|
İLERİCİ ÜNİVERSİTE GENÇLİĞİNİN BİLİM
VE ÖRGÜTLÜLÜK KAVGASI NASIL KAZANILACAK?
Aydınlanma ve ardından Büyük Fransız
Devrimi ilk defa “insanın insan olması” sorununu ortaya
attı. Eğitim sorunu, insan karakterinin olgunlaşması
sorunudur. Aydınlanmayla birlikte eğitim, ilk defa
gençlerin yalnızca bir önceki kuşağın değer yargılarını
kazanmasını sağlamaktan ibaret görülmekten çıktı, bunun
yerine her yeni kuşağın daha ileri ve daha olgun insanlar
çıkarması için çalışması anlamına gelen toplumsal ilerleme
düşüncesi kendini kabul ettirdi. Eski eğitimin özü, gencin
gelecek yaşamında “başını çok fazla belaya sokmamak” için
kendisini toplumun mevcut kurallarına uyum sağlamaya
alıştırması, bunun için de yaşamının sonuna kadar atalarının
dünya görüşlerinden ayrılmamayı öğrenmesinden ibaretti.
Aydınlanma yazarları ise “şimdiye kadar hiç kimsenin
yapmadığı” işleri yapmayı özendiren bir eğitim anlayışını
çağlarının bütün aydınlık kafalarına benimsettiler. Bunu da
kendi çağlarının itibarlı bütün felsefi-dinsel-eğitimsel
düşüncelerini gözden düşürerek, -işçi filozof Dietzgen’in
deyişiyle- “okumuş elitizminin diplomalı uşaklarına”
karşı savaşarak, gerçek ve değerli bilginin halka
yayılmasının daha önce örneği olmayan araçlarını yaratarak
yapmışlardır –Ansiklopedi’yi düşünelim-. Fransız Devrimi’nde
Aydınlanma ilkelerinin en kararlı uygulayıcıları olan
Jakobenler, halk eğitimini kilisenin elinden kurtararak bu
yeni anlayışı bütün eğitim sisteminde hâkim kılmaya
çalıştılar. Napolyon Savaşları döneminde ise çağdaş eğitim
sistemi hem geliştirildi hem de bütün Avrupa’ya yayıldı.
Böylece eğitim hakkı evrensel bir hak olarak tanındı ve
değerli bilimsel bilgiyi mülkiyet ya da ayrıcalık konusu
olmaktan çıkaran çağdaş eğitim sistemi ortaya çıktı. Bütün
dünyada en büyük kafalar bu görüşlerin etkisinde kaldılar.
Özellikle Alman filozofları ve eğitimcileri bu yeni
ilkelerin kavramsal düzeye çıkarılmasında büyük rol
oynadılar, felsefeyi, bilimi, dini ve eğitimi hatta bilginin
kendisini bu yeni ilkelerin ışığında yeni baştan tanımlamaya
giriştiler. Kant, Fichte, Schelling ve daha az tanınan
sayısız güçlü kafa bu yolda çok büyük bir mesafe kat ettiler
ama bu sürecin doruk noktası Hegel oldu.
Hegel, hepimiz biliyoruz, insan
bilgisinin sınırı üzerine bütün düşünce tarihini kaplayan
sorulara son noktayı koydu ve insanın gerçeği olduğu gibi ve
bütün olarak ele geçirmesi önünde aşılmaz hiçbir engelin
varolmadığını cesaretle ilan etti. “Ben, zavallı yer
solucanı, Gerçeği nasıl bilebilirim? sorusu artık geçmişte
kalmıştır” der Hegel, ama sorun bununla bitmemiştir, bir
de özellikle kendi çağının küflü, yarı-dinsel kafaları
tarafından yayılan ve eş ölçüde gerici bir inanış olan
“gençliğin doğal sezgilerinin hakikiliği” üzerine
safsatalarla mücadele etmesi gerekmiştir. “Gençlere daha
şimdiden –der Hegel- (dinde ve ahlakta) Gerçeğe sahip
oldukları inandırılmaya çalışılmıştır. Yine özellikle bu
bakımdan bütün bir olgunluk çağının gerçekliği yitirmiş,
taşlaşmış ve kemikleşmiş olduğu söylenir. Gençlik derler,
şafağın parlak ışığını görür, oysa yaşlı dünya kendini
günlerin çamur ve batağında bulur. Tek tek bilimleri her ne
olursa olsun kazanılması gereken şeyler olarak gösterirler,
ama yalnızca dışsal yaşam ereklerinin bir aracı olarak. /…/
Yaşlılar hiç kuşkusuz gençlere umutla bakarlar, çünkü onlar
dünyayı ve bilimi ilerleteceklerdir. Ama bu umut onlarda
ancak, oldukları gibi kalmadıkları, tersine Aklın yoğun
emeğini üstlendikleri ölçüde yaşar”. Hegel gençliğe
yapılan bu ölçüsüz övgülerde bir aldatmaca olduğunu
düşünüyordu. Bu anlayışın, gençleri, gerçeği bütünlüğü
içinde araştırmaktan “ya bunun içinde kaybolursak” diye
korktuğu için korkan, bunun yerine devlette ya da özel bir
işte çalışmasına yarayacak şu ya da bu işi öğrenip kendini
kurtarmaya çalışan insanlar olarak yetiştirmeyi amaçlayan
gerici eğitimcilerin bir parolası olduğunu açıkça gösterir.
“Böyle bir bakış açısından neyin doğduğunu görüyoruz
diyor Hegel şöyle diyor: Kişi çok yanlı beceriler ve
bilgiler kazanabilir, deneyimli bir devlet memuru olabilir
ya da kendini özel erekleri için eğitebilir. Ama insanın
tinini daha yüksek bir erek için eğitmesi ve çabalarını buna
yöneltmesi bambaşka bir şeydir. Umalım ki, çağımızda
gençlerde daha iyi bir şeyin özlemi doğmuştur ve salt dışsal
bilgi samanı ile yetinmeyeceklerdir.”
Alman felsefesi böylece “insan
olmak için eğitim” sorununu ortaya atmıştır. Alman
düşünürlerinin bu sorun etrafında Kant’tan itibaren Alman
eğitiminde yaptığı gizli devrimin en önemli ürünü, Ruge,
Bauer Kardeşler, Feuerbach, Marx ve Engels gibi büyük
devrimci aydınları da içine alan güçlü bir devrimci gençlik
kuşağının doğuşu oldu, bilimsel sosyalizm de esas olarak bu
temel üzerinde yükseldi. 17 yaşındaki Karl Marx, mezuniyet
ödevi için yazdığı “Genç Bir Adamın Meslek Seçimi Üzerine
Düşünceleri” adlı denemesinde şu görüşü ortaya
koyuyordu: ''Eğer insanlığın çoğunluğu için yararlı
olabileceğimiz yeri seçmişsek, hiçbir yük bizi
kamburlaştıramaz, çünkü artık o herkes adına ödenen bir
bedeldir; artık yoksul, kısıtlı, bencilce bir zevk
duyamayız, ama mutluluğumuz milyonlara aittir, eylemlerimiz
sessiz sedasız ama sonsuza dek etkisini sürdürecek ve
küllerimizi soylu insanların çakmak çakmak gözlerinden çıkan
yaşlar ıslatacaktır...''
Demek ki, Fransız İhtilalinden bu yana
savaş halinde olan iki eğitim anlayışı vardır: bunlardan
birisi “insan olma” hedefini gençlerin önüne
koyarken, diğeri “kendini kurtarmak” amacını
benimsetmeye çalışır. Marx daha da ileri giderek, bunların
savaşan iki sınıfın eğitim anlayışları olduğunu göstermiş ve
bilimin ancak içinde yaşanılan koşulları değiştirmek için
ona gerçek anlamda ihtiyacı olan bir sınıf tarafından sonuna
kadar geliştirilebileceğini ortaya koymuş; böylece
bilimin proletaryaya geçtiğini, başka deyişle “Alman
felsefesinin gerçek mirasçısının Alman proletaryası” oluşunu
ilan etmiştir.
Biz de aslında bütün öğrencilik
hayatımızda bu savaşıma şahit oluyoruz. Bizim
eğitimcilerimizle, Hegel’in nefretini kazanan feodal Alman
devletinin diplomalı uşakları arasındaki benzerlik gerçekten
çarpıcıdır. Bütün resmi törenlerde, “gençlerimiz
geleceğimizdir, her şeyimizdir” diye başlayıp, “aman öğrenci
gruplarına fazla bulaşmayın, aman derneklere, öğrenci
örgütlerine girmeyin, yalnızca bir an önce mühendisliği ya
da avukatlığı öğrenip okuldan kaçmaya bakın” diye devam eden
konuşmaları az mı dinledik? Bilim yalnızca o zamana kadar
bulunmuş olan doğruları fazla kurcalayıp, kürsü ağalarını
fazla sinirlendirmeden uysalca bellemektir, adam olmak bu
bilgilerle bir an önce diğerlerinin üzerine basarak
şirketlerin emrine koşmaktır. “Gençler geleceğimizdir”
denilirken, nasıl bir gelecek düşledikleri ve gençlere bunun
içinde nasıl bir yer verdikleri de böylece ortaya
çıkmaktadır.
Peki biz nasıl Marx olacağız? Nasıl insan
olacağız? Sorun budur! Yalnızca koyun gibi hayatın sonuna
kadar başkalarının gittiği yoldan gitmeyi beyinlere sokan
bir eğitime karşı, toplumdaki yerini bilinçli olarak seçme
kararını 17 yaşında insana verdirecek bir eğitim düzenini
kim ve nasıl koyacak? Bizim Kant’larımız ve Hegel’lerimiz
olmadığı kesindir, hatta Kant’ı ve Hegel’i tanıyan
eğitimcilerimiz bile yoktur. Ama bunların kitapları vardır
ve herkesin okuyabileceği insanca yazılmıştır. Üstüne üstlük
öğrenci hareketimizin dev örnekleri vardır, aynı Marx gibi
bütün toplumun sorumluluğunu sırtlanma kararını üniversite
hatta lise sıralarında vermiş ve bu işte ne kadar ciddi
olduğunu kanıtlamış Denizlerimiz, Mahirlerimiz,
İbrahimlerimiz vardır. Türkiye eğitim tarihinin en büyük
hukuk dersi hiçbir üniversitenin hiçbir amfisinde
verilmemiştir, kendini yargılamaya kalkan mahkemeyi mahkûm
eden ve ancak bu mahkûmiyetin resmi olarak itirafı anlamına
gelecek olan kişiye özel yasayla
asılabilen Denizler tarafından mahkeme salonlarında
verilmiştir. Türkiye eğitim tarihinin en büyük sosyoloji
dersi, o ana kadar adını bile bilmediği bir ulusun varlığına
ilk kez askerde tanık olup bütün hayatını bu varlığın
bilimsel olarak savunulmasına adayan İsmail Beşikçi adında
bir genç sosyolog tarafından yine çoğunlukla mahkeme
salonlarında verilmiştir. Bunlar ülkemizde bilimin
proletaryaya geçişinin tayin edici anlarıdır. Bunları bize
üniversite hocalarının öğretmesini bekleyemeyiz, onların
“bilimi” hakikat korkusu üzerine inşa
edilmiştir.
Buradan tek bir sonuç çıkıyor, üniversite
gençliği hem kendisini, hem de ardından gelen devrimci
kuşakları eğitme sorumluluğunu üstlenmek zorundadır.
Ülkemizde sınıflar mücadelesi üst üste gelen iç savaşlar
biçiminde sert geçmiştir. Bu yüzden geçmiş deneyimlerin
mevcut kuşaklara taşıması gereken kadroların büyük bölümü ya
kırılmış, ya da yorgun düşmüştür. Kırılsa bile yorulmayan
bir damar oluşturabilirsek toplumsal devrim yolundan bir
daha döndürülemeyecektir. Bunun için de yüzeysel
yaygınlıktan öte derine kök salmak önemlidir.
Öğrenci hareketi, bilimsel ve eşit eğitim
talebi bayrağını şimdiye kadar hep yüksekte tutmuştur.
Bundan sonra da daha yükseğe taşımalıdır, ancak aynı
toplumsal eşitlik isteğinde olduğu gibi, bu düzenin onu
hiçbir zaman veremeyeceğini teşhir etmek için. Bu teşhirin
daha güçlü ve şimdiye kadar uygulamaya cesaret edemediğimiz
bir diğer yolu ise bizzat bu eğitimin kendisini
örgütlemektir. Emekçi çocuklarının üniversitelerden giderek
uzaklaştırıldığını söylüyoruz. Buna üniversitelerin “askere
almama dairelerine” dönüştürüldüğünü de eklemeliyiz.
Toplumsal hayatımız sanki alttan yukarı doğru öğüterek
yükselen bir bıçağın üzerinde durmaktır. Açıkça bir
ayrıcalığa dönüşen üniversite eğitimi, kişinin en
alttakilere göre bir santim daha yukarda, “savaşta ya da
toplumsal çöküşte ilk gözden çıkarılacaklar” sırasında daha
arkalarda olduğunun resmi olarak tesciline dönüştürüldüğüne
göre, içinin sonsuza kadar boşaltılmasının fazla bir tepkiye
yol açmayacağı toplumun yöneticileri tarafından iyice
bilinmektedir. Bu yüzden bir yandan paralı eğitime geçiş
hazırlıkları yapılırken, bir yandan da her gün yeni
üniversiteler açılmakta, belediyelerden vakıflara kadar
öğrencilere burs ve kredi yağdırılmaktadır. Keza
üniversitelere olan ilgi yönetici sınıflar için, gençlerin
düzenden henüz ümidini kesmediğinin garantisidir.
Bu durum karşısında ÖĞRENCİ
HAREKETİNİN ÖĞRENCİ SİYASETİNİ AŞMASI zorunlu hale
geliyor. Bunun için de hem bilim savaşını, hem de örgütlenme
savaşını aynı zamanda kazanmak zorunluluğu kendisini
dayatıyor. Lenin “işçi sınıfının bakışını yönetici
sınıflar üzerine değil de, işçi sınıfının kendisi üzerine
döndüren kişi haindir” diyor. Aynı şey günümüzde öğrenci
hareketi için daha doğrudur. Öğrenci hareketi kendi
hedeflerine ancak hem bilim, hem örgütlenme savaşında bütün
gençliğin sorunlarına sahip çıkarak ulaşabilir. Üniversite
gençliği demek ki bakışlarını kendi dışına çevirmeli,
üniversite örgütlenmesini de başkalarının bakışlarını da
kendi bencil çıkarlarına değil, bütün emekçi halkın
sorunlarına çevirmesini sağlayarak yapmalı ve üniversite
gençliğinin birleşik örgütlenmeleri, hem ilköğretim ve
lise gençliğinin, hem de işsiz ya da okulsuz gençliğin
sorunlarına en devrimci tarzda sahip çıkan toplum kesimi
olma sorumluluğunu almalıdır.
Bu çerçevede:
1- Üniversiteler içinden yıkılmalıdır.
Üniversiteler bilime karşı direniyor. Bu tarihte de böyle
olmuştur, ne doğa bilimi, ne bilimsel sosyalizm
üniversiteden doğmadılar, ona karşı doğdular. Bu yüzden
üniversite içinde üniversite kurulmalı, Rikardo’yu, Marx’ı
bilmeyen iktisat hocalarına, Hegel, Kant okumamış felsefe
hocalarına kürsüleri dar edilmeli, bunların hakikat
korkuları emekçi gençlerin önünde teşhir edilmelidir.
Düzenin diplomalı uşaklarının boş kafalar olduğu gerçeğinin
görülmesi toplum için güven kaynağı olacaktır.
Edebiyat, tarih bölümleri Turancı
kulüplerine çevrilmiştir, yeniyetme özel üniversite
akademisyenleri eski faşist yazarları her gün yeniden
keşfediyor, faşist gedikliler ise “biz neymişiz be” diyerek
bunlara hayran oluyor, cehalet döngüsü bunların başında
kırılmalıdır. Bunlar rezil edilmelidir. Bilimleri bunlardan
geri almalıyız. Bilimsel sosyalizmi çoğunluğu üniversiteye
sokulmayan aydınlarımızın yardımlarıyla kendi kendimize
öğrenmek zorundayız. Bunun yolu da kendi bilimsel
eğitimimizi tamamlayacağımız, kendi öğrenci
üniversitelerimizi kurmaktır.
2- Sosyalizmin temel ilkelerinin
öğretilmesi işi üniversite yaşlarına kadar
ertelenmemeli, liseli kardeşlerimizin temel sosyalist
eğitiminin mümkün olduğunca sistematik bir temele
oturmasının somut araçları yaratılmalıdır.
3- Çalışan ve işsiz gençlerin
sorunları devrimci bir temelde ele alınmalıdır.
Emekçi ailelerden gelen öğrenciler için
öğrencilik pekala bir işsizlik durumudur. Yaşam koşulları
daha iyi olan gençlerin çoğu zaman okuldan sonra içine
girdikleri iş bulma kaygısı emekçi çocukları için öğrencilik
hayatlarının şu ya da bu noktasından itibaren başlar. İş
bulamama, en basit düzeyde sosyalizasyon imkânından mahrum
kalma anlamına gelmekte, toplumda kendine saygın bir yer
edinememe ve insanın kendisini sürekli olarak aşağı ve suçlu
görmesi gibi psikolojik sorunlara, eve kapanma ve toplumdan
kopma gibi oldukça olumsuz tablolara yol açmaktadır.
Hem okuyup hem çalışan, okurken ailesini
bakmak ya da kendi masraflarını çıkarmak zorunda olan ama iş
bulamayan veya üniversiteli olmayan işçi ve işsiz gençlerin
sorunları öğrenci hareketinin merkezine taşınmalıdır.
Özellikle okul sonrası işsizlik üzerinde durmak toplumumuzun
gerçeklerinin farkında olmamak ve üniversite nüfusunun
giderek daha büyük bir kesimini oluşturan ama bunun
karşılığında toplumdaki yeri her geçen gün daha da küçülen
varlıklı sınıfların bakış açısını ve sorunlarını merkeze
almak demektir. Öğrenci hareketinin kendi
nesnelliğinden değil de burjuva basınından dilimize dolanan
“diplomalı işsiz olmayacağız” sözünü de yine bu çerçevede
değerlendirmeliyiz. Hem eğitim olanaklarının eşit
dağılmadığından bahsedip, hem de işsizlik sorunun çözümünde
diplomalıların bir önceliği olduğunu ima etmek
tutarsızlıktır. Bu diplomasız işsizlere “bir durun bakalım,
ülkede diplomalılar işsiz geziyor” diyen devletin, aynı
gerekçeyle genç işçilerin ücretini sefalet düzeyinde tutan
patronların anlayışına uymaktır. Bunun da ötesinde hemen her
fırsatta reddettiğimiz “diplomanın işe endekslenmesini”
en çok reddedilmesi gereken yerde kabul etmektir.
Gerçekte bir okul okurken başkaları
tarafından üretilmiş bir toplumsal artı-zamanı kullanırız.
Yani hem giydiğimiz kazağı örüp, hem yediğimiz yemeği üretip
hem de gidip derslere devam etmemiz mümkün olmadığına göre,
birilerinin bunları bizim için yapmış olması gerekir.
Bunları bizim için yapan kendileri okula gitmek yerine
çalışmak zorunda olan ve işsizlerin de bir parçasını
oluşturduğu proleter yığınlarıdır. Sosyalistler için bu
emeğin karşılığı ancak, bu zamanı okul kantininde ziyan
etmek yerine sınıfın bilimsel öğretisini en iyi biçimde
öğrenip, bunu bütün ayrıntılarıyla inceleyecek zamana sahip
olmayan asıl sahiplerine en güçlü biçimde götürmenin
araçlarını üretmek için kullanarak ödenir.
İşsizlik sorununa çözümümüz de bu
devrimci temelde olmalıdır: bunun için özellikle
üniversiteli olmayan işsiz gençlerin üniversite
öğrencileriyle sosyalizasyonu sağlanmalı, bu da boş ve
göstermelik bir temelde değil, özellikle bilimsel ve politik
örgütlenmeler düzleminde olmalıdır. Sosyalizasyon sorununu
çözmek için düzenin sunabildikleri en iyi ihtimalle
sportif-kültürel bir takım avutucu faaliyetlerden ibaret
kalmaktadır. İlerici öğrenci hareketinin başlıca görevi
işsiz ve işçi gençlerin hafifletilecek değil kökünden ve
ancak bir toplumsal devrimle çözülecek bir sorunu olduğunu
göstermek, bu sorun etrafında politik ve bilimsel
örgütlenmeler oluşturmaktır.
4- Sivil toplumcu-projeci-sosyal
forumcu apolitizasyon tehdidine karşı deşifrasyon
görevimizdir. Avrupa Birliği kurumlarından ya da Soros’tan
alınan paralarla gençlerin sivil toplumcu angaryaya
yönlendirilmesi, buna da belli bir solcu görünüm verilmesi
giderek artan bir apolitizasyon tehdidine yol açmaktadır.
Hem dünyada, hem ülkemizde gerçek toplumsal hareketlerin
tekellerden bağış dilenme siyaseti içinde eritilmesine
çalışılmaktadır. Bunun üniversitedeki uzantıları her
fırsatta deşifre edilmeli, bu unsurlar ilerici
hareketimizden uzaklaştırılmalıdır.
İköğretimden itibaren “haydi kızlar
okula” türünden kampanyalarla, “eğitim gönüllüleri”, “çağdaş
yaşamı destekleme” gibi vakıf ve derneklerin eğitim
sisteminin yarı-resmi organları haline getirilmesi yoluyla
anayasal bir hak olan eğitim hakkının bir lütuf haline
getirilmesi, zenginlerin insafına bırakılması
meşrulaştırılmaktadır. Yoksul bir çocuk okuyacaksa, beni Koç
ya da Sabancı okuttu diye minnet duyması istenmektedir.
Parazit sınıflarımızın ahlakı budur. Kendisi dilenci
olduğunu itiraf etmekle kalmayıp, devleti de dilenci ilan
eden, her sokak başına çadır kurup yemek dağıtarak insanları
aşağılamayı din ve düzen haline getiren, bütün toplumu bir
düşkünler toplumuna dönüştürmek için çalışan T.C. Başbakanı,
bu ahlakın mucidi değil yalnızca sadık bir uygulayıcısıdır.
Toplumu kendi cellâtlarına hayran kılmayı amaçlayan bu
onursuzluğu mahkum etmek ve bu sistemin ilk öğretimden
başlayarak eğitime uygulanması girişimlerini teşhir etmek
öncelikle ilerici öğrenci hareketinin görevidir.
O halde dostlar,
Köhne Kürsüleri Yakalım, Üniversiteleri İçinden Yıkalım!
STALİN ARŞİVİ -
MARKSİST EĞİTİM TOPLULUKLARI
Not: Yukarıdaki yazı 2005'in
Mart ayında İstanbul’da yapılan Demokratik Üniversite
Kurultayı’na sunuş olarak hazırlanmış, ancak sözkonusu
toplantıda zaman darlığı ve diğer teknik nedenlerle
sunulamamıştır.
|