı söz konusudur. - “çeper” ülkelerden gerçekleştirilen kitlesel ücretli işgücü ithalatıyla “merkez” ülkelerde ücretlilerin rekabete koşulması yoğunlaştı. - Yalnızca düşük kalifikasyonlu işlerde değil yüksek kalifikasyonlu işlerde de iş kaybı artmıştır. Bu noktada doğu Avrupa şimdi, iki dünya savaşında oynadığından (ayrıntıda) farklı bir rol oynamaktadır: eskiden düşük kalifikasyonlu kol işçileri geliyordu, bunlar yirmili yıllarda kitlesel olarak getirilmişti ve otuzlarda ise gürültülü bir şekilde evlerine geri yollandılar (Fransa’daki Polonyalı maden işçileri gibi); bugün bu ülkeler sosyalist on yıllar içinde hazırlanmış çok kalifiye bir işçilik (örneğin Romanyalı bilgisayar programcıları gibi) sunuyorlar. Ücretlerin nominal düşüşü henüz resmi olarak ve aşırı biçimlerde (saat başı ücretlerin düşürülmesi) gerçekleşmemişse de kendisini başka biçimlerde gerçekleştirmektedir (örneğin Fransa'da 40 saatlik çalışmanın 35 saat üzerinden ödenmesi düzenine dönüş eğilimi vardır), kaldı ki günümüz kapitalizmi aynı sonuçları veren unsurlar üzerinde kolayca oynayabilmektedir: 1- Yarı zamanlı iş yaygınlaşmıştır, özellikle kadın işgücünde durum budur (bu otuzlu yıllarda görülen kitlesel kısmi işsizliğin süreklilik kazanmasıdır). Her tarafta iş yasaları doğrudan saldırı altındadır (devlet memurlarının ve statülü işçilerin kazanımlarının tırpanlaması, “nitelikli” işletmelerin özelleştirilmesinin yarattığı durum, kalıcı iş sözleşmesi uygulamasının neredeyse yok olması, gençler için getirilen kısıtlamalar vb.) 2- Devlet dolaylı ücretleri (işsizlik yardımları, sosyal sigortalar ve emeklilik maaşları; bunlar otuzlu yıllarda çok zayıf ya da yok gibiydi, ancak İkinci Dünya savaşından sonra bir anlam ifade edecek seviyeye gelmiştir) şiddetli biçimde düşürmek için görevlendirilmiştir. Ayrıca “hükümet” olan solun da söz konusu ülkelerin hepsinde kendisini bu işe en az sağ kadar adadığı gözlemlenmiştir. Antikomünizmin eski ve güncel biçimleri Otuzlu yılların durumuyla karşılaştırıldığında günümüzün karakteristik bir özelliği, mücadele koşullarını daha ağır kılmaktadır: SSCB’nin ölümü, savaş öncesi krizin sosyal, politik ve ideolojik sonuçlarıyla karşılaştırılabilecek derecede ağır koşulları yaratmıştır. Günümüzde kitleleri seferber eden bir sosyalist referans noktasının (en azından büyük ölçüde) var olmayışı, devrimci hareket üzerinde baskı yapmaktadır. 1939-40’da Sovyet sınırları içindeki Fransız diplomatlar Besarabya (günümüzde Moldavya’nın bulunduğu bölgenin tarihsel adı –ç.n.) ve Doğu Galiçya’daki topraksız köylülerin ve Yahudi halkın (bu coğrafyada kentlerde Yahudi halkı çoğunluğu oluşturuyordu) Kızıl Ordu’yu açık kollarla karşıladığını bildiriyordu. İşçiler arasında, “Doğu’nun büyük ışığı” diye anılan Ekim devriminden kaynaklanan umut otuzlu yıllarda henüz etkisinden bir şey yitirmemişti. Şiddetli baskıya ve antikomünist kampanyaların yoğunluğuna rağmen, krizin şiddeti doğu Avrupa ülkelerinde sosyalizmin yalnızca bu sorunların üstesinden gelmekle kalmadığını aynı zamanda eşi görülmemiş bir kalkınma yarattığı gerçeğinin daha açık olarak görülmesine yol açıyordu. Baskı altında ve son derece küçük olmalarına rağmen komünist partiler, ABD de dahil olmak üzere tüm gözlemcilere büyük bir güç gibi etki ediyorlardı. Günümüzdeki durum ise merkez ülkelerin işçi sınıfının kısmi yıkımıyla, işçi sınıfının politik ve sendikal liderlerinin önemli bir bölümünün teslim oluşunun ikili etkisi altında ortaya çıkan sınıf mücadelesi örgütlenmelerinin ağır güçsüzlüğünce belirlenmektedir. Bu teslimiyet durumuna düşenler hiç şüphe yok ki SSCB’nin düşüşüyle kapitalizmin güçlü kalıcılığına kesin iman getirmiş olan kimselerdir. Böyle bir büyük moral tükeniş ise 1914 öncesini hatırlatmaktadır: işçi sınıfı hareketinin liderlerinin neredeyse tamamı, Lenin’in Emperyalizm: kapitalizmin nihai aşaması kitabında “işçi aristokrasisi” olarak adlandırdığı kesimin pozisyonlarına kapılmış, toplumun devrimci dönüştürülmesi davasını, dünyanın emperyalist sömürüsünden “merkez” emperyalist ülkelerin proletaryasının ayrıcalıklı kesimlerinin nasiplendirileceği birtakım kırıntılarla değiş tokuş etmeye koyulmuşlardır. Bu teslimiyet devrimci hareketin gücünü uzun süre korumayı başardığı ülkelerde dahi etkili olmaktadır, örneğin Fransa’da: Fransız Komünist Partisi sosyal demokrasinin “soluna” bağlanarak fiilen tasfiye edilmiştir. Bir yanda CGTU’nun savaşçı mirasıyla, aynı şekilde CGT’nin Halk Cephesi, Direniş ve Kurtuluş içinde çelikleşen yapısıyla, öte tarafta, önce Avrupa Sendikalar Konfederasyonuna katılımını, ardından da -“Avrupalı” şartlara tam bir boyun eğişi gerektiren- bu örgüt içindeki konumunu hiç pürüssüzce korumayı saplantı haline getiren mevcut CGT yönetiminin tavırları arasındaki uçurum geçen yıllar içinde alabildiğine genişlemiştir. Biri uluslar arası, diğeri ulusal bu iki veri, antikomünizme karşı mücadele gücünü körelten başlıca unsurlardır -o mücadele ki sınıf mücadelesinin tüm veçhelerinin bir özeti niteliğindedir. Ancak bu arada otuzlu yılların antikomünizmin etkililiğini küçümsememek gerekir: 1918-19 döneminin tüm Fransız-İngiliz Doğu Avrupa güvenlik hattı, Çekoslovakya dışında, ya “demokrasiler” tarafından korunan sürekli antikomünist seferberlik halindeki sağ diktatörlüklerin idaresi altında yaşıyordu (Yugoslavya, Romanya, Polonya) ya da açıkça faşist devletler olarak (Macaristan, Avusturya). Ki bu ülkelerin oluşturduğu hat daha sonra kriz sayesinde 3. Reich’ın etki alanı haline gelecekti. İki savaşa arası dönemde komünist hareket, “demokratik” ülkeler de dahil olmak üzere, sıklıkla yarı-gizli çalışmaya hatta çoğu zaman tamamen yer-altına geçmeye zorlandı. Avrupa’nın dört yanında “kızıl tehlike” propagandası sürekli canlı tutuldu: hem kasıtlı olarak abartılıyordu (bu ülkelerdeki komünist partiler oldukça küçüktü, özellikle Doğu Avrupada komünistler vahşi bir baskı altında tutuluyorlardı, bunları bastırmak için devlet aygıtları batı Avrupalı müttefiklerinden büyük bir polis desteği alıyorlardı) ve hem de gerçekten potansiyel büyük bir tehdit olarak görülüyordu ki bu da krizin derinliğini gösteriyordu. Tehlikenin abartılması özellikle Almanya’da karikatürvari bir görünüm almıştı: KPD’nin gücü bir “kızıl tehlike” yaratmaktan çok uzaktı, ancak Sosyal Demokrat Parti’den aşırı sağa kadar herkes bu yaygarayı yapıyordu. Kriz döneminde işçi sınıfının savaşkanlığının zararlı sonuçları olduğunu ve devletlerin faşistleşmesine bunun yol açmış olabileceğini düşünenler olabilir, onlara en az mücadele eden toplumun (Alman toplumu kastediliyor –ç.n) Temmuz 1932 (Prusya’da devlet darbesi) ile 30 Ocak 1933 arasında en büyük darbeyi aldığını hatırlatmak gerekir. Otuzlu yılların ideolojik kampanyalarıyla günümüzün propagandaları arasında bir benzerlik de şurada ortaya çıkmaktadır: o dönemde SSCB’nin “köle işçileri” sayesinde ücretleri damping ederek krize yol açtığı iddia ediliyordu* (“gulag” efsanesi Soljenitsin’in büyük üne kavuşturulmasından çok önce ortaya çıkmıştı), bugün de benzer biçimde Çin’in aşırı sömürülen ve sefil işçileri aracılığıyla dünyayı ele geçireceği patırtılarını duymadığımız gün geçmiyor. Ücretli emeğe karşı savaş faşizmin yükselişi tehdidini arttırmaktadır. Konjonktür, yirmi yıldan bu yana, faşizmin “geçmişe ait ve günümüzün endüstriötesi toplumlarına uymayan bir politik iktidar biçimi olarak görülmesi gerektiğini” iddia edenleri 2, bunlar içinde tarihçiler de dahil olmak üzere, yalanlamaktadır. Dimitrov’un 1934-35’te yaptığı faşizm tanımı dahi temel olarak yeniden güncellik kazanmaktadır: “sermayenin en şoven ve en gerici fraksiyonlarının diktatörlüğü” – bu unsurlar o çağda Sovyetler Birliğinin savaş yoluyla tasfiye edilmesi hedefi altında bir araya gelmişlerdi. ABD’de ve diğer ülkelerde terörizm bahanesiyle -bu tema genel olarak “kızıl tehdit” özelde Sovyet tehdidi temalarının yerini almıştır- ortaya çıkan güncel faşistleşme konjonktürü şuna işaret ediyor: 1- en üst derecede yoğunlaşmış sermayenin toplum ve kurumlar üzerinde uyguladığı mutlak kontrole rağmen (“demokratik ülkelerdeki” eskiye nazaran çok daha az “parlamenter” olan bu kurumların bir tehditle karşı karşıya kaldıklarında oyları kolayca çiğneyebildikleri görülmektedir, vs.) 2- sosyalizmin geçici olarak yenilmesiyle kazandığı büyük galibiyete rağmen emperyalizm “genel krize” bir çare bulamamaktadır: otuzların terörist diktatörlüğü komünizmi bahane gösteriyordu ve onu kar oranlarının düşüşünü kompanse etmek üzere ücretleri yıkıma uğratmak için bir bahane yapıyordu. 3 Özünde aynı amaçları güden günümüzün “terörizm” üzerine ideolojik kampanyası bunun yerini almıştır ve şu olgularla paralel olarak gelişmektedir: 1 – İnsanları boyun eğmeye zorlama (on yıllardır zorla insanların kafasına sokulan laflarla: “aynı işletmede artık kimse ömür boyu çalışması söz konusu olmamalı”, “yıkım ve kargaşa ekonomik gelişmenin kaçınılmaz getirileridir”, “insanca bir ücret işsizliği daha da arttırır ve sonuçta ücretlinin kendisine zarar verir” vb. saçmalıklar…) 2 – İnsanları mevcut üretim biçiminin dönüşümünü düşünmekten vazgeçmeye zorlama: özellikle SSCB’nin düşüşü “reel sosyalizmin” günlük kriminalizasyonu taktiğinin zafer kazanmasını beraberinde getirmiştir. Nazizm-komünizm eşitlemesi gerçi pek yeni bir tema değildir (iki savaş arasında anglo-amerikan propaganda cephanesinden kaynaklanmıştır 4); ancak 1980’lerden itibaren kesin zafer kazanmıştır çünkü antikomünizme karşı geçen on yıllarda verilen kararlı mücadeleyi karşısında bulmaktan kurtulmuştur, bu mücadele geçmişte komünistler ve başta sınıf mücadelesi sendikaları olmak üzere çeşitli kitle örgütleri tarafından yürütülüyordu. Demek ki yakın dönem, işçi örgütlerinin büyük güçsüzlüğü ve yöneticilerinin büyük geri çekilişleriyle karakterize edilmiştir. Ancak komünist partilerin yönetimlerinin vazgeçmişliklerine rağmen soysal-demokrasi işçi ya da memur tabanını yitirmeyi yine de becermiştir, oysa otuzlarda bu tabanı güçlü biçimde elinde tutuyordu. Antikomünizm düşmanlarını ve günah keçilerini çeşitlendirmiştir, sadece boyun eğdirilmiş ve bağımlı komünist şefleri değil (hatta özellikle bunları hiç değil) ancak daha önce hiç olmadığı kadar tek tek bireyleri hedef almaktadır - keza bu kimseler geçmişte, üyesi olsunlar ya da olmasınlar kendilerine destek olan eski mücadeleci örgütlenmelerin desteğinden mahrum kalmışlardır. Geçmişte olduğu gibi bugün de büyük sermaye klasik bir aygıtı olan sahip olduğu basın gücünü kullanmakta ve entelektüelleri de araçlaştırmaktadır. Bu entelektüeller çok çeşitli çevrelerden toplanıyor: cömertçe finanse edilen ve bolca reklamları yapılan bazı felsefeciler ve bazı tarihçiler bu mesleklerin hiç de alışık olmadığı türde gürültülü kampanyalar yürütüyorlar. 5 1999 yılında, büyük sermaye ve onun antikomünist soldan aşırı sağa kadar, devletsel ve özel müttefikleri Stéphane Courtois’nın Komünizmin Kara Kitabı’nın başlattığı antikomünist saldırıya büyük bir eko verdiler. Courtois, François Furet’nin gerici çevrelerdeki itibarını ve yerini devraldı. Bir İllüzyonun Geçmişi kitabının yazarı François Furet, bu kitap hemen hemen bütün Avrupa dillerine çevrildi ve üniversitelerde kurumsal kabul gördü komünizm-nazizm eşitlemesini kökleştiren). Önünde eski komünist unsurların derhal secdeye vardıkları bu operasyonun bizzat başında büyük sermaye bulunuyordu: öyle ki tarihçi Bay Furet örneğin Saint-Simon vakfında ve amerikan enstitülerinin yönetim kurullarında finans-sermaye temsilcileriyle yan yana oturmaktaydı ve böylece hem ulusal hem amerikan ikili desteğini arkasına alıyordu, Furet’nin öğrencisi Stéphane Courtois’da aynı desteklere biat ederek onun yerini almıştır. Courtois, “Stalin döneminde Ukrayna’da yaşanan kıtlık” masalının uzun yıllardır en önde gelen ismi konumundadır. 6 Aşırı sağa geçen bu eski Maocu, Fransa’da başını çektiği ideolojik saldırı kampanyasının ardından Avrupadaki antikomünist saldırının başlıca aracı haline gelmiştir. Durum büyük sermaye ve onun aracıları için ciddiyet arz ediyor: antikomünizmin ücretli emeğe karşı genelleşen savaşım içinde yeniden yaşamsal hale geliyor, bunun karşısında ise hoşnutsuzluk Avrupa’nın hem doğusunda hem batısında, şimdilik direniş düzeyine sınırlanmış olsa da örgütlenmeye başlıyor. Mücadelecilikleriyle liman işçileri Avrupa parlamentosunu geriye çekilmek zorunda bıraktılar. Doğu Avrupa’da “batılı” akıl hocaları tarafından yönlendirilen yolsuz burjuvalar halkın öfkesine tosluyorlar ve burada fazladan bir de sosyalizm deneyimi etkili oluyor: keza geçen zaman bu ülke halkları için “herkese Mersedes” vaatlerini gerçekleştirmediği gibi, tam tersine kitlesel işsizlik ve yüksek kalitede bir dolaylı gelirin (okul, yüksek kültür, kreşler, ücretsiz sağlık, emeklilik, vb.) yıkımını getirdi. Antikomünizme karşı mücadele yeniden zorunlu hale gelmiştir. Komintern zamanında ve daha sonra, uluslar arası komünist hareket için bunun yolu yaşayan sosyalizmin yani SSCB’nin savunulmasından geçiyordu. Günümüzün ideolojik görevlerinin başında ise toplumsal mücadelelere, tarihsel boyutu da kapsayacak sağlam bir Marksist formasyonla katılmak görevi bulunmaktadır: bu formasyon geçtiğimiz on yıllarda büyük yaygınlık kazanan saçmalık yığınlarını aralayarak SSCB’nin tarihinin gerçek bir bilgisini edinmeyi de içermek zorundadır. Komünist entelektüellerin, özellikle komünist tarihçilerin başlıca görevi budur.
1 Annie Lacroix-Riz Fransız Komünist Partisinin devrimci gelenekleri temelinde yeniden kuruluşunu savunan Pole de la Renaissance Communiste (Komünist Yenidendoğuş Kutbu) hareketi üyesidir. 2 Pierre Milza, Les fascismes [Faşizmler –ç.n.], Paris, Imprimerie nationale, 1985, s. 461 3 Faşist çözümün iktidara gelişiyle ücretli emeğin ezilmesi arasındaki ilişki hakkında Fransız örneğini şu kitabımda inceliyorum: Le choix de la défaite : les élites françaises dans les années 1930 [Bozgunu seçmek: 1930’lu yıllarda Fransız elitleri –ç.n.], Paris, Armand Colin yayınevince Nisan 2006’da yayınlanacak. 4 Les K. Adler ve Thomas G. Paterson, Red fascism: the merger of Nazi Germany and Soviet Russia in the American image of totalitarianism 1930's-1950's [Kızıl Faşizm: Amerikan totalitarizm imgesi içinde Nazi Almanyası ve Sovyet Rusya’nın birleştirilmesi, 1930’lar ve 1950’ler –ç.n.] , American Historical Review, cilt. LXXV, n° 4, Nisan 1970, s. 1046-1064. 5 Tarih biliminin yozlaştırılması hakkında şu denememe bakınız: L'histoire contemporaine sous influence [Vesayet altında günümüz tarihçiliği –ç.n.], Paris, Le temps des cerises, 2004. 6 Bkz. Douglas Tottle, Fraud, Famine and Fascism. The Ukrainian Genocide Myth from Hitler to Harvard [Sahtekarlık, Kıtlık ve Faşizm. Hitler’den Harvard’a Ukrayna Jenosidi Efsanesii –ç.n.], Toronto, Progress Book, 1987; ayrıca kendi kendilerini “bağımsız” Ukrayna’nın savunucuları ilan eden kimselerin 2005 Nisan’ından bu yana bana büyük öfkeyle saldırmalarına yol açan şu metinlerime bakılabilir, “1933 Ukrayna’sında <<Stalinci kıtlık jenosidi>> hakkında: bir Alman, Polonyalı ve Vatikan kampanyası” (bu yazıya www.historiographie.info adresli internet sitemden ulaşılabilmektedir), aynı şekilde “Bağımsız ve kurban edilmiş Ukrayna’nın şampiyonlarından Sosyal Tarih Enstitüsüne” (aynı sitede) ve bu makalenin özeti olan “Worms Bankası, Boris Souvarine, Georges Albertini ve Sosyal Tarih Enstitüsü”, Réseau Voltaire, Uluslararası baskı, 3 Kasım 2005. * Aynı propaganda Türkiye’de de işçi sınıfının uyandığı ve harekete geçtiği 60’lı ve 70’li yıllarda çeviri ve telif yayınlar yoluyla oldukça yaygınlaştırılmıştır. Bkz. Resimlerle antikomünist yayıncılığımızdan örnekler. (-ç.n.)
Stalin Arşivi çeviri birimi (Temmuz 2006)
|