Stalin Arşivi http://stalinkaynak.com/icerik "Marksizm herşeye kadirdir, çünkü hakikattir." V.İ. Lenin Wed, 07 Jul 2010 22:42:56 +0000 http://wordpress.org/?v=2.8.4 en hourly 1 Rusya, Bulgaristan ve Honduraslı Devrimcilerle Bir Görüşme http://stalinkaynak.com/icerik/2010/07/07/rusya-bulgaristan-ve-hondurasli-devrimcilerle-bir-gorusme/ http://stalinkaynak.com/icerik/2010/07/07/rusya-bulgaristan-ve-hondurasli-devrimcilerle-bir-gorusme/#comments Wed, 07 Jul 2010 22:40:42 +0000 Administrator http://stalinkaynak.com/icerik/?p=89 8-9 Mayıs 2010 tarihinde İstanbul’da çok sayıda ülkeden devrimci ve ilerici güçlerin temsilcilerinin katılımıyla gerçekleşen Dev-Genç Kültür Şenliği etkinliği için Honduras, Bulgaristan ve Rusya’dan gelen yoldaşlarla yaptığım konuşmalardan önemli bulduğum noktaları paylaşmak istiyorum.

Honduraslı Eduardo Portillo ve Ramon Espinoza (Devrimci Eğilim Örgütü), ABD destekli askeri darbeden sonra kurulan, içinde pek çok eğilimin bulunduğu Direniş Cephesi adına İstanbul’a gelmişlerdi.

Anlattıklarına göre, 28 Haziran 2009 yılında liberal Başkan Zelaya’nın askeri bir darbeyle görevinden uzaklaştırılması ve sürgüne gönderilmesinden sonra yoksul Honduras halkı ilk defa zenginler tarafından ezildiklerini bu kadar yoğun bir biçimde hissediyordu. “Gösterilere katılım daha önceleri hayal bile edemeyeceğim boyutta” diyor Ramon yoldaş. “Eskiden bir gösteri olacağı zaman benim bulunduğum mahalleden beş-altı kişi giderdi. Şimdi ise Direniş Cephesi eylem çağrısı yapıyor dendiği anda mahallemden binlerce kişi yollara dökülüyor, başka mahallelerden gelen binlerle birleşip meydanlara çıkıyorlar.”

Bu yıl 1 Mayıs gösterilerinde görülen kitlesel katılım Honduras halkının diktatörlüğe karşı ne kadar büyük bir tepki duyduğunu gözler önüne seriyor. Sadece ülkenin bir buçuk milyon nüfuslu başkenti Tegucigalpa’da 600 bin kişi 1 Mayıs gösterilerine katılmış. Ülkenin diğer kentlerinde de böylesine kitlesel gösteriler düzenlenmiş. Resmi rakamlara göre Honduras’ta toplam 500 bin işçi var. Polisin ve askerin tutumunu sorduğumda, ayaklanma çıkmasından korktukları için karakollardan ve kışlalardan çıkmadıkları yanıtını aldım.

Kentlerdeki bu yükseliş kırlara da yansımış durumda. Honduraslı köylüler silahlı eylemler yapıyor, toprak işgallerine girişiyorlar. Şu anda Honduras ordusunun girmeye cesaret edemediği pek çok “kurtarılmış bölge” bulunuyor. Toprakları işgal eden köylüler kentlerdeki işçilerle de bağlantı kuruyorlar.

Honduraslı yoldaşların anlattıklarına göre ülkedeki en önemli sorun devrimci güçlerin darbeden sonra aniden ve muazzam boyutlarda yükselen halk hareketini yönetecek güçte olmaması. Halk hareketinin bu düzeye gelmesi sonucunda dağınık durumda bulunan devrimci güçler Direniş Cephesi bayrağı altında birleşmek zorunda kalmışlar. Direniş Cephesinin içinde iktidardan indirilen Zelaya taraftarlarından oluşan liberaller de var.

Darbenin ilk günlerinde halk Zelaya’nın yeniden iktidara gelmesi için sokaklara dökülmüş. Ama kendisi de büyük bir toprak sahibi olan Zelaya’nın darbeyi yapanlarla pazarlığa oturması, halk hareketinden çekinmesi, soyut barış mesajları vererek direnişi pasif bir çizgiye çekmek istemesi yüzünden Honduras halkı Zelaya’yı eskisi kadar desteklemiyor ve içinde devrimci örgütlerin de bulunduğu Direniş Cephesi’ne yaklaşıyor. “Diktatörlük er ya da geç yıkılacak” diyor Eduardo yoldaş. “Sorun, bu diktatörlük yıkıldıktan sonra halk hareketinin liderliğini kimin yapacağında düğümleniyor. Direniş Cephesi içinde devrimci güçlerle liberaller arasında bir liderlik mücadelesi var. Devrimci güçler olarak bizler, Direniş Cephesi’ni dağıtmadan ama asıl kurtuluşun liberalleri izlemekte olmadığını göstermeye çalışarak mücadele ediyoruz.”

Bu mücadele güç koşullar altında sürdürülüyor. Honduraslı yoldaşlar her an gözaltına alınıp öldürülme tehlikesi altındalar ve gizli mücadele vermek zorundalar. Devlet baskısının yarattığı güçlüğün dışında ideolojik alanda yaşanan dağınıklık da komünist ve devrimci güçler arasındaki birliğin oluşması önünde bir engel olarak duruyor. Bu dağınıklığın nedenini sorduğumda Eduardo yoldaş bu ülkedeki komünist hareketin tarihine kısaca değindi:

Honduras Komünist Partisi 1927 yılında kurulduğundan beri iktisadi olarak son derece az gelişmiş, işçi sayısının on binleri geçmediği, ‘Muz Cumhuriyeti’ olarak bilinen bir ülkede, o dönemde iktidarda bulunan en kanlı diktatörlüklerden birinin yönetimi altında büyük bir mücadele sergilemiş, parti üyelerine yönelik toplu kıyımlara rağmen mücadeleden asla vazgeçmemiş, yok edilen partilerini yeniden kurmuşlardı. Ama Stalin’in ölümünden sonraki dönemde uluslarası komünist hareketin değişen çizgisiyle birlikte Honduras Komünist Partisi seçimler yoluyla, barışçıl bir biçimde sosyalizme geçilebileceğini öne sürdü, partinin Merkez Komitesi yurt dışına çıktı ve içeriye ülke koşullarından kopuk, şematik talimatlar vermekle yetindi. Buna tepki duyan bazı parti üyelerinin 1960’larda kurduğu silahlı gruplar ise emekçi kitlelerle yeterince bağlantı kurmadılar ve 1980’lerin sonunda devletin silahlı güçleri tarafından yok edildiler. 1990’lar karanlık yıllardı ve hemen hiçbir sol grup ciddi bir varlık gösteremedi. Ancak 2000’li yılların ortalarında bazı kıpırdanmalar başlayabildi. Ama kurulan örgütler henüz ideolojik ve örgütsel açıdan hazırlıklı durumda değiller. Halk ise doğal olarak bizim toparlanmamızı beklemedi.”

Honduraslı yoldaşların önünde devletin baskı güçlerine karşı direnmek, komünistlerin birliğini sağlamak, başta işçi sınıfı olmak üzere halkın sömürülen kesimlerini örgütleyerek onları liberallerden tamamen koparmak gibi güç görevler duruyor.

Şenliğe Bulgaristan’dan da yoldaşlar katıldı. Bulgar yoldaşlar Boris ve İlya “23 Eylül Hareketi” üyelesiydi. Bulgar yoldaşlar ülkelerinde çok güç koşullarda mücadele ettiklerini anlattılar. Boris yoldaş kısa süre önce ellerinde demir sopalar olan faşistlerin saldırısına uğramış, ağır yaralanmıştı. Faşistler komünistlerin isimlerini, fotoğraflarını ve adreslerini İnternet sitelerine koyuyor, onları açıkça ölümle tehdit ediyormuş.

İlya yoldaş altmışlarında deneyimli bir komünist. Emekli bir işçi. Bulgar komünistlerin önünde duran en büyük görevlerden birinin Marksizm-Leninizmi ciddi bir biçimde incelemek, Bulgaristan’ın koşullarına uygulamak olduğunu söylüyor. “Teoriyi sadece soyut bir biçimde incelersek ve kendi koşullarımıza uygulamazsak Marksist olmaktan çıkarız” diyor. İlya yoldaş 1954’ten 1989’a kadar Bulgaristan Komünist Partisi liderliği görevini yürüten Todor Jivkov’un tam da bunu yaptığını, Kruşçev revizyonizmini tekrarlayarak Marksizmi soyut bir şemaya indirgediğini belirtti. “Hayat karmaşıktır. Hayatı yansıtan teori de bu karmaşıklığı açıklayabilmelidir. Genel olanı özel koşullarda gösterebilmelidir. Bence, Todor Jivkov ve ekibinin verdiği en büyük zarar Bulgaristan’da sosyalizmin yıkılması olmadı. Bundan daha kötü bir şey yaptılar: Marksizm olmayan dogmatik bir teoriyi işçilere Marksizm diye anlattılar. Bugün Marksizmi yanlış bilen pek çok işçi, Marksizmden uzak, ona inanmıyor.”

Todor Jivkov gibilerin Bulgaristan Komünist Partisi’nin başına nasıl geçtiğini sordum.

“Bu durum uluslarası komünist harekette revizyonizmin hakim olmasıyla gerçekleşti. SBKP XX. Kongresi’nden sonra Kruşçev, Dimitrov’un görevine gelen Vulko Çervenkov’dan Stalin aleyhine konuşma yapmasını talep etti. Çervenkov bunu reddedince görevinden alındı ve yerini Todor Jivkov’a bıraktı. Bu tarihten sonra Bulgaristan Komünist Partisi’nden geriye yalnızca ismi kaldı. Şimdi daha açıkça görebiliyorum ki aslında ortada parti diye bir şey yoktu.”

İlya yoldaş Bulgaristan’da sosyalizmin yıkılışıyla ilgili de önemli bilgiler verdi. “Perestroyka politikası uygulamaya ilk koyulurken Bulgaristan’da kapitalizmin sözünü kimse etmiyordu. Kapitalizm çoktan aşılmış, bir daha geri dönüşü mümkün olmayan bir sistem olarak gösteriliyordu. Perestroykayı savunanlar “kapitalizmi geri getireceğiz” deselerdi, işçi sınıfı buna asla izin vermez, bu öneriyi getirenleri cezalandırırdı. Bu yüzden, kapitalizmi getirmek isteyenler daha çok “daha demokratik” bir düzenden, Avrupa parlamentarizmini andıran bir siyasal yapıdan vb. şeylerden söz ediyorlardı. İşçilerin sadece dörtte biri bunu destekledi. Ama mühendisler, doktorlar, teknisyenler, öğretmenler bu kampanyayı ateşli bir biçimde desteklediler. Sonuç, sosyalizmin yıkılışı, kapitalizme geri dönüş oldu. İşçiler buna hazırlıksız yakalandılar, Bulgaristan Komünist Partisi ise bu sürecin önüne geçmek bir yana, bunu hızlandıran bir rol oynadı.”

Bulgar yoldaşlar nesnel koşullardaki geriye gidişin mücadelelerinin önünde önemli bir engel olduğunu söylediler. Sosyalizmin yıkılmasından sonra Bulgar sanayisi adeta ülkeden sökülerek götürülmüş, bunun sonucunda işçi sınıfı da niceliksel ve niteliksel olarak zayıflamış. Bulgar gençliği de tüm bu olumsuz gelişmelerden etkilenmiş. Pek çoğu işsiz. Suç ve uyuşturucu batağına batmışlar, hemen hepsi ülkeyi terk etmek istiyor.

Buna rağmen Bulgar yoldaşlarda hiçbir karamsarlık görülmüyordu. Gelecek yılların, sadece kendi ülkelerinde değil, çok iyi takip ettikleri Türkiye’de de zaferin er ya da geç getireceğine inandıklarını defalarca belirttiler.

Rusya’dan gelen Tüm Birlik Komünist Partisi (Bolşevik) üyesi Anna İgova yoldaş ise 1943 yılında Leningrad kuşatması sırasında doğmuş. Babası savaştayken fırsat bulup da ailesiyle görüşebildiği her zaman ablasına mutlaka “Bolşevik Partisi Tarihi’ni okudun mu? Kapital’i inceleme fırsatı buluyor musun?” diye sorarmış.

“Müthiş bir kuşaktı o” diyor Anna yoldaş. “Yokluğu hiç önemsemeden nasıl daha ileri gidebileceğimize kafa yorardık. Her şeyi çok yönlü olarak incelemeye, dogmatizmden kurtulmaya, yaratıcı olmaya çalışırdık. Kendimize çağının şüphesiz en kültürlü insanı olan Stalin’i model alıyor, onun düzeyine ulaşmaya çabalıyorduk.”

Anna yoldaş Stalin’in ölümü ve partinin revizyonistlerin eline geçmesinin herkes için büyük bir darbe olduğunu belirtiyor. “Bu beklenmedik olay sonrasında en iyilerimiz bile cesaretlerini yitirdiler. Karşı çıkma iradesini gösterenlerin sesleri kesiliyordu. Beria’nın dahi öldürülebilmesi bunun en somut göstergesidir.

“Çocukluk yıllarımda gördüğüm çalışma şevkini, komünizmi inşa etme hevesini daha sonraki yıllarda hiç göremedim. Sanki toplum kaskatı kesilmişti. Özellikle gençler politikaya, toplumsal yaşama, sanata, sınai kalkınmaya ilgi göstermiyorlardı. Batıdaki yaşama özenenlerin sayısı giderek arttı. İşçilerle teknisyenler ve aydınlar arasındaki mesafe kısalmadı, tersine aradaki uçurum büyüdü. Bu koşullar altında Sovyetler Birliği’nin yıkılması kaçınılmazdı. Öyle de oldu.”

Bugün nelerin yapılması gerektiğini sordum. “Marksizm-Leninizm!” diye heyecanla yumruğunu masaya vurdu Anna yoldaş. “Marksizm-Leninizmi öğrenmeli, öğretmeliyiz. İşçi sınıfı bilimine sahip çıktığı oranda başarılı oldu. Bundan sonra da böyle olacaktır.”

Anna yoldaş Rusya’daki komünist işçilerin Marksizm-Leninizmi çok ciddi bir biçimde incelediğini, partisindeki en önemli kadroların işçilerden oluştuğunu belirtti.

M. İnce

]]>
http://stalinkaynak.com/icerik/2010/07/07/rusya-bulgaristan-ve-hondurasli-devrimcilerle-bir-gorusme/feed/ 0
Troçkizm: CIA’in Hizmetinde Sosyalist Ülkelere Karşı http://stalinkaynak.com/icerik/2010/03/16/trockizm-cia-hizmetinde/ http://stalinkaynak.com/icerik/2010/03/16/trockizm-cia-hizmetinde/#comments Tue, 16 Mar 2010 00:17:25 +0000 Administrator http://stalinkaynak.com/icerik/?p=73

Yeltsin’e gelince, Birleşik-Devletler’e ilk ziyareti esnasında, uluslar arası basında onun amerikan kapitalizmine övgülerine geniş yer veriliyor ve onun CIA’yle temaslarına değiniliyordu.   “Kapitalizm çürümüyor, tam tersine çok canlı. Çok az bir paraya her istediğini alabiliyorsun. Sokakta, geceleri, hiçbir tehlike yok. Evsizlerde bile, yaşama iyimser bir yaklaşım buldum.”  Bu aşırı antisosyalist demeçlerin verilmesinden sonra bile, Mandel Yeltsin’i, SSCB Komünist Partisi’nin “radikal-demokratik solu” olarak desteklemeye devam etti.

Troçkizm: CIA’in Hizmetinde Sosyalist Ülkelere Karşı

Ludo Martens

20 Ekim 1992, Etudes Marxistes

Doğu Avrupa’da ve Sovyetler Birliğinde burjuva karşı-devriminin zaferinin ardından komünistler arasında Troçkizm’in gerçek doğası hakkında kesinlikle hiçbir fikir uyuşmazlığı olamaz.

Doğu Avrupa’da ve Sovyetler Birliği’ndeki karşı devrimci sürecin gelişimi Troçkistlerin 60 yıllık söylemlerinin sınıfsal anlamının sınanmasına imkan vermektedir. Şimdi artık “sol” laf kalabalığının arkasında gizlenen bu akımın asıl hedeflerini görmek daha kolay hale gelmiştir. Gerçeği apaçık görebilmek için Troçkistlerin birkaç yıl önceki açıklamalarını okumanız yeterli olacaktır. Troçkizmin, çekirdeğinde fanatik antikomünizmin olduğu bir ideolojik akımdır, bu akım küçük-burjuvazinin ilerici unsurlarını kendi antikomünist çizgisinde doktrine edebilmek için devşirmektedir, bu akımın sebatla, istikrarlı ve inançlı olarak sürdürdüğü tek bir dava vardır o da, Marksizm-Leninizm ve uluslar arası komünist harekete karşı savaştır.

Bu ileri sürdüklerimizi aşağıda, Doğu Avrupa’da ve Sovyetler Birliği’ndeki kadife karşıdevrimler sırasında Troçkistlerin tutumlarının incelenmesi yoluyla kanıtlayacağız.

“Kapitalizmin restorasyonu imkansızdır”

30’lu yıllarda Stalin temel bir soruna dikkatleri çekti. Sosyalizmin proletarya diktatörlüğü altında kurulmuş bulunduğu bir ülkede kapitalist restorasyon yine de mümkün müdür? Troçki burjuvazinin silahlı bir ayaklanması olmadan ve derin bir iç savaş olmadan bunun mümkün olmadığını belirtiyordu. Onun kapitalizmin restorasyonunun mümkün olmadığı yolundaki tezi bütün politik ve ideolojik kararlılığı ortadan kaldırıyor ve Parti içindeki oportünizme ve toplumdaki sınıf düşmanına karşı uzlaşmacı bir tutum teşvik ediyordu.

“Sadece ahmaklar…”

1934’de Stalin, Zinovyev-Kamenev oportünist grubunun çizgisinin kaçınılmaz olarak Sovyetler Birliği’nde kapitalizmin yeniden tesisine götüreceğini göstermişti. Tarih Stalin’in Troçki’ye, Zinovyev-Kamenev grubuna ve daha sonraları Buharincilere karşı eleştirilerinin haklılığını kanıtladı. Bunların fikirlerinin reddedilmesi 20’li ve 30’lu yıllarda proletarya diktatörlüğünün korunmasına ve sosyalizmin gerçekleştirilmesine, sonrasında ise faşist saldırganlığa karşı sosyalizmin korunmasını mümkün kılacak olan politik ve askeri güçlerin tahkimine imkan vermiştir… Bunların fikirlerine itibarlarının Gorbaçovca resmi olarak geri verilmesinin üzerinde iki yıl geçmemiştir ki, kapitalist restorasyon başarılı olmuştur.

1943 yılında Troçki Stalin’i nasıl yanıtladığını hatırlayalım: “Ancak açıkça ahmak olanlar, kapitalist ilişkilerin, yani toprak da dahil olmak üzere üretim araçlarının özel mülkiyetinin SSCB’de barışçı yoldan iktidarı ele geçirebileceğini ve burjuva demokrasisini kurabileceğine inanabilir. Gerçekte ise, kapitalizm diğer ülkelerde bunu başarsa bile- Rusya’da Ekim devriminin ve iç savaşın toplamının on katı kadar kayıp veren kanlı bir karşı-devrimci darbe olmaksızın, yeniden doğamaz.”[1] On katı: bu Sovyetler birliğine kapitalizmin yeniden sokulabilmesi için 50 ila 90 milyon ölü anlamına geliyor.

1989: “Orta vadede restorasyon imkansızdır!”

Karşıdevrimci güçlerin açık olarak zincirlerinden boşanmış olduğu 1989 yılında bile, Mandel, kapitalist restorasyonun olaylar üzerine düşen gölgesinin, baskıcılığı meşru göstermek için uydurulmuş “Stalinci” bir yalandan başka bir şey olmadığına hükmediyordu. 1989 yılında, Polonya ve Macaristan şimdiden emperyalizm kampına kaymıştı. Yine de Mandel şöyle yazıyordu: “Küçük ve orta burjuvazi, bürokratikleşmiş işçi devletlerinde yalnızca en aza indirgenmiş bir azınlıktan ibarettir. Keza uluslar arası emperyalizmden çok sınırlı bir destek bulmaktadır. Bütün olarak alındığında, bu kadar sınırlı bir çıkar çakışması orta vadede bir kapitalist restorasyonun dayatılması için yetersizdir.” [2]

Hatta Sovyetler Birliğinin restorasyonu konusunda da bu aynı argümana sırtını dayadı: “Gorbaçov SSCB’si nereye gidiyor? Öncelikle bir kapitalist restorasyon ihtimalini bir yana bırakalım. Keza kapitalizm nasıl derece derece ortadan kaldırılamazsa, derece derece restore de edilemez.” [3]

Troçkistler Komünist Partisinden ve Devlet Aygıtından en ufak bir direniş geldiği müddetçe restorasyonun imkansızlığı teorilerinin ateşli propagandasını yaptılar. 30’lu yıllardan itibaren, bu kuram bütün oportünist ve karşıdevrimci akımların meşrulaştırılmasına yardımcı oldu. 30’lu ve 40’lı yıllarda, Troçkistler partinin Marksist-Leninist yönetimine karşı savaşan bütün oportünist fraksiyonları desteklediler. 1956’da, Kruçev’in “cesur anti-Stalinizmini” alkışladılar, Çarcı gerici yazar Soljenitsin’in yayıcılığına soyundular, bütün faşist ve gerici milliyetçi güçleri, bütün batı-yanlısı muhalifleri desteklediler, Gorbaçov çevresinin bütün antikomünist fikirlerini gazetelerini üçte ikisini Moskova Haberleri ve Sputnik gazetelerinden alınma sağcı yazılarla dolduracak kadar gürültücü bir biçimde savundular.[4] Kısacası, restorasyonun imkansızlığı teorisi adına, Troçkistler bütün karşı devrimcileri Lenin ve Stalin tarafından yaratılmış devrimci fikirlerden ve kurumlardan geriye hiçbir kalmayıncaya kadar desteklediler.

Muharebe bittiğinde, Mandel, iki yüzlü bir biçimde bir restorasyon hipotezine şöyle geçerken değindi. 12 Ekim 1989’da, bir mülakatta, iki farklı konumu aynı anda savunmayı başardı… “Kapitalizmin derece derece, barışçıl, kesintisiz bir yeniden tesisi fikrini dikkate almıyorum. Bu reformist bir aldatmacadır. Bunun için işçi sınıfını direncini kırmak gerekir.” Ardından bir restorasyon ihtimalinin yok sayılamayacağını, ama bunun ancak “Türk tipinde olabileceğini…” söyleyen Troçkist Catharine Samary’den alıntı yapmıştır.[5] Ancak bir restorasyon ihtimalini çağrıştıran bu sözler, temel ilkesi üzerinde ısrarcı olan Troçkist politikada hiçbir değişikliğe yol açmadı: komünizmi hatırlatan her şeyin topyekun yok edilmesi. Keza üç ay sonra 1989 Aralığının sonunda, karşı-devrimin son saldırısı gerçekleşirken Troçkistler ilk sayfadan şu sloganı ortaya attılar: “Doğu’da başlayan devrimler dayanışma!”[6]

“‘Bürokrasi’ ve Karşısında ‘Kitleler’”

Kapitalizmin restorasyonunun imkansız olduğu tezi, 60 yıl boyunca antikomünistlerin tarafında saf tutan Troçkistlere ayıplarını örten asma yaprağı vazifesi gördü.

Oysa Stalin ve ardından Mao Zedung sınıf savaşımının sosyalizm altında devam ettiğini, sosyalizm yoluyla kapitalist yol arasındaki mücadelenin uzun bir tarihsel süreçte devam edeceğini ve dolayısıyla kapitalist revizyonun daima mümkün olduğunu savundular. Sosyalizm kendisini koruyabilmek ve ilerleyebilmek için, gerçek anlamda Marksist-Leninist bir Komünist Partisinin, düzenli aralıklarla kendi içinden oportünist akımları temizleyen bir parti önderliğine ihtiyaç duyar. Sosyalizm kendisini düşmanlarına karşı korumak, eski gerici sınıfların satın alma girişimlerine, yeni düzen altında ortaya çıkan yeni burjuva unsurlarına karşı ve emperyalizmin ajanlarına karşı korumak zorundadır.

Bu fikirlere saldıran Mandel ve diğer Troçkistler orijinal bir “teori” geliştirdiler, buna göre sınıf mücadelesi sosyalizmde de devam ediyordu … ama bu mücadele “halk kitlelerinin” “bürokrasiye” karşı mücadelesi biçimini alıyordu. “Bürokrasi”yi ancak faşistlerinkiyle karşılaştırabilecek bir şiddetle reddeden Troçkist şefler sosyalizmin karşısına çıkan bütün gerici muhalefetleri, bunların “halk kitlelerinin” iradesini dile getirdiklerini iddia ederek savundular. Bütün burjuva ve antikomünist unsurların avukatlığına soyunarak Troçkistler bir tarafa “demokratik özgürlükleri ortadan kaldırmak isteyen bürokrasiyi” ve karşısına “hakiki sosyalizmi” savunan “politik devrimin” güçlerini koyarlar. Böylece Mandel 1989 Ekim’inde şunları yazar: “Sürmekte olan politik mücadelenin esas gayesi kapitalizmin restorasyonu değildir. Bu antibürokratik politik devrimle, Glasnost süresince halk kitlelerinin elde ettiği demokratik özgürlüklerin kısmi ya da tümden ortadan kaldırılması ihtimallerinin mücadelesidir. Esas mücadele kapitalizm taraftarı güçleri anti-kapitalist güçlere karşısına koymuyor, halk kitlelerini bürokrasinin karşısına koyuyor.” [7]

Mücadelenin “halk kitlelerini bürokrasinin karşısına koyduğu” aldatmacasına dayanarak, Mandel açık ve aleni olarak, sosyalizmin son mevzilerine karşı mücadelelerinde liberal, sosyal demokrat, monarşist ve faşist güçleri savunmuştur.

“Glasnost Troçkizm’dir…”

Uluslararası burjuvazinin SSCB’de kapitalizmin restorasyonunun fiilen başarıldığını kabul ettiği bir dönemde, Mandel Sovyetlerde türeyen antikomünist basının gözdesi haline geldi. Yüzsüzlüğü Gorbaçov’un Troçkist tezlere geri dönen büyük bir devrimci olduğunu iddia etme derecesine kadar vardırdı. Mandel bununla da yetinmedi, ona göre “şimdi dünyadaki bütün komünistler kimlerin gerçek devrimci ve kimlerin gerçek karşı-devrimci olduğunu daha iyi anlıyordu.” Troçki, Troçkistler, Gorbaçov ve Gorbaçovcular devrim cephesini oluşturuyordu, bunun karşısında Stalin’in ve Stalincilerin karşı devrim cephesi yer alıyordu. Mandel Managua’da [Nikaragua’nın başkenti], Stalin’in “şiddetli bir karşı-devrimi” temsil ettiğini söyledi.[8] Ne mutlu bize ki, Mandel ve Gorbaçov’un ortak çabası sayesinde, şu kutsal 1990 yılında “devrime”, “hakiki devrime” gelebildik.

İşte Mandel’in Temps Nouveaux dergisine verdiği demeç:

“Temps Nouveaux: Mikhail Gorbaçov, perestroyka’nın hakiki bir yeni devrim olduğun ilan ediyor değil mi?

Ernest Mandel: Evet, bunu özellikle vurguluyor o, ve bu daha da iyi. Bizim hareketimiz aynı tezi 55 yıldır savunuyor, bu yüzden karşı-devrimci olarak damgalanıyorduk. Bugün her şey, SSCB’de, içinde gerçek karşı-devrimcilerin de gerçek devrimcilerin de bulunduğu uluslar arası komünist hareketin bir partisinin içinde daha açık anlaşılıyor.” [9]

Sovyetler birliği Çarcı ve amerikancı bir mafyanın eline düşüşüne, faşist ve Çarcı güçlerin Rusya’da ve diğer cumhuriyetlerde yükselişine ve burjuvazinin farklı fraksiyonları arasında ülkelerin kanlı iç savaşlara sürüklenmesini görmek için yalnızca iki yıl beklemek gerekti. Bu olaylar glasnost’un ve perestroyka’nın gerçek yüzünü açığa çıkardı ve Mandel’in, bu profesyonel antikomünistin hangi güçler için çalıştığını gösterdi.

Catherine Samary, Troçkist 4. Enternasyonalin diğer bir yıldızı, Sovyet basınına Gorbaçev’in Troçki tarafından geliştirilen programı uyguladığını açıklıyordu. Glasnost’u şu sözlerle övmüştür: “Ülkenizde Stalin’e karşı savaşan Sol Muhalefetin Platform’unu hiçbir zaman yayınlamadılar. Aslında bugün onların fikirlerini benimsiyorsunuz: gerçek sosyalist demokrasiyi ve özyönetimi kurmak .” [10]

Mandel’in Yeltsin’e Desteği

Mandel, Gorbaçev’in Glasnost’unun ateşli bir taraftarı olarak kendine düşen ödevin “Gorbaçev’den de solda” olan güçleri desteklemek olduğunu düşünüyordu, ve sözcülüklerini üstleneceği bu “solcular” da Yeltsin ve Saharov’du.

1989 başında Mandel Yeltsin’i işçilerin temsilcisi, SSCB’nin politik olarak bilinçli kesiminin fikirlerini ifade eden demokrasi adamı olarak sundu! Gorbaçev üzerine kitabında şöyle yazar: “Yeltsin’in SBKP yöneticiliğinden el çektirilmesi (11 Kasım 1987) SSCB’deki demokratikleşme sürecinde atılmış ağır bir geri adımdır.” [11] “Yeltsin bugün Sovyet işçileri arasında en popüler politik kişilik durumundadır… On binlerce “Yeltsin’i Geri Getirin!” yazılı rozetler bir anda üretildi. Bütün bunlar 1986-1988 arasında kazanılan demokratik özgürlükleri korumaya kararlı politik olarak bilinçli bir toplum kesiminin iradesine işaret ediyor.” [12]

3 Nisan 1989’da Mandel “daha radikal ve daha kitlesel bir solun ortaya çıkışını” selamlıyordu. “Yeltsin ve Saharov’un platformundan üç ilerici güç çizgisi çıkıyor: bürokrasinin ayrıcalıklarına karşı; eşitlikten yana; çok partili bir sistemden yana.” [13]

Saharov, “radikal sol”un bu temsilcisi, uzun yıllardan beri fiilen CIA’in Sovyetler Birlğindeki resmi ajanı statüsüne sahipti. Vietnam’daki amerikan katliamcılığının tutkulu bir savunucusu olarak biliniyordu. Ona göre şayet “askeri ve özellikle de politik planda başından beri yeterince kararlılıkla hareket edilmiş olsaydı” Amerikalılar bu savaşı kazanabilirlerdi.[14]

Yeltsin’e gelince, Birleşik-Devletler’e ilk ziyareti esnasında, uluslar arası basında onun amerikan kapitalizmine övgülerine geniş yer veriliyor ve onun CIA’yle temaslarına değiniliyordu. De Gazet van Antwerpen gibi sağ bir gazete bile Yeltsin’in şu sözlerini abartılı buluyordu: “Kapitalizm çürümüyor, tam tersine çok canlı. Çok az bir paraya her istediğini alabiliyorsun. Sokakta, geceleri, hiçbir tehlike yok. Evsizlerde bile, yaşama iyimser bir yaklaşım buldum.” [15] Bu aşırı antisosyalist demeçlerin verilmesinden sonra bile, Mandel Yeltsin’i, SSCB Komünist Partisi’nin “radikal-demokratik solu” olarak desteklemeye devam etti.

Hatta, 1990 başında Troçkist basın, Sovyetler Birliğindeki muhalefetin “radikal-demokratik” kanadına desteğini bir kez daha ilan etti. “Moskovskaia Pravda 23 Şubat 1990 tarihli sayısında Boris Yeltsin liderliğindeki radikal-demokratik muhalefetin “demokratik platformu”nu yayınladı. Platform, çok partili bir sistem temelinde seçilmiş Sovyetlerin iktidarı ele almasını, Komünist Partisi’nin yönetici rolüne son verilmesini ve çok partili sistemin yasallaştırılmasını talep ediyor.” [16]

Görüldüğü gibi Troçkistler Yeltsin tarafından geliştirilen ve kendi “devrimci” çizgileriyle uyum içindeki tezleri desteklemeyi sürdürmüşlerdir.

Mandel yine de hızını alamadı ve sonunda Yeltsin’i yeni Troçki ilan ediverdi. “Mevcut durumda, reformcu Boris Yeltsin devasa bürokratik aygıtın küçültülmesini isteyen eğilim temsil ediyor. Böylelikle O, Troçki’nin açtığı yolda ilerlemektedir.”[17]

Yanayev’in 1991’deki beceriksiz darbe girişimine karşı[18] Yeltsin profesyonelce mevcut sistemin bütün yasal temelini yok eden gerçek bir darbe örgütledi; bu girişim bütün emperyalist güçlerin frenlerinden boşanmış bir uluslar arası hareketi tarafından desteklendi. Mandel ve Troçkistler tahmin edileceği gibi Yeltsin’in yanındaydılar.

“Yeltsin tarafından ateşlenen hareket ve eski sistemin reddedilmesi bir devlet darbesinden çok bir tepeden darbe olarak ortaya çıkan girişiminin başarısızlığını açıklıyor. Bu darbeye kesin olarak karşı çıkmak ve bu meselede Yetsin’in yanında savaşmak gerekiyordu. Öz-örgütlenmenin, politik çoğulculuğun ve sınırsız ifade özgürlüğünün gelişmesi, bir demokrasinin garantileri yalnızca bunlardır. Biz Komünist Parti’nin ve resmi sendikaların mallarının kamulaştırılmasına evet diyoruz.” [19]

Artık bütün dürüst antikapitalistler, Yeltsin’in çarcı mirası diriltmeyi amaçlayan yeni Rus burjuvazisinin ultraliberal ve amerikan-yanlısı kanadını temsil ettiğini kabul ediyordu. Gelin görün ki, Troçkistler “öz-örgütlenme yolunu”, kitlelerin Komünist Partisine karşı örgütlenmesi, liberal, sosyal-demokrat, faşist ve çarcı partilere özgürlük yolunu açan karşı-devrimci darbeyi alkışladılar. Burjuva partilerine özgürlük, ki bu kaçınılmaz olarak komünist örgütlenmelerin baskı altına alınması ve sonuçta yasaklanmalarını getirir, bu iş bütün “çoğulcu” burjuva demokrasilerinde böyle yapılmaktadır.

Bir sene sonra artık hiç kimse, hatta uluslar arası büyük burjuvaziden dahi kimse, Yeltsin’in aşırı sağ ve emperyalizm yanlısı karakterini inkar edemez hale geldi.

Gerçek antikomünist provokatörler olarak Troçkistler bu durumda utanmadan 180 derece yön değiştirdiler: “Boris Yeltsin: Joseph Stalin’in İzinde.” [20] Bu örnek bu antikomünistlerin hiçbir şeyden utanmadıklarını ve hertürlü aşağılığı yapabilecek durumda olduklarını göstermiştir: Yeltsin’i antikomünist savaşımında, onu hatta kendi sözde devrimci liderleriyle, büyük Troçki’yle mukayese ederek sonuna kadar destekliyorlar; ama kapitalist restorasyon başarıya ulaştıktan ve Yeltsin eski Çarların anısını selamladıktan birkaç ay sonra, bizim Troçkistler Yeltsin’in en kötü düşmanları Stalin’e benzediğini keşfediyorlar.

“Rahat bir nefes almak”

Nisan 1989’da Mandel Gorbaçovla, Yeltsinle ve özellikle de Glasnostla ilgili olumlu düşüncelerini dile getiren bir kitap yayınladı. Hatırlanacak olursa, o dönemde burjuvazi Gorbaçov tarafından başlatılan değişimler karşısında duyduğu heyecanı zorlukla saklıyordu. Bayan Thatcher Glasnost ve Perestroikanın inançlı bir taraftarı olduğunu kaydetmişti bile. Burjuvazi komünizmin sonunu ve büyük bir barış, demokrasi ve özgürlük çağının başlangıcını duyuruyordu. Mandel ise sahte “solcu” diliyle, her zaman olduğu gibi, moda olan burjuva akımını desteklemeye soyunmuştu. Kitabında şöyle yazıyordu: “Stalinizmin ve Brejnevizmin kabusu nihayet kesin olarak son buldu. Sovyet halkı, uluslar arası proletarya, bir bütün olarak insanlım şimdi artık rahatça bir nefes alabilir.” [21] O dönemde, biz Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliğindeki karşı-devrimin emperyalizm için stratejik bir zafer olduğunu, eski sosyalist ülkelerin halkları için bir felakete yol açacağını, halkların ilk kurbanı olacağı yürürlükteki değişikliklere yol açan Üçüncü dünyanın baskı altına alınmasını arttıracağını ve kapitalist dünyanın bütün çelişkilerini daha da ağırlaştıracağını saptamıştık. Troçkistler buna karşı şöyle başlıklar atıyorlardı: “Belçika İşçi Partisi yönetiminin hezeyanları ağırlaşıyor.” [22]Aynı gazetede, “insanlığın rahat bir nefes alışı” kuramı Üçüncü Dünya halkları için emperyalist askeri müdahalelerin olmadığı bir geleceğin parlatılmasıyla açıklanıyordu! “Doğu Avrupa’daki kitle hareketleri emperyalizm için bir tehdit oluşturmaktadır. Üçünçü Dünyaya emperyalist bir yabancı müdahalesi şimdi daha zordur.”[23] Ve yine bir yıl sonra, emperyalizmin müttefik güçleri Irak’a karşı barbarca saldırılarını başlattıklarında, Troçkistler, kendilerinin de aynı doğrultuda, Saddam Hüseyin’e karşı savaştıklarını açıklıyorlardı. Bu arada Doğu Avrupa’da ve Sovyetler Birliğindeki “insanlığın rahat nefes alışı”, işsizlik, sefalet, yoksulluk, gerici milliyetçilik ve iç savaşla dehşetli bir kriz olarak gerçekleşiyordu.

Mandel, Sovyet halkının rahat nefes alması düşüncesini geliştirirken, bunun kitabı için güzel bir final olduğunu düşünmüş olacak. İşte kitabının son sayfasının özeti:

“Şimdiki devrim, Leon Troçki tarafından yarım yüz yıl önce yapılmış olan analizi ve kehaneti doğruluyor: ‘Proletaryanın etkin hale gelmesiyle, Stalinci aygıtın altındaki zemin ortadan kalkacak. her şeye rağmen direnişe dayanmaya yeltenirse, ona karşı iç savaş önlenmeleri değil, daha çok polisiye önlemler almak gündeme gelecek. Proletarya diktatörlüğüne karşı bir ayaklanma değil, zararlı urun kesin atılması sorunu söz konusu olacak.’”

Dahası: “Bürokrasinin kendi kendisine karşı hazırladığı devrim, Ekim 1917 Devrimi gibi toplumsal bir devrim olmayacak: toplumun ekonomik temellerini değiştirmek, bir mülkiyet biçimini başkasıyla değiştirmek söz konusu olmayacak. İşte böyle olacak!” [24]

Mandel’in bu şekilde kendi glasnost analizini (bir yıl sonra iflah olmaz antikomünist niteliğini maskelemeye yarayan bu analizi), bu şekilde ihtiyar Troçki’ye bağlaması tebrik edilecek bir şey. Aslında, Mandel’in gülünç karşıdevrimci manevraları Troçki’nin anti-bolşevik önermelerini daha da sofistikleştirererek en uç noktalarına kadar ileri götürüyordu. Üç yüz sayfalık analizin sonucu olarak Mandel Troçki’nin kehanetinin sonunda Glasnot sayesinde gerçekleşmekte olduğunu fikrine ulaşıyordu. Yarım yüzyıl önce Troçki bir anti-bolşevik ayaklanmayı provoke etmeye çalışmıştı. O zaman proletarya diktatörlüğü sağlam bir biçimde yerleşmiş olduğu, Bolşevik Partisi kitleleri enerjik biçimde harekete geçirebilecek durumda bulunduğu için, Troçki abartılı bir “sol” demagojiye başvurmak zorunda kalıyordu: “Stalinci” Parti devrildiği zaman, proletarya diktatörlüğü hiç zarar görmeden yerinde kalacaktı, yalnızca “bürokratik ur kesip atılmış olacaktı.” Ayaklanma sağlıklı bir gövdedeki bir paraziti alacaktı. Troçki, işçileri, ayaklanmasının sosyalizminin ekonomik temellerini değiştirmeyeceğine, özel mülkiyetin yeniden tesis edilmesinin söz konusu olmayacağına ikna etmek durumundaydı. 50 yıl sonra, Mandel, sonuna kadar götürülen glasnot ve Sovyet toplumunun “demokratizasyonunun”, proletarya diktatörlüğünü ve toplumun ekonomik temelini ortadan kaldırmayacağını tam tersine geliştireceğini savunmak için kitabının sonunda aynı güvenceleri veriyordu. İki yıl içinde, bu tatlı önermelerle alıştırması yapılan ve meşrulaştırılan hain karşı-devrimci altüst oluşlara tanık olduk.

Troçkist “Anti-Bürokratik Devrim”

60 yıldır, Troçkistler sosyalist ülkelerde “bürokrasileri” “politik bir devrimle” yıkmak istediklerini söylerler. Troçki’nin sosyalist sisteme karşı duyduğu öfke, Sovyetler birliğinin Bolşevik liderliğini tanımlamasında en çarpıcı ifadesine kavuşur: “görgüsüz akbabalar kastı”, “totaliter oligarşi”, “yeni aristokrasi”, “Stalin’in suç çetesi”[25], “yeni baskıcı ve asalak kast”, totaliter bürokrasi”, “otokratik klik”, “asosyallerin ve artıkların hiyerarşisi”.[26] 30 ‘luyılların sonunun faşist literatüründe aynı dil kullanılmaktadır.

Troçki’ye göre, “bürokrasiye” karşı olan bütün güçlerin hareket geçirilmesi, gerçek sosyalist topulumu hırsızların ve bürokratik parazitlerden kurtaracak “politik devrime” yol açacaktı. Bu kuram bizzat Mandel grubunun ifşaatlarına göre Troçkist doktrinin çekirdeğidir: “SSCB’nin bürokratik dejenerasyonu ve politik devrim kuramsallaştırmaları, Troçkist hareketin en önemli programatik kazanımlarıdır. politik devrim ve onun getirdiği görevler, onun hazırlanması, 4. Enternasyonal’in gerçek varlık nedenleridir.” [27]

Nazilerin yararına provokasyonlar

“Politik devrim” kuramının gerçek anlamı 1930′ların mücadeleleri içinde sınandı. Bütün batı burjuvazisi Troçki tarafından yapılan “ihanete uğrayan devrim analizini” takdirle karşıladı. Aslında Troçki azılı bir antikomünistin diliyle konuşuyordu ve onun Bolşevik Partiye ve Stalin’e karşı ithamları alkışlanıyordu ve bugün de alkışlanmaktadır.

Yalnızca çok tipik bir örnekle yetinelim. 1982 yılında, Belçika Askeri Akademisi profesörü Henri Bernard, halkı bir Sovyet saldırısı tehdidine karşı uyaran bir kitap yayınladı. bize şunu söylüyordu: 1939 1982’ye benziyor, o zaman Nazilerdi şimdi komünistler tehlike kaynağı, antifaşist Einstein’ın günümüzdeki takipçisi antikomünist Soljenitsin’dir.[28]

Batı üzerine gölgesini düşüren korkunç tehdidi anlamamız için, 1982 yılında, Henri Bernad bize 1917’den başlayarak bütün Sovyetler birliği tarihinde bir tur attırmayı gerekli görmüştü:

Bu uzun seyahatten birkaç cümle: “Lenin, özel hayat bakımından, aynı Troçki gibi, bir insandı. duygusal yaşamı incelikten yoksun değildi. Troçki normal koşullarda Lenin’in halefi olmalıydı. Aralarındaki birkaç küçük düşünce ayrılığına rağmen, Lenin Troçki’ye karşı çok iyi duygular besliyordu. Onu halefi olarak görüyordu. Stalin’i çok kaba buluyordu. Ülke içinde Troçki komünist aygıtı felç eden korkunç bürokrasiye karşı duruyordu. Troçki rejimin ancak daha büyük bir eleştiri özgürlüğü ve yapıcı bir eleştirel ruhla dışa açılabileceğine inanıyordu. Bir sanatçı, eğitimli, uzlaşmaz ve çoğu zaman peygamber ruhlu bir insan olarak partinin basit dogmalarına uyum sağlayamazdı.” [29]

İşte bir askeri istihbarat şefi Troçki’yi bu ruh haliyle “takdir” edebiliyordu.

Hitlerci saldırganlığın Sovyetler Birliği’ne karşı açık bir tehdit halini aldığı 1938’den itibaren, Komünist partisinin bozguncu ve teslimiyet yanlısı güçlere karşı ölüm-kalım savaşı yürüttüğü bir anda, Troçki Nazi ajanlarının eline yeni silahlar veren bir ajitatör olarak çalışıyordu. 1938’de, bütün Sovyet komünist ve yurtseverleri Nazi saldırganlığına karşı politik ve askeri hazırlık davasında canla başla seferber olmuş durumdaydı. Troçki’nin silahlı ayaklanma öneren aklını kaçırmış çağrıları ancak sosyalizmin en azılı düşmanları arasında yankı bulabilirdi. Troçki’nin 1938-1940 arasındaki bazı savunularından örnekler:

“Ülkenin güvenliği sabotajcıların ve teslimiyetçilerin otokratik kliği yok edilmeden sağlanamaz” 3 Haziran 1938. [30] O esnada, Nazi tehdidi karşısında Sovyetler birliğinde tansiyon zaten en üst noktadaydı. Savaş hazırlığı için gerekli fedakarlıkları çok ağır bulan bazı oportünist gruplar ve bazı karşı-devrimci gruplar, bir darbe planına ikna olmuşlardı. Direniş savaşına hazırlık sürecinde kesinlikle kaçınılmaz olan siyasi temizlik bu grupları hedef alıyordu. Troçki bu bozguncu gruplara Parti üzerindeki ajitasyonlarını takviye etmeleri için yeni bir argüman öneriyordu: eğer Stalin ve “Stalinisler” iktidarda kalmayı sürdürürlerse, SSCB’nin Naziler karşısındaki çöküşü kaçınılmaz olacaktır. Dolayısıyla, bir ayaklanmayla, Parti’nin ve ülkenin mevcut yönetimi yıkılmalıydı. Bu öneriler işgal planlarını daha kolay gerçekleştirebilmek için bir iç savaşı provoke etmek isteyen Nazilerin istekleriyle tam olarak örtüşüyordu.

“SSCB’nin askeri gücünü yeniden elde edebilmesinin tek yolu Kremlin’deki bonapartist rejimin alaşağı edilmesidir. Kim ki, doğrudan ya da dolaylı olarak Stalinizmi müdafaa etmeye kalkarsa, kim ki onun ordusunun gücünü abartırsa, o devrimin, sosyalizmin ve ezilen halkların en büyük düşmanıdır. -10 Ekim 1938” [31]

Şunu belirtelim ki Naziler bolşevizmin işini bitirmek konusundaki kararlılıklarını arttıran bu propagandaya inanmışlardır. Ancak altı ay savaştıktan sonra, Sovyet askeri potansiyelini ve muharebe gücünü küçüksemiş olduklarını itiraf etmek zorunda kalmışlardır…

“Ancak Sovyet proletaryasının bir ayaklanması Ekim Devrimi’in kazanımlarından toplumun temellerinde kalmış olan ne varsa onları yeni parazitlerin hain tiranlığının elinden kurtarabilir. 14 Ekim 1938” [32]

“Ekim devriminin kazanımları halka, o ancak daha önce Çarcı bürokrasi ve burjuvaziye karşı harekete geçtiği gibi Stalinist bürokrasiye karşı da harekete geçecek yetenekte olduğunu göstermesi şartıyla hizmet edecektir. (…) Bu ancak tek bir yolla olabilir: işçilerin, köylülerin ve Kızıl Ordu askerlerinin, baskıcıların ve parazitlerin yeni kastının karşısına dikilmesiyle. Bu kitle kalkışmasını hazırlamak için, yeni bir parti gerekir, o da 4. Enternasyonal’dir. Mayıs 1940” [33]

Okuyucu bu çılgınca cümlelerin hangi tarihte üretilmiş olduğuna dikkat etmiş olmalı: Mayıs 1940. Fransa ve İngiltere yedi ay önce Almanya’ya savaş ilan etmiştir; yalnızca iki ay önce, Almanya’nın müttefiki olan Finlandiya üç aylık bir savaşın ardından Sovyetler birliğine teslim olmuştur. Stalin her yoldan zaman kazanmaya çalışmaktadır, ancak Alman saldırısını her an başlayabileceğini bilmektedir. İşte bu koşullar altında, Troçki en aşağılık, en hain provokasyonlarını başlattı: önce bir halk ayaklanması sonra da “yeni parazit kastına” karşı bir ordu ayaklanması çağrısında bulundu, bunlar Hitlercilerin de sürekli tekrarlamakta olduğu çağrılardı. Bu durumda Bolşevikler Troçki’nin Hitlercilerin dolaysız bir ajanı gibi davranabilecek denli alçaldığını kesin olarak saptamak zorunda kaldılar.

1938-1940 arasında, bütün antikomünist demeçleriyle Troçki ve çevresindeki küçük gruplar bilinçli ya da bilinçsiz olarak Nazilerin hizmetindeki provokatörlere dönüştüler. Yine de bu provokatör gruplar muharebelerin seyrine en ufak bir etkide bulunamadılar. Keza Bolşevikler halkın örgütlenmesi ve Kızıl Ordu’nun seferber edilmesi uğrunda devasa bir çalışma sayesinde, askeri üretim ve yeni fabrikaların inşası alanlarında insan üstü çabalar sayesinde Nazi katillerine karşı kaçınılmaz mukavemet savaşına ülkeyi etkin olarak hazır hale getirmeyi başarmışlardı.

Faşizme karşı savaşın sonunda, aşağı yukarı dünyanın tümünde, sayısız küçük Troçkist klikler tamamen gözden düşmüş ve yalıtılmış durumdaydı.

Dünya gericiliğinin terimleriyle Stalin yoldaşın devasa eserine saldırmak yoluyla Troçkist antikomünistlerin başlarını göstermelerine Kruçev izin vermiş oldu. Bugün Kruçevin Brejnev ve Gorbaçov tarafından derinleştirilen ve geliştirilen çizgisi vahşi bir kapitalizmin bütüncül restorasyonuna yol açmıştır.

Bugün diyebiliriz ki Troçki’nin yukarda alıntılanan tezlerinin provokatör, antikomünist ve faşizme hizmet eden karakterini anlayamayan bir kişinin komünizmle hiçbir ilişkisi yoktur.

Mandel Ukraynalı Nazileri Savunuyor

Şimdi de ikinci dünya savaşından bu yana Troçkistlerin “politik devrim” adına hangi politik ve sosyal güçleri desteklediğini görelim.

Naziler 1941 yılında Sovyetler Birliğini işgal ettiklerinde Ukrayna’da nazi uşağı bir milliyetçi hareket kurdular. Bu hareket yüzbinlerce Yahudi, Polonyalı ve komünisti katletti. 1944 yılında, Naziler çekilirken, Kızıl ordu hatlarının gerisinde Alman subayların yönetimindeki Ukraynalı faşist gruplarını saldıılar. Mandel grubu bu nazi karşı devrimini “antibürokratik politik devrimin” bir parçası olarak göstermiştir! İnanılmaz mı? Hükmü kendiniz verin:

1988 Mandel şunu yazıyor: “İkinci dünya savaşı boyunca, 4. Enternasyonal’in Ukrayna milliyetçi hareketinin potansiyelini görmezden gelmesi ağır bir hataydı. Enternasyonal Ukrayna’da devrimci bir ulusal kurtuluş hareketinin varlığından ancak savaştan beş yıl sonra haberdar oldu, o sırada Ukraynalı gerillalar son muharebelerini veriyordu.” [34]

Burada Troçkistler kendilerini doğrudan Nazilerin hizmetindeki ajanlar olarak ele vermektedir. Troçkistler ayrıca1945’den itibaren amerikan gizli servisi tarafından yayılan Ukraynalı milliyetçilerin “hem Hitler’e hem Stalin’e karşı” savaştıkları yalanına da sahip çıktılar. Peki, gerçek neredeydi?

Gerçek, Doğu Cephesi’nde savaşmış bir Alman Waffen-SS subayı’nın Ukrayna’da yaşadıklarını anlattığı günlüğünde bulunabilir. Subay Ukrayna halkının “işgal sırasında Almanların uyguladığı politikadan büyük hayal kırıklığına uğradığını” yazmaktadır. Geri çekilmeden önce Alman ordusu Ukraynalılardan oluşan ve Alman subayları tarafından yönetilen Waffen-SS Galiçya Divizyonu’nu kurdular. Ukrayna İsyancı Ordusu’nun başı Melnik, “iki cephede, hem Sovyetlere hem de Almanlara karşı (Çekilmekte olan Almanlara karşı) savaşma çok sorumluluk isteyen kararını” aldı. Nazi subayı “Ukraynalılarıyla” Kızıl haziran 1944’de Ordu’ya karşı girdiği muharebeleri de değerlendiriyor: “Bir ortak düşmana karşı omuz omuza savaşmakta oluşları, Alman-Ukraynalı ilişkilerinin tarihine yeni bir boyut vermektedir.” [35]

Waffen-SS’in öncülük ettiği, bu Troçkist “politik devrim” gerçekten de gözyaşartıyor![36]

Berlin ve Budapeşte’de Karşı Devrimin Yanında

Alman halkının büyük çoğunluğu savaş boyunca Hitlerci rejimi etkin biçimde desteklemiştir. Yenilgiden beş yıl sonra, Nazi etkisi hem Doğu hem de Batı Almanya’da hala oldukça canlı biçimde varlığını sürdürüyordu. Batıda, eski Naziler ve Nazi işbirlikçileri büyük işletmelerin ve ordunun yönetimindeki yerlerini korudular. ABD ve İngiltere tarafından başlatılan Soğuk Savaş, Demokratik Alman Cumhuriyetinde de Yeni Düzen’i özleyenlerin antikomünist hareketini destekliyordu. 1953 yılında Doğu Berlin’de CİA’in hizmetine giren eski Nazi Gizli Servisleri şefi General Gehlen’in[37] şebekeleri tarafından desteklenen Nazi eskileri bir ayaklanma başlatmaya yeltendiklerinde, Mandel bu “antibürokratik savaşım”ı alkışladı. “Bürokratik kast en isyan ettirici suçlarından geri adım atmayacaktır. Tarihin bu dersi 1953 yılında Berlin duvarlarına kanla yazılmıştır.” [38]

Macaristan’da Faşist Horty rejimi 1919’dan 1944’e kadar ülkeyi kesintisiz yönetmişti. 1956 yılında CİA desteğinde Macar karşı devrimi patlak verdi, Mandel yine sela durmuş alkışlıyordu: “Eylül-Ekim 1956 Macar Devrimi anti bürokratik politik devrimin şimdiye kadar ulaşabildiği en ileri nokta olmuştur.” [39]

Şunu da ekleyelim ki, 1989 yılında Budapeşte’de özel teşebbüsü ve NATO’ya katılımı ilan edenler, sonunda 1956 ayaklanmasının programının uygulama anının geldiğini söylemişlerdir. 31 Ekim 1956’da Varşova Paktından ayırılışı ve Macaristan’ın “tarafsızlığını” ortaya atan “ulusal kahraman” İmre Nagy’yi selamlıyorlardı… ki bunlar Özgür Avrupa Radyosu’nun da en gözde sloganlarıydı.[40] Troçkist basın da aynı şekilde 1989’da Macaristan’da yapılan antifaşist gösterileri selamladı. Mandel şöyle yazıyordu: “Bu hafta, bir milyon insan Budapeşte’de yoldaş İmre Nagy’yi, devrimin Stalinciler tarafından kurşuna dizilen bu komünist liderini anmak üzere toplandı.” [41] (Bu arada faşist basının da, Stalinciler tarafından idam edilen bu önde gelen milliyetçiyi anmaya büyük yer ayırdığını belirtelim.) …

Solidarnosc ve “işçi iktidarı”

Polonya’da Solidarnosc proletarya sosyalizmi için Stalinci Bürokrasiye karşı savaşan bir örgütlenme olarak tanıtılmıştır. 4. Enternasyonal yayınında 1980 yılında yazılanlar şöyledir: “Solidarnosc günden güne artan bir biçimde, en azından yerel ve bölgesel planda, bir ikili iktidar organı olarak işlev görmektedir; antibürotratik politik devrim Polonya’da aslında şimdiden başlamıştır. Polonya deneyimi, Bürokratik işçi devletlerindeki demokratik ve ulusal taleplerin proleter devrimci içeriğini açıkça göstermektedir.” [42] Yine 1981’de, Troçkistler, bir ikinci iktidar odağı niteliğini kazanmış olduğu halde Solidarnosc’un iktidarı almamak istemesinden yakınıyordu: “İnsanlar Solidarnosc’un iktidarı alma konusundaki isteksizliği yüzünden silahsızlanmış durumda. (…) Şu anda totalitarizm karşısında duyulan kinin totaliter diktatörlüğün karşısına dikilen işçileri silahsızlandırması gerçekten trajik olur. Devlete karşı bir iktidar inisiyatifi doğmuştur: Polonya işçilerinin iktidarı.” [43] Solidarnosc 1989’da Reagan, Bush ve Bayan Thatcher’in ve tüm batılı gizli servislerin güçlü desteğini açıkça arkasına aldığı zaman da Mandel görüşünü değiştirmedi: “Solidarnosc’un seçilmesi işçi sınıfı için bir zaferdir.” [44]

Çekoslovakya’da CİA’in yanında

1990 yılında, Özgür Avrupa Radyosu ve CİA’in önde gelen işbirlikçisi Vaclav Havel Çekoslovakya’da iktidara geçti. Havel, Troçkist Petr Uhl’u yeni Amerikan yanlısı Devletin sözcüsü olarak Çekoslovak basın ajansı’nın başına getirdi! Uhl şöyle yazıyordu: “Troçki’nin politik devrim kuramının ne ölçüde doğrulandığını tartışılıbalir. Benim düşünceme göre bu kuramın gerçeğe en çok yakın olduğu yer Çekoslovakya’dır.” [45] 12 Kasım’da, Mandel aynı düşünceyi saçmalık derecesinde ileri götürüyor: Çekoslovak karşıdevrimini büyük Ekim Devrimiyle karşılaştırıyor! Troçkistlerin raporunda şu görüşlere yer veriliyordu: “Yoldaş Ernerst Mandel hiçbir şüpheye yer olmadığını her zamankinden daha parlak bir biçimde ortaya koydu: ‘DAC’de ve Çekoslovakya’da yaşadıklarımız 1917 devriminden beri görülmemiş bir genişlik ve derinlikte, hakiki bir devrimdir.” [46]

Petr Uhl Çekoslovakya’da bütün gericilerin ortak cephesi tarafından gerçekleştirilen antikomünist devrim olarak “politik devrimin” şahane bir betimlemesini vermiştir: “Chart 77’yi politik devrim yönünde bir adım olarak görenler vardı –benim durumum buydu, ve aynı zamanda onu İsa’nın sözünün yayılması olarak görenler de vardı tabi. Bu tam bir karşılıklı hoşgörü laboratuarıydı. ‘Komünizme’, Stalinizme, bürokrasiye karşı olmak sözkonusu olduğunda ise aramızda hiçbir görüş ayrılığı yoktu” [47] Dinci-faşistleri, gerici milliyetçileri, sosyal-demokratları, Özgür Avrupa Radyosu ajanlarını ve Troçkist Truva atlarını aynı çatı altında birleştiren cephenin güzel bir tablosu.

Troçkisler ayrıca 1989 Aralığında bize şu dersi de veriyordu: “tarih Çekoslovakya’da parlak bir rövanş aldı: Dubçek’in onuru iade edildi” [48]

Demokratik Alman Cumhuriyeti’nde “Devrim”!

Eylül 1989’dan itibaren, Federal Almanya’nın intikamcı burjuvazisi muazzam finansal kaynaklarıyla, televizyon ve radyo istasyonlarıyla, DAC’de antikomünist ajitasyona destek verdi. Mandel grubuna göre “hakiki bir politik devrim başlamıştı.” [49]

İki hafta sonra Mandel DAC’de “proleter devrimini” ilan etti! “DAC’deki kitle hareketi hakiki bir devrim derinliğine ulaştı. Bu hareket Avrupa’da mayıs 1968’den bu yana gördüklerimizin hepsini, hatta İspanyol devriminden bu yana gördüklerimizin hepsini aşmaktadır. DAC’de başlayan devrimin proleter karakteri, hareketlerin büyük çoşkusuyla bir kez daha kanıtlanmıştır.” [50] Bir ay sonra, Aralık 1989’da, Mandel’in hezeyanları en uç noktasına ulaştı: “Berlin’de olanlar beni gerçekten derinden etkiledi. Rosa Lüksemburg’un, Lenin’in, Troçki’nin hayal ettikleri her şey ilk defa gerçekleşiyor, Hollanda’da 16. yüzyıldaki devrimden bu yana ilk kez yabancı müdahale tehdidiyle karşılaşmayan bir devrim oluyor. İki yüzyıldan bu yana ilk defa antimilitarist ve antimilliyetçi olan ilk Alman kuşağıyla karşı karşıyayız. Beni özellikle heyecanladıran, bu halk hareketinin derinliği ve eşsiz gücü. Beş yüz bin Leipzigli’nin iki ya da üç yüz bini aralıksız sekiz haftadır her pazartesi sokaklara iniyor. Özellikle Doğu Almanya’da anti-sosyalist eğilim özellikle zayıf. 7 bin sloganın ancak yüzde biri anti-sosyalistti. kimse bundan sonraki devrimin Rusya’da mı, Fransa’da mı, Güney Afrika’da mı yoksa İspanya’da mı olacağını söyleyemez ama kesin olan bir şey varsa o da doğu-alman ve çekoslovakya’daki devrimlerin yeni devrimleri doğuracağıdır.” [51]

Hareketin “sosyalist” karakterini kanıtlamak için 4. Enternasyonal organı, sosyal demokrat bir grubun demecinden alıntılar yapıyordu. Oysa Alman sosyal-demokrasisinin yükselen ve yayılmacı güç Alman emperyalizminin bir şok gücü olduğu biliniyordu. Willy Brandt tarafından DAC Komünist Partisi’ne sızmaz, onu bölmek ve yok etmek için devreye sokulan strateji ve taktik Sosyalist Birlik Partisi’nin oportünist dejenerasyonunda çok önemli bir rol oynamıştı.

İşte Troçkistlerin alıntıladığı metin: “DAC’nin zorunlu demokratikleşmesi iktidarın tek elde toplanmasına ve tek hakim partiye karşı çıkmak şarttır. Bizim için bir sosyal-demokrat Parti’nin kurulması çok önemlidir. Programatik yönelimlerimiz: Hukuk devleti, parlamenter demokrasi ve çok partililik, tekellerin kesin olarak yasaklanmasına dayalı bir sosyal pazar ekonomisi, bağımsız sendikalar kurma özgürlüğü.” [52]

İşte Troçkistler açıkça burjuva rejimini telaffuz eden bir programı, yürürlükte olan “politik devrimin” “proleter” karakterinin bir göstergesi olarak böyle ortaya sürüyordu. Mandel ise sloganların yüzde birinden daha azının sosyalizme karşı olduğunu ileri sürmüştü!

Glasnost ve “Stalinistlere” karşı Çokparticilik

Mandel Stalinizm taraftarlarını “demokratik özyönetimci sosyalizm” yürüyüşüne uygun güçlerden ayırt etmek için üç kriter ortaya koymuştu: Gorbaçov’un glasnost’una karşı tutum, Komünist Parti’nin yönetici rolüne karşı tutum ve Tian An Men meydanındaki müdahale karşısındaki tutum.[53]

Yaşasın Glasnost!

“Biz glasnost’u demokratik özgürlüklerin kullanım alanını genişleten gelişmelerin süreci olarak değerlendiriyoruz.” diye yazıyor Mandel. [54]

Sovyetler Birliği Kadife Karşı-Devrim başlıklı kitapta, beş yıllık glasnost’un nasıl insanları sistematik olarak kapitalizmin bütüncül restorasyonuna ruhsal bakımdan hazırladığını, 1917’den önceki burjuvazinin fikirlerini nasıl dirilttiğini, bütün antikomünistlere, CİA’in adamlarına, örneğin onun eski yönetici William Coby gibi ya da rahip Moon gibilerine, Çarcılığın ve Çarcı Ortodoks Kilisesinin ajanlarına, Nazi işbirlikçileri Vlassov ve Bandera’nın adamlarına nasıl söz hakkı verdiğini gösteren özel bir bölüm ayırdık.

Gorbaçov’un en son sosyalist kurumların ve etkilerin kökünü kazımaya yemin etmiş bütün karşı-devrimcilere özgürlüğü karara bağlamakta olduğu bir dönemede Mandel sınıf karakterine hiç dokunmaksızın, genel olarak “demokratik özgürlüklerden” söz ediyordu. Leninizmin en temel öğretisi, sosyalizmin, burjuvazinin güçlerine karşı, sömürücülerin güçlerine karşı emekçilerin güçlerini bir araya getiren bir sınıf diktatörlüğü olduğudur. “Eğer emeğin kapitalist baskıdan kurtuluşu davasına hizmet etmiyorsa” der Lenin, “her türlü özgürlüğü bir dolandırıcılık olarak görüyoruz.” [55]

Kahrolsun Tek Parti!

Glasnost bütün anti-komünist akımlara söz hakkı verdi ve bütün kapitalist ve emperyalizm yanlısı güçlere de restorasyon için açıkça örgütlenme ve savaşma özgürlüğü tanıdı. Mandel 1989’da SSCB’de antikomünist ve karşı-devrimci partilerin kurulmasını alkışlıyordu: “SSCB’de bugün gerçek seçimlerin yapılmaya başlaması ileriye doğru büyük bir adımdır. Ancak gerçekten özgür seçimlerin yapılabilmesi gerekir, bunun için de eğilimlerin, fraksiyonların ve partilerin hiçbir ideolojik kısıtlama olmaksızın özgürce kurulabilmesi şarttır.” [56]

1989-1990 yıllarında Mandel en büyük rüyasının gerçekleşmesine tanıklık etti: “ideolojik sınırlanma olmaksızın, farklı partilerin örgütlenmesi”. Sovyetlerde türedi burjuvazi kendisini bu sosyal-demokrat, liberal, Hıristiyan-demokrat, milliyetçi-çarcı, vs. partiler aracılığıyla ifade etme fırsatı buldu. Bu burjuva çoğulculuğu sosyalizmin kesin olarak tasfiyesi ve kapitalizmin restorasyonu sürecini hızlandırdı. Günümüzde, sınıf mücadelesinin pratiği 1970’dan itibaren formüle edilen bu Troçkist istemin gerçek karakterini ve doğasını ortaya koymuştur. Mandel grubu, 9. Kongrelerinde, Lenin’in ünlü polemiğine konu olan dönek Kautsky’in antikomünist tezlerini kelimesi kelimesine yeniden “keşfeden” bir karara imza attı. Böylece Bolşevik Parti ve yoldaş Stalin tarafından sıkça tekrar edilmiş olan bir gerçek bir kez daha tekrarlanmış oldu: “Troçkizm sol sözcükler arkasına gizlenmiş sağcı sosyal-demokrasidir.” “Tek Parti ve Çokparticilik” başlığı altında Mandel şunları yazmıştır: “Şayet sadece burjuva programa sahip olmayan örgütlerin yasal olarak kurulabileceğini söylersek ayrım çizgisini nereye çizeceğiz? Büyük çoğunluğu işçi sınıfı içinden gelen üyelerden oluşan ama bir burjuva ideolojisini benimseyen partiler yasak mı olacak? Bir ‘burjuva programıyla’, bir ‘reformist program’ arasında ayrım çizgisi nasıl çizilecek? Reformist partileri de aynı şekilde yasaklayacak mıyız? Sosyal-demokrasiyi de mi ortadan kaldıracağız? (…) Hiçbir gerçek işçi demokrasisi çokpartili bir sistem olmadan kurulamaz.”[57]

Evet, Lenin sosyal-demokrat partileri, o zamanki adlarıyla Menşevik ve sosyalist-devrimci partileri ortadan kaldırdı. Çünkü iç savaşta, bunlar, Çarcılığın, burjuvazinin ve müdahaleci güçlerin safında savaştılar ve çünkü bunlar feodal ve burjuva güçlerle birlikte ezildiler. Lenin şuna dikkat çekmişti, akıllı bir büyük burjuva, Miliyukov gibi biri, içinde bulunduğu durumda ancak “sol”, sosyal-demokrat bir partinin kitleleri antibolşevik savaşa çekebileceğini mükemmel biçimde anlıyordu. Bu yüzden Miliyukov yalnızca bir sosyal-demokrat partinin legalleştirilmesinden dahi fazlasıyla memnun kalacaktı…

Karşı-devrimi Bastırmamak

Troçkizm gözünü tek düşmanının üzerinden bir an bile ayırmamıştır: Marksizm-Leninizm, uluslar arası komünist hareket. Bu çerçevede, Mandel bir restorasyon tehlikesini kaba bir biçimde inkar ederek, saldırılarını süreci bir karşı-devrim olarak nitelendiren ve etkin olarak ilerleyen karşıdevrime karşı savaşanlara konsantre etmiştir.

1989 senesi boyunca, iki politik eğilim yükselen karşı-devrime direnmeyi denedi. Önce, Doğu Avrupa’da,

Gorbaçov, Sovyetlerde restorasyon sürecinin hızlandırmak için Doğu Avrupa’nın bütün anti-komünist güçlerine sonuna kadar yeşil ışık yaktı. Glasnost’u mantıksal sonuçlarına doğru zorlayarak Doğu ülkelerini ve Sovyetler Birliğinin gerçek komünistlerinin bir anti-restorasyon cephesi kurmasını engellemek istiyordu. Ayrıca Doğu Avrupa’nın bütüncül restorasyonu SSCB’deki “reformcuları” cesaretlendirecekti.

Polonya’da ve Macaristan’da kapitalizmin restorasyonunun fiili olarak başarılmış olduğu bir anda, Mandel şunları söylüyordu: “Doğu Avrupa ikinci dünya savaşından bu yana en büyük krizini yaşıyor. Yüzeysel bir değerlendirmeden çıkacak sonucun aksine, burjuvazi bu istikrarsızlığa iyi bir gözle bakmamaktadır. Burjuvazinin, Doğu Avrupa’yı kapitalizme geri kazanma umudu yoktur.” [58] Bir yıl sonra bu değerlendirme, burjuvazinin Doğu Avrupa’yı kapitalizme geri kazanma “ümidi olmadığı” tezi, Mandel’i bir karşı-devrim palyaçosu yapmaya yeterli temeli sağlamıştır. Bu tez sayesinde “bürokrasiye” karşı taarruzda yıldızı parlayan bütün anti-sosyalist güçleri desteklemesini mazur gösterebildi. Mandel böylece yeni burjuvazi ve emperyalizm karşısında her türlü kararlı duruşu baltalayabildi.

Ancak öte yanda Mandel zayıf komünist güçlerin burjuva saldırganlığına karşı en ufak başkaldırılarına karşı büyük bir kararlılıkla saldırıyordu! “Bir tür anti-Gorbaçovcu ‘uluslar arası cephe’ koordinasyonuna tanık oluyoruz. Bu cephe, Romanya’da, Çekoslovakya’da, Doğu-Almanya’da bizim ‘muhafazakarlar’ olarak adlandırdıklarımızı, Polonya ve Macaristan’da yeni-Stalinci azınlıkları içine almaktadır.” [59]

1989 Nisan’ında Mandel Polonya ve Macaristan’da burjuva restorasyonunun açık ilerlemesini “çoğulcu deneyim” adına selamlıyordu. Havel onun kahramanıydı, restorasyonun karşıtları ise can düşmanlarıydı. “Polonya ve Macaristan’da sınırlı çoğulculuk denemelerinin yaşandığı bir anda, Prag yönetimi tekrar ‘partinin yönetici rolü’ ilkesini ileri sürdü… Doğu Alman basının Çekoslovakya’daki baskıyı desteklemeye devam ediyor ve perestroyka’ya karşıbir Prag-Berlin-Budapeşte aksının kurulmasını teşvik ediyor.” [60] Troçkistlere göre, antisosyalist güçlere karşı girişilecek her türlü baskı politikası, CİA hizmetine çalışan her hangi bir tek ajanın hapsedilmesi, Havel tarzında, canavarca bir suçtu.

1989 Mayısında, Pekinli antikomünist öğrenciler Gorbaçev’i “Yaşasın Glasnost, yaşasın Perestroyka!” ve “Yaşasın Solidarnosc!” bağrışlarıyla alkışladılar. 4 Haziran 1989’daki karşıdevrimci ayaklanma bastırıldığında, Mandel Tayvan’da yönetimde olan faşizm yanlısı Kuomintang tarafından yönlendirilen uluslar arası aşırı sağın korosuna katıldı. Pekin olaylara bir ilk tepki olarak Mandel grubu şöyle yazıyordu: “Bürokratik kast… en utanç verici suçlarından geri adım atmaz. Tarihin bu dersi 1953 yılında Berlin duvarlarına kanla yazılmıştı, 1968’de Prag’da, 1970’de Danzig’de ve 1981’de Varşova’da. Pekin’de yaşanan dehşet ancak 1956’da bastırılan Macar devriminde olanlarla karşılaştırılabilir… Pekin’in cellatları kavgayı henüz kazanmadılar. Çok uzun süre kararsız kaldılar! Bugün, Çin halkı ayaklanmıştır. İsyan bütün ülkeye yayılıyor. Ordu bölündü, gerçek bir iç savaş kapıda.” [61]Aynı Tayvanlı faşistler gibi, Mandel Çin’de “bürokratik kasta” karşı girişilecek “gerçek bir iç savaş” görmek istiyordu. Ardından Mandel kendisi şöyle bir “kuramsal” analiz yumurtladı: “Nisan-Mayıs 1989 Pekin Komünü (!) bir bürokratlar kliğinin çürümüş ve takatsiz rejimin yerine gerçek bir halk iktidarı kurmayı amaçlayan hakiki bir politik devrimin başlangıcıydı… Pekin’de ayaklanan kitlelerin kapitalizmi restore etmekte hiçbir çıkarları yoktur. Böyle bir niyetleri de yok zaten.” [62]

Ne mutlu ki “onurlarına sahip çıkanlar” yalnızca Troçkistler değildi, fırsattan istifade bunu da açıklıyorlardı: “SSCB Komünist Partisi’nin yalnızca sol kanadı komünizmin onuruna sahip çıktı. Bugün Çin’deki kanlı müdahaleye karşı protestomuzda başka komünistlerle omuz omuza mücadele veriyor olmamız bizi sevindiriyor. İlk tepki Boris Yeltsin’den geldi. Yüksek Sovyetin yeni seçilen başkanı ‘Çin’de olan, bir suçtur’ diye konuştu.” [63] İşte bir kez daha Mandel Yeltsinle yan yana gelmekten gurur duyuyor.

“Tien An Men 1989: revizyonist sapmadan karşı-devrimci ayaklanmaya” başlıklı bir denemede Pekin hareketinin gerçek karakteriyle ilgili kanıtları sunmuştuk.

Fang Li-Ji, Pekin’deki öğrenci “protesto”sunun tartışmasız manevi lideri, 17 Ocak 1989’da şunları beyan etmişti: “Lenin-Stalin-Mao çizgisindeki sosyalizm, tamamen gözden düşmüştür. Özgür bir ekonomi diktatörlüğün özeli olarak Çinlik biçim altında uygulanabilir mi? Sosyalist diktatörlük bir kolektif mülkiyet sistemine deriden bağlıdır ve onun ideolojisi ise özgür bir ekonominin gerektirdiği mülkiyet haklarıyla taban tabana zıttır.” Pekin hareketinin üç lideri Yan Jiaqi, Wuer Kaixi ve Wang Runnan, Fransa’ya sığındılar ve orada Demokrasi için Federasyon örgütünü kurdular… Amaçlarını programlarında şu şekilde dile getirmektediler: “özel teşebbüs ekonomisini geliştirmek ve tek partinin diktatörlüğüne son vermek.” Çokparticilik adına bu üçlü, Tayvan’ın faşist partisi Kuomintang’a katıldılar. Wuer Kaixi, Troçkist basında 29 Ocak 1990’da Çin Halk Cumhuriyetindeyken Tayvan istihbarat şefiyle görüştüğünü ve ona şunları söylediğini açıkladı: “Çinli antikomünistler arasındaki iletişim birliğe doğru atılmış bir ilk adım olacaktır.” Yan Jiaqi ve Wang Runnan da Tayvan’a gittiler. Yan orada şu açıklamayı yaptı: “Tayvan’da demokratik bir hükümetin olması, bizim iyiliğimizedir. Kıta Çin’iyle Tayvan’ın birleşmesinin asli temeli bence buna dayanacaktır.” Yueh Wu, Troçkistlerin pek sevdiği sözde “Bağımsız İşçi Sendikası”nın bu şefi, 16 Ocak 1990’da Tayvan’a geldi, kimin davetiyle… Dünya Anti-Komünist Birliği’nin. [64]

Mandel de Marksist-Leninist ilkeleri savunan “Stalincileri” “çokpartici sosyalizm” taraftarlarından ayırt etme çabası içinde üçüncü bir kriter ortaya atmıştı: “Bir diğer belirti de Pekin Komünü’nün kanlı bir biçimde bastırılmasına karşı takınılan tutumdur. Tien An Men katliamını mahkum edenlerin kampında neredeyse bütün glasnost taraftarı partiler toplanmaktadır.” [65]

Pyonyang’dan Havana’ya “Stalinciler”

Ekim 189’da Mandel, “stalinizm” güçleri arasında, Çin, Doğu Alman, Vietnam, Romanya, Çekoslovak, Bulgar, Japon, Hint (HKP-Marksist), Kuzey Kore, Arnavutluk, Portekiz komünist partilerini ve Arnavutluk yanlısı ya da Maocu olarak değerlendirdiği diğer grupları saydı. Ve ayrıca Küba Komünist Partisi’ni.

Mandel “Küba KP’sinin konumunu diğerlerinden farklıdır” diyordu, keza Küba Komünist Partisini yok edilmesine yardımcı olmak için özel bir taktik izliyordu. Bu taktik açıkça kendisinin geliştirdiği şu teze dayanıyordu: “Fidel Kastro’nun ve Küba yönetiminin glasnost’a, yani SSCB’de ilerlemekte olan kısmi demokratikleşme sürecine yönelttikleri saldırılar, Sovyet proletaryasının çıkarlarına, uluslar arası proletaryanın ve dolayısıyla da Küba proletaryasının çıkarlarına aykırıdır. Bu saldırılar Küba yönetiminin kendisinin kitlelerin bir bölümün, özellikle de gençlerin gözünde bir meşruiyet krizi içine düşmesine yol açabilir. Küba’da düşünce özgürlüğüne yönelik kısıtlamalar gittikçe artmaktadır.” Komünist Partisi kendisini kitlelerin yerine “ikame etmektedir.” “Bu acıklı ideolojik geriye gidiş, uzun vadede intihar anlamına gelecektir.” Kastro “Küba devletinin bürokratik yozlaşmasına karşı uzun süre direnemez”, çünkü o, “glasnost’u, çoğulcu demokratikleşmeyi, kitlelerin kurumsallaşmış yönetimini reddetmektedir. Bu yüzden onun tek yapabileceği bürokrasiye karşı bürokratik savaşımdan ibarettir. Bu da SSCB ve Çin’de gördüğümüz gibi kesin bir başarısızlığa koşarak gitmek anlamına gelecektir.” [66] Bu da çok iyi göstermektedir ki, Troçkistlerin “bürokratik tek parti yönetimine” karşı duydukları kin, Küba Komünist Partisi’ni de kapsamaktadır. Taktik yaklaşımın farklı olmasının tek nedeni, Latin Amerika’da Küba Komünist Partisi’ne ve Küba’ya yakın olan partilere sızarak onu yıkmanın daha kolay olacağını umut ediyor olmalarıdır. Bu taktik kendisini daha önce bu antikomünistlerin Nikaragua’da, Sandinist Cephe içinde yürüttükleri yıkıcı çalışmada açığa vurdu. Şimdi de Küba Komünist Partisi’nin “ilerici”, antibürokratik, reformcu kanadına yakınlaşmayı ummaktadırlar. Kübalıların Sovyetlerle uzun süren ilişkilerinin orada glasnost ve çokparticiliğin taraftarlarının oluşmuş olması için yeterli olacağı yönünde biraz umutları var.

Bu sırada Doğu Avrupa’da ve Sovyetler Birliğinde Mandel gibilerinin dahiyane önerilerinin nereye vardığını sınama fırsatımız oldu: karşı-devrimin zaferi, kapitalizmin bütüncül yeniden kuruluşu, faşizmin ve gerici milliyetçiliğin hortlaması, insanlık dışı bir sefalet içinde süper-zenginlerin bir kenara atılmış milyonların kanını emdiği vahşi bir kapitalizm ve iç savaş. Hiç şüphe yok ki Küba Komünist Partisi bu antikomünistlerin ve bu profesyonel karşıdevrimcilerin Küba’ya sızmalarını engellemek için gereken bütün önlemleri alacaktır.

Notlar

[1] Troçki: L’appareil policier du stalinisme [Stalinizmin Polis Aygıtı], Ed Union générale d’Editions, 1976, Collection 10-18, s.26

[2] Mandel, Inprecor, n°295, 16-29 Ekim 1989, s.20.

[3] Mandel: Où va l’URSS de Gorbatchev? [Gorbaçov SSCB’si Nereye Gidiyor?] Ed. La Brèche, Montreuil, 1989, s.20, 23.

[4] Rood, n°14, 15 Aoğustos 1989

[5] Rood, 24 Ekim 1989, s.6-7

[6] Rood, n° 24, 26 Aralık 1989, s.1.

[7] Mandel, Inprecor, n°295, 16-29 Ekim 1989, s.20.

[8] Inprecor, 11-24 Eylül 1992, s. 19.

[9] Temps Nouveau, n°38-1990, s.41-42.

[10] Catherine Samary Argumenti e fakti içinde, 2 Aralık 1989, Inprecor, n°302, 9-23 Şubat 1990, s.27.

[11] Mandel: Où va l’URSS de Gorbatchev? [Gorbaçov SSCB’si Nereye Gidiyor?] Ed. La Brèche, Montreuil, 1989 s. 303.

[12] Aynı yerde, s.305-306

[13] Inprecor, n°285, 3 Nisan 1989, s.4.

[14] Sakharov: Mon pays et le monde, [Ülkem ve Dünya] Ed. Seuil, 1975, s.75

[15] Gazet van Antwerpen, 18 Eylül 1989, s.6.

[16] Inprecor, n°304, 9-22 Mart 1990, s.36.

[17] Mandel, Financieel-Ekonomische Tijd, 23 Mart 1990: Ernest Mandel: ´Gorbatchev is te vergelijken met Roosevelt en De Gaulle’.

[18] 19 Ağustos 1991’de, Gorbaçov ve diğer cumhuriyet liderlerinden bir grubun Sovyetlerin dağılmasını içeren ortak karara imza atmalarının ertesi günü, kendilerini Olağanüstü Devlet Komitesi olarak adlandıran bir grup Moskova’da iktidarı ele geçirmeyi denedi. Komite Gorbaçov’un sağlık durumunun iyi olmadığını ve devlet başkanı görevinden el çektirildiğini açıkladı. Sovyetler Birliği Devlet Başkanı Yardımcısı Genady Yanayev Devlet başkanlığa getirildi. Komite’nin dokuz üyesi içinde şunlar da vardı: KGB başkanı Vladimir Kriuchkov, İç işleri bakanı Pugo, Savunma bakanı Dimitri Yazov ve Başbakan Pavlov, hepsi bu görevlere Gorbaçov döneminde gelmişlerdi. Bu girişim iyi örgütlenmediği için kolayca yenilgiye uğratılmıştır. ( -Stalin Arşivi’nin notu]

[19] Inprecor, Özel Sayı, 29 Ağustos 1991, s. 1-3.

[20] Harry Mol, Rood, n°2, 22 Ocak 1992, s.20.

[21] Mandel: Où va l’URSS de Gorbatchev? [Gorbaçov SSCB’si Nereye Gidiyor?], Ed. La Brèche, Montreuil, 1989 s.23.

[22] Rood, 9 Ocak 1990, s. 10.

[23] Aynı yerde, s. 12.

[24] Mandel: Où va l’URSS de Gorbatchev? [Gorbaçov SSCB’si Nereye Gidiyor?], Ed. La Brèche, Montreuil, 1989 s.340.

[25] Troçki: L’appareil policier du stalinisme, [Stalinizmin polis aygıtı] Union générale. d’Editions, Paris, 1976, collection 10-18, s.193, 256, 257, 247.

[26] Troçki, La lutte antibureaucratique en URSS, [SSCB’de Antibürokratik Savaşım] Union générale. d’Editions, 1975, s.300, 301, 169, 213.

[27] Turpin Pierre: Le trotskisme aujourd’hui,[Günümüzde Troçkizm] Ed. L’Harmattan, Paris, 1988, s. 61-62.

[28] Bernard Henri, 1982, s.9.

[29] Aynı yerde, s.48-49.

[30] Troçki: L’appareil policier du stalinisme, [Stalinizmin polis aygıtı] Union générale. d’Editions, Paris, 1976, collection 10-18, s.169

[31] Aynı yerde, s.188.

[32] Aynı yerde, s.206.

[33] Aynı yerde, s.302-303.

[34] Turpin Pierre: Le trotskisme aujourd’hui, [Günümüzde Troçkizm] Ed. L’Harmattan, Paris, 1988, s.23.

[35] Berkenkruis, Haziran 1992, n°6, s.4-5, Der Freiwillige dergisinde daha önce yayınlanmış bir makale tekrar yayınlanmış, Ekim 1956.

[36] Ukraynalı Nazi işbirlikçisi milliyetçilerin gelişimi ve bugünkü durumları hakkında daha fazla bilgi için bkz.: http://web.archive.org/web/20051028001532/http://www.katman.info/ukranazi.htm (-Stalin Arşivi’nin notu)

[37] General Reinhald Gehlen. İkinci Dünya Savaşı’nda istihbaratla görevli Alman Doğu Dış Orduları komutanı. Kontgerilla savaşı uzmanı. Alman askeri istihbaratının başıdır ve kendine bağlı olan istihbarat şebekesi “Gehlen Örgütü” olarak anılmaktadır. General Gehlen, 1945 başında yenilginin gelmekte olduğunu görmüş ve elindeki bütün istihbarat bilgilerini vermek karşılığında Amerika ve İngiltere ile anlaşmıştır. Ağustos 1945’de özel bir uçakla ve Amerikan üniformasıyla Washington’a kaçırılmıştır. Burada, Amerikan Dış İşleri’nin önde gelen yöneticileri Allen Dulles ve William Donovan’la buluşmuştur. Gehlen’in Amerikan yönetimiyle yaptığı anlaşma ana hatlarıyla şöyleydi:

- Gehlen bütün örgütünü ve elindeki bilgileri antikomünist savaşta kullanılmak üzere Amerikan İstihbarat teşkilatına aktaracak.

Karşılığında:

- Gehlen kendi örgütünün yönetimi üzerinde mutlak söz hakkına sahip olacak.

- Örgüte Amerikalıların girişi tamamen kendi onayına bağlı olacak.

- Örgüt yalnız SSCB ve ona yakın olan ülkelere karşı kullanılacak.

- Örgüt gelecekte Batı Alman İstihbaratı’nın temelini oluşturacak.

- Örgüt, Gehlen’in, Alman çıkarlarına aykırı olarak gördüğü hiçbir operasyona katılmayacak. ( -Stalin Arşivi’nin notu)

[38] Rood, 6 Haziran 1989, s.2.

[39] Inprecor, 4. Enternasyonal’in 11. Dünya Kongresi, Kasım, 1979, s.250.

[40] Martens Ludo: L’URSS et la contre-révolution de velours, [SSCB ve Kadife Karşıdevrim] Ed. EPO, Bruxelles, 1990, s.107.

[41] Rood, 20 Haziran 1989, s. 6.

[42] Rood, n°12, 20 Haziran 1989, s.12.

[43] Sean Connoly, Inprecor, n° 108, 14 Eylül 1981, s.24.

[44] Mandel, Inprecor, n° 283, 6 Mart 1989, s.4.

[45] Petr Uhl, Inprecor, n°304, 9-22 Mart 1990, s.26.

[46] Rood, 26 Aralık 1989, s. 5.

[47] Inprecor, n°296, 30 Ekim-12 Kasım 1989, s.4.

[48] Rood, 26 Aralık 1989, s. 8.

[49] Inprecor, n°296, 30 oct-12 Kasım 1989, s.4.

[50] Mandel Inprecor, n°297, 13-26 Kasım 1989, s.3.

[51] Humo, 21 Aralık 1989, p 18-20.

[52] Groupe d’Initiative pour un Parti Social-Démocrate en RDA, [DAC’de Sosyaldemokrat Parti İnisiyatifi] 12 Eylül 1989, şunun içinde: Inprecor, n°297, 13-26 Kasım 1989, s.10.

[53] Inprecor, n°295, 16-29 Ekim 1989, s.15-16.

[54] Mandel, Inprecor, n°295, 16-29 Ekim 1989, s. 15.

[55] Lenin: Birinci Halk Eğitimi Kongresi, 19 Mayıs 1919, Bütün Eserleri Cilt 29, s.356-362.

[56] Mandel, Inprecor, n° 283, 6 Mart 1989, s.4.

[57] Inprecor, Özel Sayı, 9. Dünya Kongresi, 1979, s.236-237.

[58] Mandel, Inprecor, n° 283, 6 Mart 1989, s.4.

[59] Inprecor, n°283, 6 Mart 1989, s. 3.

[60] Inprecor, n°287, 1 Mayıs özel sayısı, 1989, s.8-9.

[61] Rood, 6 Haziran 1989, s.2.

[62] Rood, 20 Haziran 1989, s. 6-7.

[63] Rood, 20 Haziran 1989, s.6 –s.12.

[64] “Tien An Men 1989: de la dérive révisionniste à l’émeute contre-révolutionnaire”, [Tien An Men 1989: revizyonist sapmadan karşı devrimci ayaklanmaya] şunun içinde: Etudes marxistes, n°12, Eylül 1991, Brüksel,, s. 62-63.

[65] Inprecor, n°295, 16-29 Ekim 1989, s.15-16.

[66] Inprecor, n°295, 16-29 ekim 1989, s.18-19.

Çeviren:  Stalin Arşivi çeviri birimi.

Not: Bu yazı Stalin Arşivi internet sitesinde ilk kez 23 Ekim 2005′te yayınlanmıştır.

]]>
http://stalinkaynak.com/icerik/2010/03/16/trockizm-cia-hizmetinde/feed/ 0
Türkiye Emekçi Kadın Hareketinin Tarihinden http://stalinkaynak.com/icerik/2010/03/08/turkiye-emekci-kadin-hareketi-tarihinden/ http://stalinkaynak.com/icerik/2010/03/08/turkiye-emekci-kadin-hareketi-tarihinden/#comments Mon, 08 Mar 2010 16:00:49 +0000 Administrator http://stalinkaynak.com/icerik/?p=52 Clipboard028 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü dolayısıyla aşağıda 1920 yılında Baku’de Mustafa Suphi önderliğinde toplanan Türkiye Komünist Partisi’nin birinci (kuruluş) Kongresi belgelerinden Türkiye’deki kadın hareketine ve emekçi kadınların sorunlarına ilişkin bazı bölümleri yayınlıyoruz. Bundan 90 yıl önce yapılan değerlendirmeler 90 yılda Türkiye’deki emekçi kadınların yaşamında ne kadar az şeyin değiştiğini ortaya koyan önemli unsurları da içermektedir ve proletaryanın kurtuluş mücadelesinin emekçi kadınların kurtuluş mücadelesiyle kopmaz biçimde bağlı olduğu gerçeğini, birini geliştirmeden diğerini ileri sıçratmanın da mümkün olmadığını çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır.


Türkiye’de Kadın Hareketi Hakkında

(1920 yılında Baku’de gerçekleştirilen Türkiye Komünist Partisi (TKP) 1. Kongresinden)
…Konuşmacı Naciye yoldaş, kadının tarihte geçirdiği iktisadi ve ailevi evreleri özetledikten sonra, Türkiye’de kadın hareketi hakkında aşağıdaki bilgileri dile getirdi:
Türk kadınlarının aile içerisindeki durumu tam anlamıyla köleliktir. Toplum, bir suçluyu nasıl hapsederse, kadınlar da genel olarak kadın olmak suçundan dolayı evlere hapis olunur. Fakat bu habsin azabını çeken yalnızca kadınlar değildir. Bütün millet bundan muzdarip bulunuyor. Çünkü kadının toplumla ilişkisi kesilince, yalnızca ev işleriyle uğraşması zorunluluğu doğuyor. Bu durum kadını, körükörüne bağlılığı, köleliği kabullenmek zorunda bıraktığı gibi, kişiliğini de zedeleyip yaralıyor. Buna karşılık savaşın zorunlu bir sonucu olarak, Türk kadını az çok serbest hareket edebileceği bir ortam bulmuş ve geçimini sağlayabilmek için sokağa fırlamak zorunda kalmıştır. Bunu kadının kurtuluşu için bir başlangıç olarak değerlendiriyorum. Fakat hayata atılan bu kadınlar, kadınların küçük bir azınlığını oluşturuyor. Bugünkü toplumun genel koşulları dikkate alınacak olursa, hayatın zorlukları karşısında bu denli az sayıdaki kadının başarısızlığa uğrayarak eski durumuna düşme tehlikesi baş gösteriyor. Türk kadının resmi dairelerde memur olarak çalışmaya başlaması pek yenidir. Türkiye’de kadın memurların çoğunluğu eğitim alanlarında, okullarda görevlidir. Fakat buralarda da erkeğin ayrıcalığı gözetilerek, bir kadın öğretmen aynı düzeydeki bir erkek öğretmenle, hatta kadın öğretmen daha üstün olsa bile, maddi açıdan eşit olamıyor. Kadın, istihdam olunduğu bütün resmi dairelerde aynı küçültücü muameleyi görüyor.  Son savaş, kocasını ve oğlunu sınırlara gönderen kadını, karnını doyurmak ve yavrularını kurtarmak kaygısıyla çarşı ve pazara çıkarmış, açlık ve ölüm tehlikesine karşı didinmeye sevketmiştir. Bu konuda özellikle Anadolu köylü kadınları, büyük bir azim ve metanetle harekete geçmişlerdir. Yük taşımak, ekin ekmek, tarla sürmek, çiftçilik etmek gibi bütünüyle fiziki gücü gerektiren işlerde erkeklerin yerini tutmaya ve bütün toplumun geçimini sağlamaya çalışmışlardır. Bu kadınlar, köylerden şehirlerin ticaret pazarına kadar el atarak, alışveriş işlerine de girmişlerdir. Aslında şehirlerdeki kadına kıyasla, köylü kadınlar daha bağımsız bir hayata sahiptirler. Onlar, eskiden beri tarlalarda erkekleriyle, akrabalarıyla çalışabiliyorlardı. Köylü Türk kadınları arasında muharebelere katılanlar, silah kullananlar da vardı. Fakat şehirlerde görünüm değişiyor. Evlere takılan kafesler kadının köleliğini ilan ediyor.
Türkiye’de erkekleri uğraştıran garip işlerden biri de, kadınların örtünmesidir (tesettürüdür). Bu sorun her yıl artan bir güçle yayılır, dillere dolanır, kapsadığı alanı genişleterek mahkemelere, korkunç dini kurallara, millet meclisi salonlarına ve padişah sarayına kadar uzanır. Bu batıp batıp yeniden nükseden bir tür hastalık halindedir. Ülkenin yasa koyucu güçleri ve uygulayıcıları bütün ülkenin hayatını, gereksinimlerini bir yana bırakarak; sanki bütün işler yolundaymış gibi, kadının örtünmesi, başının tuvaleti, çarşafının biçimi, özcesi kadının dış kıyafeti ile uğraşmaya başlarlar. Kadının açılmasıyla şeriatın elden gittiği, Allah’ın kitabının hakarete uğradığı iddia ediliyor.

Kıtlık, kuraklık, büyük yangınlar, savaşlar, mısır ekmeğe, yani bütün toplumsal soysuzlaşmalar, milli felaketler ve bunalımların kesinlikle kadının açılmasından dolayı başımıza geldiği öne sürülüyor. Polis karakollarına, adliyelere, genel güvenliğe ve gereken öteki yerlere bu gibi yolsuzluklara neden olan kadınların tutuklanması, rezil edilmesi için emirler verilir. Bütün bu baskılara rağmen, Türk kadınları son zamanlarda Başkent’de önemli uyanıklıklar gösterebilmiş, siyasi ve ekonomik faaliyetler yürütmüşlerdir. Buna örnek olarak, ülkenin Avrupa ve Yunan işgalcileri tarafından ele geçirilmesi üzerine çeşitli kadın örgütleri merkezi bir komite oluşturdular. Ve muazzam siyasi gösteriler düzenleyerek (işgalci güçleri) protesto ettiler. Yine kadınlar, kendi girişimleriyle Eğitim Bakanlığını, üniversitenin kapılarını genç kadın öğrencilere açmaya zorlamışlardır. Tıp bölümü henüz kadınlara kapalı ise de, yakında onun da açılacağına hiç kuşku yoktur.

İstanbul’da onbeş kadar kadın örgütü vardır ki bunların tümü son zamanlarda kurulmuştur. Bunları büyük bir bölümü şefkat işleriyle uğraşırlar. Bu örgütlere burjuva kadınları da katılıyorlarsa da, burjuva kadınların çoğunluğu sıcak apartmanlarında ve konaklarında bencillere özgü bir hayat sürmektedirler.

Kadın örgütlerinin bazıları da, kadın haklarını savunup korumak, yine bazıları da eski kadın sınıflarını, işçiliklerini yeniden diriltip güçlendirmek amacıyla kurulmuştur. Yalnızca bilimsel ve eğitsel kuruluşlar da vardır. Fakat bunlar bugünün dayattığı gerçeklerden dolayı hazır yiyicileri içlerinden atarak, “Çalışan Yer” gerçeğini her yerde anlatmaktadırlar. Fakat halkın başına yumruklarını indirerek, isyan seslerine kulaklarını tıkayarak yaşayanların artık tümüyle yok olmalarının zamanı gelmiştir. Bu nedenledir ki, Türkiye Komünist Partisi herşeyden önce Türkiye kadınını kurtarmak için bir Türkiye Komünist Kadın Örgütü kurmaya çalışmalıdır.

Yaşasın kadın ve erkeği hayatın bütün yollarında birleştiren kızıl güneş!
Yaşasın Türkiye Komünist Partisi!
(Bakü 1920)

Kadın Hareketine İlişkin Karar


Naciye ve Hakkı yoldaşların önerisi üzerine aşağıdaki dört madde kabul edilmiştir:
1. Tarihi hataları ve toplumsal hastalıkları kesin olarak düzeltme ve iyileştirmeye karar veren Türkiye Komünist Kongresi, bütün kadınların değer ve önemini kavrayarak, onları hak ettikleri düzeye çıkartmak için gerekli olan en kesin önlemleri almak için hareket eder.
2. İnsanlar arasında sınıf ayrımını kaldırmak şiarıyla ortaya atılan komünistler, doğal olarak kadınları toplum içerisinden dıştalamak gibi bir ikilik hatasına düşerek suç işleyemez. Komünistler nasıl hazır yiyicileri yok ederek tam bir toplumsal eşitlik düzeni yaratıyorsa, kadın ile erkek arasındaki eşitsizliği de kaldırarak, yaptırımcı ceza yasaları aracılığıyla gerçek bir eşitliğin oluşturulmasını kabul eder.
3. Türkiye’de kadınların bir bütün olarak hayata daha rahat, bağımsız katılabilmelerini sağlamak için, şimdiye dek erkeklere sunulmuş olan toplumsal kuruluşlardan kadınların da aynı hak ve yetkiyle yararlanmaları öncelikle zorunludur.
4. Kadınlarla erkekleri birbirinden ayırmak, onları (kadınları) toplumsal kuruluşların dışında yaşatmak, kadınlardaki enerji ve yetenekleri yanlış yerlere kanalize edip köreltmek ve bu yönde onlara yanlış öğütler vermek, kadının bütünüyle geri bir hayat sürmesine neden olmuştur. Bu nedenle, insanlığın yarısını oluşturan kadınların erkeklerle yanyana (paralel) hareket etmeleri ve layık oldukları düzeye ulaşabilmeleri için gereken fedakârlıklara katlanılır.
TKP 1. Kongresi, Bakü 1920

]]> http://stalinkaynak.com/icerik/2010/03/08/turkiye-emekci-kadin-hareketi-tarihinden/feed/ 0 Emperyalizm Berlin Duvarının Yıkılışını Kutluyor… Duvarın Altında Kalanlar İse Sosyalizmi Özlüyor http://stalinkaynak.com/icerik/2010/03/08/emperyalizm-berlin-duvarinin-yikilisini-kutluyor-duvarin-altinda-kalanlar-ise-sosyalizmi-ozluyor/ http://stalinkaynak.com/icerik/2010/03/08/emperyalizm-berlin-duvarinin-yikilisini-kutluyor-duvarin-altinda-kalanlar-ise-sosyalizmi-ozluyor/#comments Mon, 08 Mar 2010 11:05:01 +0000 Administrator http://stalinkaynak.com/icerik/?p=44 Sovyet BayrağıBilindiği gibi Federal Alman hükümeti Kasım ayında sözde “komünizmin sonu”nun ifadesi olan Berlin Duvarı’nın yıkılışının 20. yılını büyük ve gösterişli törenlerle kutlayarak kitlelere kapitalizme ve demokrasiye dönüşün kendilerini ne kadar özgürleştirdiğini bir kez daha hatırlatmaya çalıştı. Ancak yapılan araştırmalar eski Sovyetler Birliği ve Halk Demokrasisi ülkelerinde kapitalizmin ve kapitalist demokrasinin duvarın yıkılışından ve SSCB’nin çözülmesinden bu yana ciddî biçimde destek yitirdiğini gösteriyor. İki önemli araştırmaya ilişkin uluslararası basından derleyerek çevirdiğimiz haberleri sunuyoruz.


Kapitalizm ve [kapitalist] demokrasi eski Sosyalist Blok ülkelerinde destek yitiriyor
(AFP, 02/11/2009)

Geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir anket, kapitalizm ve kapitalist demokrasinin eski Doğu ve Orta Avrupa sosyalist cumhuriyetlerinde destek yitirdiğini ortaya koyuyor. Anket sözkonusu ülkelerin halklarının komünizm döneminde ekonomik olarak çok daha iyi bir durumda olduklarını düşündüklerini gösteriyor.
Berlin Duvarının yıkılmasının üzerinden yirmi yıl geçtikten sonra, Pew Araştırma Merkezi tarafından yapılan araştırma eski Sosyalist Blok ülkelerinde 1991 yılında yapılan benzer anketlere göre [kapitalist] demokrasi için ifade edilen destek oranlarının belirgin bir biçimde düştüğünü gözler önüne seriyor.

En dramatik değişiklik yüzde 42′lik bir düşüşle Ukrayna’da görülüyor: Ukraynalıların günümüzde yalnızca yüzde 30′u çokpartili sistemi onayladıklarını söylüyor. Bu sayı 1991 yılında yüzde 72 düzeyindeydi.
Doğu Almanya’da yüzde 85′lik bir kesim [kapitalist] demokrasiye geçişi destekliyor, ama burada bile 1991′e göre yüzde 6 oranında bir düşüş var.

Aynı sayı Bulgaristan’da yüzde 24, Litvanya’da yüzde 20, Macaristan’da yüzde 18 ve Rusya’da yüzde 8 oranında düşüş gösteriyor.

Yalnızca yüzde 4′lük bir artışla Polonya ve yüzde 1′lik bir artışla Slovakya’da tersine bir eğilim gözlenebiliyor.

Yapılan araştırma kapitalizm karşısında da benzer bir hayalkırıklığını ortaya koyuyor. Pazar ekonomisine geçişi onayların oranı Macaristan’da yüzde 34 ve Litvanya’da yüzde 26 düşmüş durumda.

Ankete katılan Ukraynalılar pazar ekonomisini destekleyenlerin yalnızca yüzde 36′lık oranıyla kapitalizme desteğin en düşük olduğu ülke halkını oluşturuyor. Burada da 1991′e göre yüzde 16′lık bir düşüş sözkonusu.
Yalınzca Polonyalıların (yüzde 47′le) ve Çeklerin (yüzde 45′le) yarıya yakınlık bölümü şimdiki durumlarının komünist dönemde olduğundan daha iyi olduğunu belirtiyorlar. Oysa Macarların yüzde 72’si tam tersini düşünüyor.

Rusların büyük çoğunluğu ise Sovyetler Birliği’nin dağılmasının “büyük bir talihsizlik” olduğunu söylüyor.

27 Ağustos ve 24 Eylül 2009 tarihleri arasında yapılan anket, her bir ülkede 1,000 civarında kişiyle gerçekleştirilmiştir.

kaynak: http://www.france24.com/en/node/4915979

Bulgaristan Komünistlerin İktidara Gelişini 20. Yüzyılın En Önemli Olayı Olarak Görüyor

(Sofya Haber Ajansı, 8/1/2010)

kapitalizm gerzekler tarafından yaratıldı“Kapitalizm gerzekler tarafından yaratıldı”, Sofya’daki bir kamu binasının duvarına yazılan yazıda böyle deniliyor. Proletarya ruhu her sene komünist devrimin gerçekleştiği 9 Eylül’de daha da güçleniyor.

Yapılan bir araştırma, Bulgarların, sosyalist yönetim yıkılana kadar simgesel önemde bir gün olarak kutlanan Bulgaristan’daki 1944 yılındaki anti-faşist ayaklanmanın gerçekleştiği 9 Eylül gününü, geçen yüzyılın en önemli olayı olarak gördüklerini ortaya koydu.

Bulgaristan için geçtiğimiz yüzyılın en önemli olaylarının oylandığı bir ankette, oyların yüzde 24,29′unu komünistlerin iktidarı ele geçirmesi aldı. İnternet üzerinden ve sms’le yapılan anket Bulgar Ulusal Televizyonu tarafından gerçekleştirildi.

1943 yılındaki büyük kitle gösterileri sonucunda, Bulgar hükümetinin Hitler’in isteğine karşı koymak zorunda kalması sayesinde, 50,000 Bulgar Yahudisinin Nazi ölüm kamplarından kurtarılması yüzde 22′lik bir oranla ikinci önemli olay seçildi.

Üçüncü sırayı ise yüzde 13,87 ile 1908 yılında Bulgaristan’ın bağımsızlık ilanı aldı.

9 Eylül 1944′te, Sovyet birliklerinin ülkeye girişinden hemen sonra, komünistler Bulgaristan’da silahlı bir devrimle iktidara gelmişti. 9 Eylül tarihi sosyalist rejimin düştüğü 1989 yılına kadar ulusal bayram günü olarak kutlandı.

kaynak: http://www.novinite.com/view_news.php?id=111769

Bu yazılar İŞÇİ  BİRLİĞİ gazetesinin 3. sayısından alınmıştır:

http://www.iscibirligi.info/T/82/

]]>
http://stalinkaynak.com/icerik/2010/03/08/emperyalizm-berlin-duvarinin-yikilisini-kutluyor-duvarin-altinda-kalanlar-ise-sosyalizmi-ozluyor/feed/ 0
J.V. Stalin – Yaratıcı Aydınlar Toplantısındaki Tartışma (1946) http://stalinkaynak.com/icerik/2009/12/22/yaratici-aydinlar-toplantisi-stalin/ http://stalinkaynak.com/icerik/2009/12/22/yaratici-aydinlar-toplantisi-stalin/#comments Tue, 22 Dec 2009 18:32:18 +0000 Administrator http://stalinkaynak.com/icerik/?p=15

İnsanlık,  gürültüsüz ve şatafatsız,  en zor şartlar altında sanayileşmeyi ve kolektivizasyonu başaran, savunma sistemini canları pahasına kuvvetlendirip komünistlerin liderliğiyle düşmanı yenen sıradan Sovyet halkı tarafından kurtarılmıştır.

J.V. Stalin

Yaratıcı Aydınlar Toplantısındaki Tartışma (1946)

Stalin: Benimle neyi konuşmak istiyordunuz yoldaş Fadeyev?

Fadeyev (Aleksandr Aleksandroviç Fadeyev. 1946–1954 arası Yazarlar Birliği Genel Sekreteri): Yoldaş Stalin, size danışmak için geldik. Birçokları edebiyatımızın ve sanatımızın bir çıkmaza girdiğini düşünüyor ve biz böyle düşünenleri hangi yola yönlendireceğimizi bilmiyoruz. Bugün bir sinemaya gidiyorsunuz, ateş ediliyor,bir başka sinemaya gidiyorsunuz, yine ateş ediliyor: sinema salonlarımızda, kahramanın dur durak bilmeden düşmanla savaştığı ve ırmaklardan insan kanının aktığı filmler oynuyor. Her yerde yokluklar ve zorluklar gösteriliyor. İnsanlar savaş ve kan görmekten bıktı.

Eserlerimizde başka bir hayatı nasıl göstereceğimize ilişkin tavsiyenizi almak istiyoruz:  kanın ve şiddetin olmadığı, ülkemizin karşılaştığı sayısız zorlukların olmadığı geleceğin hayatını.  Başka bir deyişle, mutlu ve bulutsuz bir geleceği resmetmenin zorunluluğu kendini hissettiriyor.

Stalin:  Konuşmanızda, hayatın, edebiyat işçilerinin, sanatçıların önüne koyduğu temel görev, Marksist-Leninist çözümleme yapma görevi eksik Fadayev yoldaş.

Bir zamanlar I. Petro, Avrupa’ya kapıları açmıştı. Ama 1917’den sonra emperyalistler, sosyalizmin ülkelerine yayılmasından korkarak o kapıyı uzunca bir süreliğine sıkıca kapattılar. İkinci Dünya Savaşından önce radyolar,filmler,gazeteler ve dergiler aracılığıyla bizler dünyaya dişleri arasına kanlı bıçaklar sıkıştırmış kuzeyli barbarlar gibi tanıtıldık. Proletarya diktatörlüğünü böyle resmettiler.  Halkımız ayağında hasır terlikler, eski püskü giysiler içinde, semaverden votka içen insanlar olarak gösterildi.  Birden bire,  bu “hasır terlikli” Rusya,  bu mağara adamları,  dünya burjuvazisinin alt insanlar olarak tasvir ettiği bu insanlar, karşılarında tüm dünyanın korkuyla titrediği iki büyük gücü – Almanya’daki faşistleri ve Japonya’daki emperyalistleri ezip geçti.

Bugün dünya,  böylesi bir kahramanlığı kimin başardığını ve insanlığı kimin kurtardığını bilmek istiyor.

İnsanlık,  gürültüsüz ve şatafatsız,  en zor şartlar altında sanayileşmeyi ve kolektivizasyonu başaran,  savunma sistemini canları pahasına kuvvetlendirip komünistlerin liderliğiyle düşmanı yenen sıradan Sovyet halkı tarafından kurtarılmıştır.  Yalnızca savaşın ilk altı ayında cephede en az beş yüz bin ve toplamda üç milyondan fazla komünist hayatını kaybetti.  Onlar aramızdaki en iyilerdi;  onurlu, tertemiz, özverili, sosyalizm için, halkın mutluluğu için mücadele eden fedakar savaşçılardı. Şimdi onları özlüyoruz. Eğer hayatta olsalardı, birçok güncel sorunumuz artık geride kalmış olurdu. Bugün, yaratıcı Sovyet aydınlarımızın asıl görevi, eserlerinde bu sade, muhteşem Sovyet insanını tüm yönleriyle yansıtmak ve bu karakterin en iyi özelliklerini bulup gözler önüne sermektir. Bugün edebiyatın ve sanatın gelişimindeki genel ilke budur.

Nikolay Ostrovski’nin “Ve Çeliğe Su Verildi” romanındaki kahraman Pavel Korçagin bizim için neden değerlidir?

Bunun sebebi her şeyden önce, o kahramanın kendini devrime, halka, sosyalizme sınırsızca adamasıdır, fedakarlığıdır.

Zamanımızın büyük pilotu Valeri Chkalova’nın sinemadaki sanatsal imgesi, Büyük Anavatan Savaşında ölümsüz bir şan kazanan, binlerce korkusuz Sovyet şahin-pilotun eğitimini kolaylaştırmıştır. ‘Kentimizden Çıkan Genç Adam’ filmindeki tankçı Albay Sergey Lukonim, yüz bin kahraman tankçının karakteristik kahramanıdır.

Bu gelenekle devam etmek gerekir. Sovyet halkının kendini kıyaslayacağı ve örnek alacağı komünizm savaşçılarından böyle edebi kahramanlar yaratın.

Elimde, bana yaratıcı Sovyet aydınlarını ilgilendirdiği söylenen soruların bir listesi var. Bir itirazı olan yoksa bu soruları yanıtlayacağım.

Salondan yükselen sesler: Çok soru var Stalin yoldaş! Lütfen yanıtlayın!

Soru: Size göre, çağdaş  Sovyet nesir ve oyun yazarları ile film yapımcılarının eserlerindeki başlıca eksiklikler nelerdir?

Stalin: Ne yazık ki son derece önemli eksiklikler var. Son zamanlarda, pek çok edebiyat eserinde, çürümekte olan batının zararlı etkileri altında gelişen bir eğilim açıkça görülüyor ve bu eğilim, yabancı istihbaratlar yoluyla hayatın içine giriyor. Sovyet edebiyat dergilerinin sayfalarında, sıklıkla, Sovyet halkının, komünizmin kurucularının, zavallı ve karakatürize edilmiş bir biçimde tasvir edildiği eserler görülüyor. Olumlu kahramanla alay ediliyor, yabancı olana dalkavukluk savunuluyor, toplumun politik artıklarına özgü kosmopolitizm övülüyor.

Tiyatro repertuarlarında yabancı burjuva yazarların utanç verici oyunları Sovyet oyunlarını geri planda bırakıyor.

Filmlerde önemsiz temalar ağır basıyor ve cesur Rus halkının kahramanca tarihi çarpıtılıyor.

Soru: Müzikteki avangart (yenilikçi) eğilimler ile resim ve heykel sanatındaki soyut ekol ideolojik olarak ne kadar tehlikelidir?

Stalin: Bugün, yenilik kisvesi altında Sovyet müziğinde biçimcilik akımını, resim sanatında da soyut resmi hakim kılmaya çalışıyorlar. Zaman zaman şu soruyu duymak mümkün: ‘Bolşevikler ve Leninistler gibi büyük adamların böylesi önemsiz ayrıntılarla uğraşmaları; soyut resim ve biçimciliği eleştirerek zaman harcamaları gerekli midir? Bunlarla psikiyatristler uğraşsın.’

Bu türden sorular, ülkemize ve özellikle de gençliğimize karşı gerçekleştirilen ideolojik sabotajın rolünün anlaşılmadığını açığa vuruyor. Bu sabotaj sayesinde, edebiyat ve sanattaki sosyalist gerçekçilik ilkelerine karşı eyleme geçmeye çalışıyorlar. Bu ilkelere karşı açıktan açığa konuşamayacakları için, bunu sığınakların ardına gizlenerek yapıyorlar. Halklarının mutluluğu için, komünizm için ve ilerlemek istedikleri yol için savaşan o örnek alınacak insanların imgesi soyut denilen bu resimlere yansımaz. Bu betimlemenin yerini kapitalizme karşı sosyalizmin sınıf savaşını bulanıklaştıran soyut gizemcilik alır. Savaş zamanında kaç insan Kızıl Meydandaki muhteşem Minin ve Pojarski anıtına gelip ilham aldı! Peki ya bükülmüş demirden yapılma, “yenilik” sembolü bir büst, bir sanat eseri olarak bize nasıl ilham verebilir? Soyut bir resim nasıl ilham verebilir?

s13-13

Minin ve Pojarski Anıtı

Tam da bu nedenledir ki, günümüzün Amerikan finans kodamanları modernizm propagandası yapar, bu türden eserlere, gerçekçi akımın büyük ustalarının rüyalarında göremeyeceği, olağanüstü miktarda para verirler.

Sözüm ona popüler batı müziğinin ve biçimci denilen eğilimlerin sınıfsal arka planı vardır. Bu müzik, tabii buna müzik denilebilirse, ritmlerini “shakers” tarikatından almıştır; bu müzik eşliğinde edilen “dans” insanların kendinden geçmesine neden olur, onları şirazesinden çıkmış, her türlü vahşiliği yapabilecek hayvanlara dönüştürür. Bu tür ritmler insanların beynini ve ruh halini etkilemek için psikiyatrların yardımıyla yaratılmaktadır. Bu, bir tür müziksel uyuşturucu bağımlılığıdır ve bunun etkisi altına giren kişi parlak fikirler üretemez, bir hayvana dönüşür, bu insanı devrime, komünizmi kurmaya çağırmak faydasızdır. Gördüğünüz gibi, müzik de savaşır.

1944 yılında, Britanya istihbaratından bir görevlinin kaleme aldığı, ‘düşman ordusunu çökertmede biçimci müziğin kullanımı’ başlıklı bir yönergeyi okuma fırsatım oldu.

Soru: Yabancı istihbarat ajanlarının sanat ve edebiyat alanlarındaki yıkıcı faaliyetleri somut olarak nelerdir?

Stalin: Sovyet sanatının gelecekteki gelişiminden söz ederken bu gelişimin, emperyalist çevrelerin ülkemize karşı geliştirdikleri, sanat ve edebiyat alanlarını da kapsayacak biçimde açılan tarihte eşi görülmemiş ölçekteki gizli savaş koşullarını gözden kaçırmamak gerekir. Yabancı ajanların ülkemizdeki görevi, kültürden sorumlu Sovyet kurumlarına sızmak, büyük gazete ve dergilerin editörlüğünü ele geçirmek, tiyatro ve sinemanın repertuarlarını ve edebi eserlerin yayınlarını mutlaka etkilemektir. Yurtseverliği canlandıran ve komünizmi yaratmada Sovyet halkına öncülük eden devrimci eserlerin gün ışığına çıkmasını her yolu deneyerek durdurmak, komünist inşanın zaferine inançsızlığı yayan, kapitalist üretim tarzını ve burjuva yaşam biçimini yücelten eserlerin ortaya çıkmasını sağlamaktır. Aynı zamanda yabancı ajanlardan karamsarlık, çöküş ve ahlaki yozlaşma duygularının sanat ve edebiyat alanlarında yaymaları talep ediliyor.

Coşkulu bir Amerikan senatörü “Bolşevik Rusya’yı korku filmlerimizde gösterebiliyor olsaydık, komünist inşayı mutlaka söküp atardık” diyordu. Lev Tolstoy sanat ve edebiyat beyin yıkamanın en güçlü biçimidir diye boşuna dememiştir. Bugün sanat ve edebiyatın yardımıyla kimin ve neyin beynimizi yıkadığı üstünde ciddiyetle düşünmeli, bu alandaki ideolojik sapmaya bir son vermeliyiz. Bence, kültürün, toplumsal ideolojideki önemli bir egemenlik öğesi olduğunu, onun her zaman sınıfsal olduğunu ve egemen sınıfın kültürü çıkarları için kullandığını, kültürü bizim için çalışanların çıkarlarını, proletarya diktatörlüğünün çıkarlarını korumak için kullanmak gerektiğini anlamanın ve içselleştirmenin zamanı gelmiştir.

Sanat için sanat yoktur. Toplumdan bağımsız, bu toplumun üstünde duran “özgür” sanatçılar, yazarlar, şairler, oyun yazarları, yönetmenler ve gazeteciler yoktur, olamaz. Kimsenin onlara ihtiyacı yoktur. Böyle insanlar var olamazlar.

Eski karşı devrimci burjuvazi geleneklerinin kalıntıları Sovyet halkına hizmet etmek istemiyorlarsa ya da kendini Sovyet halkına hizmet etmeye adamış işçi sınıfı iktidarının karşısında duruyorlarsa, ülkeyi terk etmeleri ve dışarıda yaşamaları için onlara izin veriyoruz. Bırakalım her şeyin alınıp satılabildiği, yaratıcı aydınların yaratma eylemlerinde finansal çekim merkezlerine tamamen bağımlı olduğu, kötü ünlü burjuva toplumundaki “özgür yaratıcılık” kavramı onları ikna etsin.

Ne yazık ki, zamanımızın azlığı dolayısıyla tartışmamızı sonlandırmamız gerekiyor. Sorularınızın tamamını cevaplamış olmayı umuyorum. Sanırım, Sovyet edebiyatının daha ileri gelişimi sorununa SBKP (B) MK’sının ve Sovyet hükümetinin yaklaşımı herkes için açıktır.

Zhukhrai V. ‘Stalin: pravda i lozh’, Moskova, 1996, sf. 245-251; I.V.
Stalin, ‘Sochineniya’, Vol. 16, 1946-1952, Izdatelstvo ‘Picatel’,
Moskova, 1997, sf. 49-53.

Rusça orijinalinden çeviren Stalin Arşivi Çeviri Grubu.

]]>
http://stalinkaynak.com/icerik/2009/12/22/yaratici-aydinlar-toplantisi-stalin/feed/ 0
Stalin Arşivi’nin tüm dostlarının dikkatine! http://stalinkaynak.com/icerik/2009/12/19/stalin-arsivi%e2%80%99nin-tum-dostlarinin-dikkatine/ http://stalinkaynak.com/icerik/2009/12/19/stalin-arsivi%e2%80%99nin-tum-dostlarinin-dikkatine/#comments Sat, 19 Dec 2009 13:15:49 +0000 Administrator http://stalinkaynak.com/icerik/?p=3 STALİN ARŞİVİ’NİN TÜM DOSTLARININ DİKKATİNE!

Değerli Stalin Arşivi dostları,

Stalin Arşivi internet sitesi bir süredir bazı çalışmalar nedeniyle aktif durumda değildir. Bu süre içinde facebook üzerinde bize hiçbir şekilde haber verilmeden “Stalin Arşivi” ismini ve materyallerini kullanan çok sayıda grup kurulduğunu bazı dostlarımızın uyarıları sayesinde öğrenmiş bulunuyoruz.

Bu durum karşısında biz de, “Stalin Arşivi Resmi Grubu” adıyla bir facebook grubu oluşturmak zorunda kaldık. Resmi grubumuza şu adresten ulaşabilirsiniz http://www.facebook.com/group.php?gid=372655515415

“Stalin Arşivi Resmi Grubu” adını taşıyan dışında faceebok üzerindeki Stalin Arşivi adını kullanan hiçbir grubun ve bu sitelerde yayınlanan hiçbir materyalin ve bilginin internet sitemizle ve Stalin Arşivi Kolektifi’yle bir ilgisi bulunmadığını önemle belirtiriz. Stalin Arşivi’nin tüm dostlarından kimin tarafından ve ne amaçla oluşturulduğunu bilmediğimiz bu gruplara kesinlikle itibar etmemelerini rica ediyoruz.

Stalin Arşivi kısa bir zaman sonra yeni materyallerle tekrar aktif hale gelecektir. Bu süre içinde bizimle iletişim kurmak isteyen arkadaşlar lütfen yalnızca mail@stalinkaynak.com veya stalinkaynak@yahoo.com e-mail adreslerinden bize ulaşınız. Bunlar dışında hiçbir e-mail adresimiz yoktur. Stalin Arşivi adına yapılan ve http://www.stalinkaynak.com adresinden duyurulmamış olan herhangi bir yayın veya etkinliğin bizimle ilişkisi olup olmadığını da lütfen bu adreslere e-mail atarak kontrol edin.

Stalin Arşivi Kolektifi

]]>
http://stalinkaynak.com/icerik/2009/12/19/stalin-arsivi%e2%80%99nin-tum-dostlarinin-dikkatine/feed/ 0
“Anti-Stalinist İhanet” kitabının yazarı Profesör Grover Furr’la Röportaj http://stalinkaynak.com/icerik/2008/08/21/kruscevin-yalanlari/ http://stalinkaynak.com/icerik/2008/08/21/kruscevin-yalanlari/#comments Thu, 21 Aug 2008 13:33:19 +0000 Administrator http://stalinkaynak.com/icerik/?p=7 “Anti-Stalinist İhanet” kitabının yazarı Profesör Grover Furr’la Röportaj

Literaturnaia Rossiia, No. 24, 06.13.08
“Nikita Kruşçev’in 61 Yalanı”
“Anti-Stalinist İhanet” kitabının yazarı Profesör Grover Furr’la Röportaj
Son günlerin göze çarpan en sıra dışı kitaplarından biri, Montclair Devlet Üniversitesi profesörü, tarihçi Grover Furr’un Rusça’ya çevrilen ve SBKP 20. Kongresinde Nikita Kruşçev’in yaptığı konuşmayı ayrıntılı olarak incelediği “Anti-Stalinist İhanet” ( [Antistalinskaia Podlost] Moskova: Algoritm Yay., 2007) kitabıdır.
Kitap, yayınlandıktan sonra kısa bir süre içinde binlerce okura ulaştı. Okurların ilk eleştirilerinde övgü dolu tepkiler kadar ökfe dolu tepkiler de aldı ama kitap piyasa odaklı zamanımızın ortamında yine de ender bulunan bir kaynak kitap olma başarısına erişti.
Bu nedenle Profesör Furr’la görüşüp kendisini daha iyi tanımanın ve fikirlerini, birinci elden sormanın öğretici olacağını düşündük.

S. Hartsizov – Profesör, doktora tezi Fransız Orta Çağı olan bir Princeton Üniversitesi doktoru olarak Stalin dönemi Sovyet tarihine nasıl ve neden merak sardığınızı bize anlatır mısınız?
Grover Furr – Benim ilk uzmanlık alanım ortaçağ araştırmalarıdır. Stalin zamanındaki Sovyetler Birliğinin tarihi üzerine araştırma yapmam için bana gerekli “otoriteyi” sağlayacak bir diplomam yok.
Ama bir ortaçağ araştırmacısı olarak derin tarihi araştırmalar yapma eğitimini aldım. Örneğin, İngilizce dışındaki dillerde yazılan temel kaynakları kullanmayı; “kabul gören bilgilere” ya da “kabul gören fikirlere” asla dayanmamayı; “tanınmış otoritelerin” fikirlerine güvenmemeyi ve her şeye kendim bakmayı öğrendim.
1965-69 mezunu olarak Vietnam Savaşına karşıydım. Bir keresinde biri bana Vietnamlı komünistlerin “iyi adamlar” olamayacaklarını; çünkü onların hepsinin “Stalinist” olduğunu ve “Stalin’in milyonlarca masum insanı öldürdüğünü” söyledi.
Bu düşünceyi unutmadım. 1970′lerin başında Robert Conquest’in The Great Terror / Büyük Terör kitabı yayınlandığında ilk baskısını okumamın sebebi belki de buydu. Okuduklarım karşısında sarsılmıştım!
Lisedeyken Rus edebiyatı dersi aldığım için Rus dilini bildiğimi de eklemeliyim. Bu yüzden Conquest’in kitabını çok dikkatle okudum. Anlaşılan bu kitabı hiç kimse böyle okumamıştı!
Conquest’in kaynak kullanımında dürüst olmadığını fark ettim. Dipnotları, yazarın Stalin karşıtı hükümlerini desteklemiyordu! Esasen, Stalin’e karşı olan tüm kaynakları güvenilirliklerini göz ardı ederek kullanmıştı.
Sonunda, sözümona “Terör” ile ilgili bir şey yazmaya karar verdim. Uzun zamanımı aldı; ama sonunda 1988′de “Mareşal Tuhaçevski Hakkındaki Eski Hikâyelere Yeni Bir Işık: Bazı Belgelerin Yeniden Değerlendirilmesi” (http://chss.montclair.edu/english/furr/tukh.html) başlıklı bir makaleyi yayınladım… Bu süre boyunca Arch Getty, Robert Thurston, Roberta Manning, Sheila Fitzpatrick, Jerry Hough, Lewis Siegelbaum, Lynne Viola ve başka yeni ekol tarihçilerin Sovyetler Birliği üzerine yaptıkları araştırmaları inceledim.
S. Hartsizov – Bu isimler, bence, Rus okuruna pek bir şey ifade etmeyecek. Conquest’ten sonra, yeni Batı “ekolü” temsilcilerinden herhangi birinin Sovyetler Birliği tarihi yaklaşımına farklı bir şeyler katabileceğine inanmak güç…
Grover Furr – Doğrusu, durum tam tersi. Sözünü ettiğim ekol, Conquest’in ve soğuk savaş dönemindeki totaliter sovyetoloji yaklaşımının antitezi olarak ortaya çıktı.
Bu yeni ekolün araştırmacıları eldeki bulguları dikkatlice inceleyerek ve en önemlisi, nesnel bakmak için büyük çaba sarfederek, tüm bu Soğuk Savaş tarihçiliğinin, Troçkist, Kruşçevci ve daha sonra gelen Gorbaçovcu-Yeltsinci “tarihçiliğin” siyasi önyargılara korkunç bir biçimde teslim olduğunu gösterdiler. Bu tür tarihçiler politik önyargılarının öylesine etkisi altında kalmışlardı ki yazdıkları kitaplara tarih kitabı olarak değil, propaganda örnekleri olarak bakılmalıdır.
Yeni ekol kurucularından biri olan J. Arch Getty’nin The Origins of the Great Purges / Büyük Tasfiyelerin Kökenleri adlı kitabı bilimsel tarih dünyasında gerçek bir heyecan yarattı. Getty, kitabında gerçek olarak kabul edilmiş sayısız yalanı başarılı bir biçimde ortaya çıkardı. 1930′lardaki baskıların Stalin tarafından planlandığı görüşü de kitapta temesizliği ortaya çıkarılan yalanlardan biriydi.
Bu araştırmacının şansızlığı, çalışmasının “perestroyka” yıllarında ABD’de yayınlanmış olmasıydı. Bu süre boyunca “glasnost” ya da “şeffaflık” gibi sahte bir bahaneyle, yalnızca Getty’nin aleyhtarlarının, soğuk savaşçıların çalışmaları yayınlandı; hem de yüksek tirajlarla. Getty’nin Rusya tarihiyle ilgili tek bir kitabı bile Rusya’da yayınlanmazsa, Rus okurlar onun çığır açan eserlerinden nasıl haberdar olur?
Bu durum, yukarıda adını andığım tarihçilerin birçoğu için geçerlidir. Neyse ki umut verici örnekler de var. Birkaç ay önce Ukraynalı bir internet dergisi, West Virginia Üniversitesi profesörü Mark Tauger’in mükemmel çalışmalarından birini yayınladı. Tauger’in çalışması 1932-33 kıtlığının Sovyet liderleri tarafından uygulanan bir “Holodomor” ya da “yapay kıtlık” yaşandığını iddia eden Nazi-esinli efsaneyi tamamen çürütüyor.
S. Hartsizov – Kruşçev’in 20. Kongre Konuşmasına nasıl ve neden merak sardınız?
Grover Furr -Kruşçev’in “kapalı” ya da Batıdaki deyimiyle “gizli” raporu, hiç abartısız, 20 yüzyılın en çok etki yaratmış konuşmalarından biridir. Bu rapora nasıl ya da kim tarafından “olumlu” ya da “olumsuz” bir değer biçildiği ayrı bir konu ama bu raporun Sovyet ve Rus tarihinin gidişatını temelden değiştirdiği açıktır. Bu konuşma “Anti-Stalinizm” adlı politik kavramın dayanaklarından biri ve “20. Kongre paradigması”nın temel kaynağı olması bakımından önemlidir.
Kısacası, Sovyetler Birliği tarihiyle ilgilenen hiç kimse böyle önemli bir belgeyi görmezden gelemez.
S. Hartsizov – Ama bu konunun bu kadar çok işlenmiş olmasının nedeni de bu. “Anti-Stalinist İhanet” (Rusçası: Antistalinskaya Podlost) kitabınıza gösterilen tüm bu ilgiyi nasıl açıklıyorsunuz ?
Grover Furr – Buna cevap vermek benim için güç. Bunu okurlar değerlendirsin… Ben bir araştırmacı olarak sadece beni etkileyen şeylerden bahsedebilirim.
Bu çalışmanın fikrini oluşturduğum zaman mütevazı bir hedefim vardı. Eski Sovyet arşivlerindeki bazı belgelerin gizliliğinin kaldırılması sayesinde halka açılan tarihi kaynakların yanında, raporun içindeki “ifşaların” yerini belirlemek istemiştim. Son 10-15 yıl içinde birçok yeni kaynak, Kruşçev’in konuşmasındaki herhangi bir ifadenin objektif bir değerlendirmesini yapabilecek uzmanlar için hazır hale getirildiğinden bu tür bir araştırmayı bir Rus tarihçi ya da Çinli bir tarihçi yapabilirdi.
Ve bu noktada ilginç bir tablo belirmeye başladı. Ortaya çıktı ki, raporda geçen “ifşaların” hiçbiri doğru değildi. Bir tanesi bile!
Kruşçev’in birkaç yalanı elbette önceden biliniyordu. Örneğin, gizli oturum sırasında kongredeki delegelerden birkaçı Kruşçev’in bazı “ifşalarının”, örneğin, Stalin’in “dünya çapında bir askeri operasyon planladığı” yönündeki saçma beyanının, en hafif deyimle, gerçekten uzak olduğunu fark etmişlerdi. Ama konuşmanın tamamı bu gibi “ifşalar”dan oluşmuştu – bu da hayret vericiydi.
S. Hartsizov – Abartmıyor musunuz? Tüm konuşmanın yalnızca yalanlardan ibaret olduğuna inanmak güç. Basitçe Stalin’i savunuyor olmalısınız ve bu yüzden kafanızdaki bu hedefle Kruşçev’i ve onun çığır açan raporunu karalıyorsunuz.
Grover Furr – Sizi hayal kırıklığına uğrattığım için üzgünüm; ama ben Stalin’in ya da bir başkasının “savunmasını” yapmıyorum. Bir araştırmacı ve bir uzman olarak gerçekler ve kanıtlarla ilgileniyorum. Araştırmamın amacı, diyelim ki, Kruşçev’in uzay, mısır ya da SBKP programı üzerine yaptığı konuşma olsaydı, bu alanlarla ilgili kaynakları incelemem gerekecekti. Ama burada, araştırmamın konusu, Stalin ve Beria’nın sözde “ortaya çıkarılan” suçlarıydı.
Altmış bir adet “ifşa” ya da suçlayıcı iddiayı ele aldım. Her birini tarihi kaynakların ışığında araştırdım. Sonuç, Kruşçev’in “Gizli Konuşması”ndaki “ifşalar”dan birinin bile doğru olmadığıydı. Burada “Stalin savunması” yapmam söz konusu değil. İspat yükümlülüğü her zaman suçlayanındır; bu olayda da bu yükümlülük Kruşçev’e aittir. “Gizli Konuşma”da “ifşa edilen” iddiaların bir tanesi bile kanıtlarla yüzleşmeye dayanamaz.
“İnanç” konusuna ilişkin bir söz. Hiçbir ciddi araştırmacı kendi kanaatlerine ya da önceden kabul ettiği fikirlere dayanarak herhangi bir ifadenin doğruluğunu kabul veya inkâr edemez. İster beğenin ister beğenmeyin, “Anti-Stalinist İhanet” kitabında sunulan tarihi kanıtlar göz önünde bulundurulduğunda, Sovyetler Birliği tarihine “Gizli Konuşma”nın gerçekleri çarpıtan aynasından bakmak imkânsız hale gelir.
S. Hartsizov – Sırası gelmişken, ” Anti-Stalinist İhanet ” – bir bilimsel araştırma eseri için çok uygun bir başlık değil, sizce de öyle değil mi?
Grover Furr – Kitap, kaynakça, isim indeksi, dipnotlar ve belgeli ek bölümlerle- kısacası, eksiksiz bir akademik yayının gerekliliklerine tam uygunluk içinde yayınlandı. Ve hatta bunlar daha geniş bir baskıda yayınlandı. Bir yazar bundan fazlasını bekleyebilir mi?
Elbette, kitabın müsveddesi üzerinde çalışırken farklı bir çalışma başlığı koymuştum. Hatta kitapta, yaptığım çalışmanın ana hatlarını yansıtması için öyküsel bir dille düzenlediğim orijinal bir bölüm vardı. Ama sanıyorum uzunluğu sebebiyle ya da başka sebeplerden dolayı son baskıya eklenmedi.
Yayımcı da farklı bir başlık önerdi, her zaman olduğu gibi. Sonuçta, piyasada başarılı olacak bir eser yaratmak için yazı işleri, estetik ve diğer düzenlemeler yayımcıya kalır.
S. Hartsizov – Burada hala mantıklı görünmeyen bir şeyler var. Bir yandan, yazdığınız üzere, Kruşçev’in konuşması başta aşağı yalanlarla dolu; öte yandan, SSCB liderliğinden tek bir kişi bile bu ifşaların yanlışlığına işaret etmedi.
Grover Furr – Daha da ileri gidip onların bu sessizliğine sebep olarak, her birinin Kruşçev ile tam bir dayanışma sergilediklerini söyleyebilirim. Ve burada en ilgi çekici sorularla karşılaşıyoruz.
Genel kanının aksine, “Gizli Konuşma”nın ana hedefi Stalin’in kendisi değil, onun ismiyle bağdaştırılmış olan politik rotaydı, belli bir gelişim yoluydu. Rus tarihçi Yuri Jukov bunu açıkça belirtti: Kruşçev’in hedefi, Stalin’in döneminde başlayan ama henüz tamamlanamayan demokratik reformları sona erdirmekti.
Bugün – Kruşçev’in Konuşmasının etkisi altında, birçok insanın zihnindeki “Stalin” ve “demokrasi” kavramlarının birbirine taban tabana zıt, birbiriyle bağdaşmayan iki uç kavram, zıt kutuplarda duran iki olgu olarak gösterilmektedir. Ama bu bakış hatalıdır. Stalin, Lenin’in temsili demokrasi görüşlerini paylaşmış ve Sovyet devletinin inşasında bu görüşlerin ilkelerini kökleştirmek için çaba sarf etmişti.
SSCB’de, Sovyet toplumunu demokratikleştirmek için verilen ve 1930′lardan 1950′lere kadar devam eden politik mücadelenin başında Stalin vardı. Bu programın özü şöyleydi: devlet yönetimindeki komünist partinin rolü, başka ülkelerde olduğu gibi normal sınırlara indirgenecekti ve devletin politik liderliği, parti listelerine göre değil, demokratik prosedürlere dayanarak seçilecekti.
Sadece Kruşçev değil, diğer Sovyet liderleri de bariz bir biçimde, bu tür reformlara karşıt görüşteydiler. Stalin’le bağdaştırılan Manlenkov, Molotov, Kaganoviç gibi önemli politik figürler istemeden de olsa “Gizli Konuşma”nın gizli altmetnini kabullendiler ve buna boyun eğdiler. Kruşçev’in iktidara gelebilmesinin, bir patlama potansiyeline sahip “Gizli Konuşma”sını yapabilmesinin, kendi görüşlerini yerleştirebilmesinin nedeni Sovyet Parti elitini kendi tarafına kazanabilmesiydi.
Bu röportajı fırsat bilerek, eserleri “Gizli Konuşma”yla ilgili eserime esin veren, Kruşçev’in döneminde derinlere gizlenmiş gerçeği, Stalin’in demokrasinin prensiplerine bağlığını ortaya çıkaran Yuri Jukov (Rusya) ve John Arch Getty’ye (ABD) teşekkür etmek istiyorum.
Röportaj: S. Hartsizov
kaynak: http://www.litrossia.ru/article.php?article=3003

]]>
http://stalinkaynak.com/icerik/2008/08/21/kruscevin-yalanlari/feed/ 0