Stalin Arşivi http://stalinkaynak.com/arsiv "Marksizm herşeye kadirdir, çünkü hakikattir." V.İ.Lenin Fri, 22 Aug 2008 03:31:51 +0000 http://wordpress.org/?v=2.0.2 en “Anti-Stalinist İhanet” kitabının yazarı Profesör Grover Furr’la Röportaj http://stalinkaynak.com/arsiv/2008/08/21/grover-furr-kruscevin-yalanlari/ http://stalinkaynak.com/arsiv/2008/08/21/grover-furr-kruscevin-yalanlari/#comments Thu, 21 Aug 2008 20:50:58 +0000 Administrator Anti-Stalinizm http://stalinkaynak.com/arsiv/2008/08/21/anti-stalinist-ihanet-kitabinin-yazari-profesor-grover-furrla-roportaj/ Literaturnaia Rossiia, No. 24, 06.13.08

“Nikita Kruşçev’in 61 Yalanı”

“Anti-Stalinist İhanet” kitabının yazarı Profesör Grover Furr’la Röportaj

Son günlerin göze çarpan en sıra dışı kitaplarından biri, Montclair Devlet Üniversitesi profesörü, tarihçi Grover Furr’un Rusça’ya çevrilen ve SBKP 20. Kongresinde Nikita Kruşçev’in yaptığı konuşmayı ayrıntılı olarak incelediği “Anti-Stalinist İhanet” ( [Antistalinskaia Podlost] Moskova: Algoritm Yay., 2007) kitabıdır.

Kitap, yayınlandıktan sonra kısa bir süre içinde binlerce okura ulaştı. Okurların ilk eleştirilerinde övgü dolu tepkiler kadar ökfe dolu tepkiler de aldı ama kitap piyasa odaklı zamanımızın ortamında yine de ender bulunan bir kaynak kitap olma başarısına erişti.

Bu nedenle Profesör Furr’la görüşüp kendisini daha iyi tanımanın ve fikirlerini, birinci elden sormanın öğretici olacağını düşündük.

—————————

802.jpg

—————————

S. Hartsizov - Profesör, doktora tezi Fransız Orta Çağı olan bir Princeton Üniversitesi doktoru olarak Stalin dönemi Sovyet tarihine nasıl ve neden merak sardığınızı bize anlatır mısınız?

Grover Furr - Benim ilk uzmanlık alanım ortaçağ araştırmalarıdır. Stalin zamanındaki Sovyetler Birliğinin tarihi üzerine araştırma yapmam için bana gerekli “otoriteyi” sağlayacak bir diplomam yok.

Ama bir ortaçağ araştırmacısı olarak derin tarihi araştırmalar yapma eğitimini aldım. Örneğin, İngilizce dışındaki dillerde yazılan temel kaynakları kullanmayı; “kabul gören bilgilere” ya da “kabul gören fikirlere” asla dayanmamayı; “tanınmış otoritelerin” fikirlerine güvenmemeyi ve her şeye kendim bakmayı öğrendim.

1965-69 mezunu olarak Vietnam Savaşına karşıydım. Bir keresinde biri bana Vietnamlı komünistlerin “iyi adamlar” olamayacaklarını; çünkü onların hepsinin “Stalinist” olduğunu ve “Stalin’in milyonlarca masum insanı öldürdüğünü” söyledi.

Bu düşünceyi unutmadım. 1970′lerin başında Robert Conquest’in The Great Terror / Büyük Terör kitabı yayınlandığında ilk baskısını okumamın sebebi belki de buydu. Okuduklarım karşısında sarsılmıştım!

Lisedeyken Rus edebiyatı dersi aldığım için Rus dilini bildiğimi de eklemeliyim. Bu yüzden Conquest’in kitabını çok dikkatle okudum. Anlaşılan bu kitabı hiç kimse böyle okumamıştı!

Conquest’in kaynak kullanımında dürüst olmadığını fark ettim. Dipnotları, yazarın Stalin karşıtı hükümlerini desteklemiyordu! Esasen, Stalin’e karşı olan tüm kaynakları güvenilirliklerini göz ardı ederek kullanmıştı.

Sonunda, sözümona “Terör” ile ilgili bir şey yazmaya karar verdim. Uzun zamanımı aldı; ama sonunda 1988′de “Mareşal Tuhaçevski Hakkındaki Eski Hikâyelere Yeni Bir Işık: Bazı Belgelerin Yeniden Değerlendirilmesi” başlıklı bir makaleyi yayınladım… Bu süre boyunca Arch Getty, Robert Thurston, Roberta Manning, Sheila Fitzpatrick, Jerry Hough, Lewis Siegelbaum, Lynne Viola ve başka yeni ekol tarihçilerin Sovyetler Birliği üzerine yaptıkları araştırmaları inceledim.

S. Hartsizov - Bu isimler, bence, Rus okuruna pek bir şey ifade etmeyecek. Conquest’ten sonra, yeni Batı “ekolü” temsilcilerinden herhangi birinin Sovyetler Birliği tarihi yaklaşımına farklı bir şeyler katabileceğine inanmak güç…

Grover Furr - Doğrusu, durum tam tersi. Sözünü ettiğim ekol, Conquest’in ve soğuk savaş dönemindeki totaliter sovyetoloji yaklaşımının antitezi olarak ortaya çıktı.

Bu yeni ekolün araştırmacıları eldeki bulguları dikkatlice inceleyerek ve en önemlisi, nesnel bakmak için büyük çaba sarfederek, tüm bu Soğuk Savaş tarihçiliğinin, Troçkist, Kruşçevci ve daha sonra gelen Gorbaçovcu-Yeltsinci “tarihçiliğin” siyasi önyargılara korkunç bir biçimde teslim olduğunu gösterdiler. Bu tür tarihçiler politik önyargılarının öylesine etkisi altında kalmışlardı ki yazdıkları kitaplara tarih kitabı olarak değil, propaganda örnekleri olarak bakılmalıdır.

Yeni ekol kurucularından biri olan J. Arch Getty’nin The Origins of the Great Purges / Büyük Tasfiyelerin Kökenleri adlı kitabı bilimsel tarih dünyasında gerçek bir heyecan yarattı. Getty, kitabında gerçek olarak kabul edilmiş sayısız yalanı başarılı bir biçimde ortaya çıkardı. 1930′lardaki baskıların Stalin tarafından planlandığı görüşü de kitapta temesizliği ortaya çıkarılan yalanlardan biriydi.

Bu araştırmacının şansızlığı, çalışmasının “perestroyka” yıllarında ABD’de yayınlanmış olmasıydı. Bu süre boyunca “glasnost” ya da “şeffaflık” gibi sahte bir bahaneyle, yalnızca Getty’nin aleyhtarlarının, soğuk savaşçıların çalışmaları yayınlandı; hem de yüksek tirajlarla. Getty’nin Rusya tarihiyle ilgili tek bir kitabı bile Rusya’da yayınlanmazsa, Rus okurlar onun çığır açan eserlerinden nasıl haberdar olur?

Bu durum, yukarıda adını andığım tarihçilerin birçoğu için geçerlidir. Neyse ki umut verici örnekler de var. Birkaç ay önce Ukraynalı bir internet dergisi, West Virginia Üniversitesi profesörü Mark Tauger’in mükemmel çalışmalarından birini yayınladı. Tauger’in çalışması 1932-33 kıtlığının Sovyet liderleri tarafından uygulanan bir “Holodomor” ya da “yapay kıtlık” yaşandığını iddia eden Nazi-esinli efsaneyi tamamen çürütüyor.

S. Hartsizov - Kruşçev’in 20. Kongre Konuşmasına nasıl ve neden merak sardınız?

Grover Furr -Kruşçev’in “kapalı” ya da Batıdaki deyimiyle “gizli” raporu, hiç abartısız, 20 yüzyılın en çok etki yaratmış konuşmalarından biridir. Bu rapora nasıl ya da kim tarafından “olumlu” ya da “olumsuz” bir değer biçildiği ayrı bir konu ama bu raporun Sovyet ve Rus tarihinin gidişatını temelden değiştirdiği açıktır. Bu konuşma “Anti-Stalinizm” adlı politik kavramın dayanaklarından biri ve “20. Kongre paradigması”nın temel kaynağı olması bakımından önemlidir.

Kısacası, Sovyetler Birliği tarihiyle ilgilenen hiç kimse böyle önemli bir belgeyi görmezden gelemez.

S. Hartsizov - Ama bu konunun bu kadar çok işlenmiş olmasının nedeni de bu. “Anti-Stalinist İhanet” (Rusçası: Antistalinskaya Podlost) kitabınıza gösterilen tüm bu ilgiyi nasıl açıklıyorsunuz ?

Grover Furr - Buna cevap vermek benim için güç. Bunu okurlar değerlendirsin… Ben bir araştırmacı olarak sadece beni etkileyen şeylerden bahsedebilirim.

Bu çalışmanın fikrini oluşturduğum zaman mütevazı bir hedefim vardı. Eski Sovyet arşivlerindeki bazı belgelerin gizliliğinin kaldırılması sayesinde halka açılan tarihi kaynakların yanında, raporun içindeki “ifşaların” yerini belirlemek istemiştim. Son 10-15 yıl içinde birçok yeni kaynak, Kruşçev’in konuşmasındaki herhangi bir ifadenin objektif bir değerlendirmesini yapabilecek uzmanlar için hazır hale getirildiğinden bu tür bir araştırmayı bir Rus tarihçi ya da Çinli bir tarihçi yapabilirdi.

Ve bu noktada ilginç bir tablo belirmeye başladı. Ortaya çıktı ki, raporda geçen “ifşaların” hiçbiri doğru değildi. Bir tanesi bile!

Kruşçev’in birkaç yalanı elbette önceden biliniyordu. Örneğin, gizli oturum sırasında kongredeki delegelerden birkaçı Kruşçev’in bazı “ifşalarının”, örneğin, Stalin’in “dünya çapında bir askeri operasyon planladığı” yönündeki saçma beyanının, en hafif deyimle, gerçekten uzak olduğunu fark etmişlerdi. Ama konuşmanın tamamı bu gibi “ifşalar”dan oluşmuştu - bu da hayret vericiydi.

S. Hartsizov - Abartmıyor musunuz? Tüm konuşmanın yalnızca yalanlardan ibaret olduğuna inanmak güç. Basitçe Stalin’i savunuyor olmalısınız ve bu yüzden kafanızdaki bu hedefle Kruşçev’i ve onun çığır açan raporunu karalıyorsunuz.

Grover Furr - Sizi hayal kırıklığına uğrattığım için üzgünüm; ama ben Stalin’in ya da bir başkasının “savunmasını” yapmıyorum. Bir araştırmacı ve bir uzman olarak gerçekler ve kanıtlarla ilgileniyorum. Araştırmamın amacı, diyelim ki, Kruşçev’in uzay, mısır ya da SBKP programı üzerine yaptığı konuşma olsaydı, bu alanlarla ilgili kaynakları incelemem gerekecekti. Ama burada, araştırmamın konusu, Stalin ve Beria’nın sözde “ortaya çıkarılan” suçlarıydı.

Altmış bir adet “ifşa” ya da suçlayıcı iddiayı ele aldım. Her birini tarihi kaynakların ışığında araştırdım. Sonuç, Kruşçev’in “Gizli Konuşması”ndaki “ifşalar”dan birinin bile doğru olmadığıydı. Burada “Stalin savunması” yapmam söz konusu değil. İspat yükümlülüğü her zaman suçlayanındır; bu olayda da bu yükümlülük Kruşçev’e aittir. “Gizli Konuşma”da “ifşa edilen” iddiaların bir tanesi bile kanıtlarla yüzleşmeye dayanamaz.

“İnanç” konusuna ilişkin bir söz. Hiçbir ciddi araştırmacı kendi kanaatlerine ya da önceden kabul ettiği fikirlere dayanarak herhangi bir ifadenin doğruluğunu kabul veya inkâr edemez. İster beğenin ister beğenmeyin, “Anti-Stalinist İhanet” kitabında sunulan tarihi kanıtlar göz önünde bulundurulduğunda, Sovyetler Birliği tarihine “Gizli Konuşma”nın gerçekleri çarpıtan aynasından bakmak imkânsız hale gelir.

S. Hartsizov - Sırası gelmişken, ” Anti-Stalinist İhanet ” - bir bilimsel araştırma eseri için çok uygun bir başlık değil, sizce de öyle değil mi?

Grover Furr - Kitap, kaynakça, isim indeksi, dipnotlar ve belgeli ek bölümlerle- kısacası, eksiksiz bir akademik yayının gerekliliklerine tam uygunluk içinde yayınlandı. Ve hatta bunlar daha geniş bir baskıda yayınlandı. Bir yazar bundan fazlasını bekleyebilir mi?

Elbette, kitabın müsveddesi üzerinde çalışırken farklı bir çalışma başlığı koymuştum. Hatta kitapta, yaptığım çalışmanın ana hatlarını yansıtması için öyküsel bir dille düzenlediğim orijinal bir bölüm vardı. Ama sanıyorum uzunluğu sebebiyle ya da başka sebeplerden dolayı son baskıya eklenmedi.

Yayımcı da farklı bir başlık önerdi, her zaman olduğu gibi. Sonuçta, piyasada başarılı olacak bir eser yaratmak için yazı işleri, estetik ve diğer düzenlemeler yayımcıya kalır.

S. Hartsizov - Burada hala mantıklı görünmeyen bir şeyler var. Bir yandan, yazdığınız üzere, Kruşçev’in konuşması başta aşağı yalanlarla dolu; öte yandan, SSCB liderliğinden tek bir kişi bile bu ifşaların yanlışlığına işaret etmedi.

Grover Furr - Daha da ileri gidip onların bu sessizliğine sebep olarak, her birinin Kruşçev ile tam bir dayanışma sergilediklerini söyleyebilirim. Ve burada en ilgi çekici sorularla karşılaşıyoruz.

Genel kanının aksine, “Gizli Konuşma”nın ana hedefi Stalin’in kendisi değil, onun ismiyle bağdaştırılmış olan politik rotaydı, belli bir gelişim yoluydu. Rus tarihçi Yuri Jukov bunu açıkça belirtti: Kruşçev’in hedefi, Stalin’in döneminde başlayan ama henüz tamamlanamayan demokratik reformları sona erdirmekti.

Bugün - Kruşçev’in Konuşmasının etkisi altında, birçok insanın zihnindeki “Stalin” ve “demokrasi” kavramlarının birbirine taban tabana zıt, birbiriyle bağdaşmayan iki uç kavram, zıt kutuplarda duran iki olgu olarak gösterilmektedir. Ama bu bakış hatalıdır. Stalin, Lenin’in temsili demokrasi görüşlerini paylaşmış ve Sovyet devletinin inşasında bu görüşlerin ilkelerini kökleştirmek için çaba sarf etmişti.

SSCB’de, Sovyet toplumunu demokratikleştirmek için verilen ve 1930′lardan 1950′lere kadar devam eden politik mücadelenin başında Stalin vardı. Bu programın özü şöyleydi: devlet yönetimindeki komünist partinin rolü, başka ülkelerde olduğu gibi normal sınırlara indirgenecekti ve devletin politik liderliği, parti listelerine göre değil, demokratik prosedürlere dayanarak seçilecekti.

Sadece Kruşçev değil, diğer Sovyet liderleri de bariz bir biçimde, bu tür reformlara karşıt görüşteydiler. Stalin’le bağdaştırılan Manlenkov, Molotov, Kaganoviç gibi önemli politik figürler istemeden de olsa “Gizli Konuşma”nın gizli altmetnini kabullendiler ve buna boyun eğdiler. Kruşçev’in iktidara gelebilmesinin, bir patlama potansiyeline sahip “Gizli Konuşma”sını yapabilmesinin, kendi görüşlerini yerleştirebilmesinin nedeni Sovyet Parti elitini kendi tarafına kazanabilmesiydi.

Bu röportajı fırsat bilerek, eserleri “Gizli Konuşma”yla ilgili eserime esin veren, Kruşçev’in döneminde derinlere gizlenmiş gerçeği, Stalin’in demokrasinin prensiplerine bağlığını ortaya çıkaran Yuri Jukov (Rusya) ve John Arch Getty’ye (ABD) teşekkür etmek istiyorum.

Röportaj: S. Hartsizov

kaynak: http://www.litrossia.ru/article.php?article=3003

çeviri: Stalin Arşivi çeviri birimi.

]]>
http://stalinkaynak.com/arsiv/2008/08/21/grover-furr-kruscevin-yalanlari/feed/
Rusya Komünist İşçi Partisi-Devrimci Komünist Parti’nin Gürcistan’ın Güney Osetya’ya saldırısı hakkındaki açıklaması http://stalinkaynak.com/arsiv/2008/08/21/rkip-dkp-osetya/ http://stalinkaynak.com/arsiv/2008/08/21/rkip-dkp-osetya/#comments Thu, 21 Aug 2008 18:12:19 +0000 Administrator Uncategorized http://stalinkaynak.com/arsiv/2008/08/21/rkip-dkp-osetya/ rkrp-logo.gif

Kapitalizm - kan dökücülük demektir!

Bir kez daha eski Sovyet toprağında kan dökülüyor. Bu kez Güney Osetya’da. Bir zamanlar kardeş olan halkların birlikleri savaşıyor, masum halk can veriyor: Osetler, Gürcüler, Ruslar. İnsanlar yurtlarından göç etmek zorunda kalıyor. Rus askerleri barışgücü rolünde ve onlar da can veriyorlar. Rus burjuva otoriteleri ve onların politik partileri de kendilerini barış gücü olarak tanımlıyorlar. Bunlar bugünün talihsizliklerinin suçunu Sovyet geçmişine yüklemeye çalışıyorlar - onlara göre bütün bunlar Sovyet ulusal politikasının, federal devlet yapısının, ulusal özerkliğin varlığının sonuçları.

RKİP-DKP bu türden açıklamaların kesin olarak gerçek nedenlerden dikkatleri uzaklaştırmak için söylenen aşağılık yalanlar olduğunu ilan etmektedir.

Bugün Güney Osetya ve Gürcistan arasındaki çatışmada akan kanın nedeni, bundan önce Çeçenya, Abhazya, Transnistria, Tacikistan, Dağlık Karabağ, Bakü, Sumkayıt ve diğer sıcak noktalarda akan kanla aynıdır. Bu neden - kapitalizmdir. Özel mülkiyet ilişkilerinin yürürlüğe konması ve eski SSCB cumhuriyetlerinin dünya pazarına sokulması, paranın çıkarları için, etki alanları için azgın bir kavgaya, pazarların, doğal kaynakların, varlık sahalarının vs. paylaşılması için sürekli bir savaşa zemini hazırladı. Bu kavgada kapitalizm daima “böl ve yönet” politikasını uygulamaktadır: milliyetçi sloganlar altında farklı milletlerden insanlar karşı karşıya getiriliyor, eski çatışmalar hatırlatılıyor, ve halklar bugünkü sözde ulusal çıkarlarını korumaya çağrılıyorlar, gerçekte bunlar sermayenin çıkarlarından başka birşey değildir.

Kafkasya’da gerilim merkezleri yeniden tutuşturulmaktadır. Ve bu ABD’nin ve NATO’nun kuklası olan Saakaşvili rejiminin anti-Rus eylemleriyle gerçekleştirilmektedir.

Bu provokasyonun Pekin’deki Olimpiyat Oyunlarının ilk gününde yapılması ayrıca sinsicedir. İnsanların kaybının ve bu provokasyonun bütün trajik sonuçlarının sorumlusu hiç şüphesiz sadece Saakaşvili’nin faşizm-yanlısı rejimi ve onun Amerikalı efendileri değildir, aynı zamanda Yeltsin’den bu yana Kafkaslardaki gerilim merkezlerini yaratmakta az iş yapmamış olan Rus burjuva otoriteleridir. Bununla birlikte, Gürcü hükümetinin politikalarının nereye gittiği açıkça ortaya çıktıktan sonra bile, Rus otoriteleri Güney Osetya halkının birçok yardım çağrılarını dikkate almamıştır. Rus otoriteleri, Güney Osetya cumhuriyetinin nüfusunun önemli bir bölümünü oluşturan Rusya vatandaşlarının bir çok koruma çağrılarına da aynı şekilde kulak tıkamışlardır.

Kendi yurttaşlarını ve halklar arasındaki barışı korumak için kesin eylemleri gerçekleştirmekten Yeltsin-Putin-Medvedev’i sürekli alıkoyan şey hep aynıdır - dünya emperyalizminin ve onun lideri olan ABD’nin çıkarlarına bağımlılık. Emperyalizmin varoluşunun “bir savaştan diğer savaşa” şeklinde olduğunu ortaya koyan Leninist formül bir kez daha doğrulanmıştır. Kapitalizm - kan dökücülüktür. Kapitalizme ve onun gelişmesinin en yüksek ve en saldırgan formu olan emperyalizme karşı mücadele etmeden barış için mücadele ettiğini söylemek aldatıcı bir boş sözden ibarettir.

Kahrolsun kapitalizm! Barış, emekçi halkın iktidarı ve sosyalizm için savaşanlar ayağa kalkın!

RKİP-DKP Merkez Komitesi sekretaryası

V. Tyulkin
Yu.Terentev
A.Cherepanov
O.Solovev
V.Turulo
A.Batov

8 Ağustos 2008

kaynak: http://www.rkrp-rpk.ru/index.php?action=official&func=one&id=245

çeviri: Stalin Arşivi çeviri birimi

]]>
http://stalinkaynak.com/arsiv/2008/08/21/rkip-dkp-osetya/feed/
Gürcistan Birleşik Komünist Partisi’nin Kafkasyadaki savaş hakkındaki açıklaması http://stalinkaynak.com/arsiv/2008/08/21/gurcistan_bkp_savas/ http://stalinkaynak.com/arsiv/2008/08/21/gurcistan_bkp_savas/#comments Thu, 21 Aug 2008 14:31:35 +0000 Administrator Uncategorized http://stalinkaynak.com/arsiv/2008/08/21/gurcistan_bkp_savas/ Gürcistan Birleşik Komünist Partisi* Merkez Komitesinin Açıklaması

Birlik olalım ve Gürcistan’ı Saakaşvili’nin halk düşmanı rejiminden kurtaralım!

2007'deki hükümet karşıtı gösterilerden

Gürcistan bir kez daha kanlı bir kaos yaşıyor! Gürcü toprağı üzerinde kardeş kavgası daha büyük bir şiddetle bir kez daha patlak verdi. Gürcistan Birleşik Komünist Partisinin, Gürcistan’ın ileri işçilerinin ülkenin militaristleştirilmesinin, hükümetin faşizan milliyetçi politikalarının tehlikeleri konusundaki öngörüleri maalesef tamamen gerçekleşmiştir. Gürcistan otoriteleri, bazı batılı ülkelerin ve uluslararası ve bölgesel kuruluşların desteğini arkalarında hissederek birkez daha katliamlar organize etmeye giriştiler. Mevcut otoritelerin Gürcistan halkına getirdiği utancı temizlemek için on yıllar gerecektir. Amerikan uzmanları tarafından eğitilmiş, Amerikan silahlarıyla donatılmış olan Gürcü ordusu, Şinvali kentinin barbarca yıkılmasının sorumlusudur. Osetler, erkek ve kız kardeşlerimiz, çocuklar, kadınlar, yaşlılar, masum insanlar bombalarla yok edilmiştir. Şinvali kenti ve çevresinin ikibinden fazla sakini yaşamlarını yitirmiştir. Aynı zamanda Gürcü uyruğundan yüz kadar sivil çatışma bölgesinde ve Gürcistan toprağının bütününde yaşamlarını yitirmiştir.

Gürcistan Birleşik Komünist Partisi Merkez Komitesi, öldürülenlerin yakınlarının acılarını derinden paylaştığını ve başsağlığı dileklerini bildiriyor.

Bu kardeş kavgasının, öldürülen binlerce çocuk, kadın ve yaşlının, Güney Osetya ve Gürcistan yurttaşlarının, bütün sorumluluğu özellikle mevcut başkana, parlamentoya ve hükümete aittir. Saakaşvili rejiminin sorumsuzluğu ve maceracılığı hiçbir sınır tanımamaktadır. Gürcistan başkanı ve onun adamları hiç kuşkusuz suçludurlar ve suçlarının bedelini ödemek zorundadırlar. Biz, Gürcistan Komünistleri, Gürcistan’ın tüm ilerici düşünceli insanları bu canavarca soykırımın örgütleyicilerinin en sert ve resmi bir cezaya çarptırılması için sonuna kadar mücadele edeceğiz!

Gürcistan Birleşik Komünist Partisi dünya kamuoyundan mevcut Gürcistan idaresini Gürcistan halkıyla ve Gürcü ulusuyla özdeşleştirmemelerini talep etmektedir ve Gürcistan halkını da Saakaşvili’nin suçlu rejimine karşı mücadeleye çağırmaktadır.

Gürcistan’daki bütün politik güçleri, toplumsal hareketleri, bütün Gürcü halkını, Gürcistan’ı anti-ulusal, Rus düşmanı, faşizm yanlısı Saakaşvili rejiminden kurtarmak üzere güçlerini birleştirmeye çağırıyoruz!

Gürcistan Birleşik Komünist Partisi Merkez Komitesi, Tiflis, 11 Ağustos 2008

————–

kaynak: http://www.rkrp-rpk.ru/index.php?action=official&func=one&id=248

çeviri: Stalin Arşivi çeviri birimi.

———–

* Gürcistan Birleşik Komünist Partisi, 1994 yılında Gürcistan İşçilerinin Komünist Partisi, Gürcistan Komünistler Birliği ve Stalin Topluluğu‘nun birleşmesiyle kurulmuştur. İkinci Dünya Savaşı gazisi Panteleimon Giorgadze yönetimindeki parti, yönetici ve üyelerine yönelik ağır ulusal ve uluslararası baskılara rağmen, Gürcistan’daki emperyalizm yanlısı hükümetlere karşı etkin bir mücadele yürütmektedir. -Stalin Arşivi‘nin notu.

]]>
http://stalinkaynak.com/arsiv/2008/08/21/gurcistan_bkp_savas/feed/
Latin Amerika’da Anti-Emperyalist Direniş ve Kolombiya Marksist Hareketi Paneli’nden bölümler http://stalinkaynak.com/arsiv/2008/05/26/latin-amerikada-anti-emperyalist-direnis-ve-kolombiya-marksist-hareketi-paneli/ http://stalinkaynak.com/arsiv/2008/05/26/latin-amerikada-anti-emperyalist-direnis-ve-kolombiya-marksist-hareketi-paneli/#comments Mon, 26 May 2008 06:03:30 +0000 Administrator Uncategorized http://stalinkaynak.com/arsiv/2008/05/26/latin-amerikada-anti-emperyalist-direnis-ve-kolombiya-marksist-hareketi-paneli/ 13 Nisan 2008 tarihinde İstanbul’da Stalin Arşivi ve Sorun Polemik Dergisi tarafından, Venezüella Komünist Partisi’nden bir yoldaşın katılımıyla düzenlenen, ‘Latin Amerika’da Anti-Emperyalist Direniş ve Kolombiya Marksist Hareketi’ Panelinden bölümler.

VKP’li yoldaş: Beni davet ettiğiniz için teşekkür ederek başlamak istiyorum. Burada bulunmamızın temel nedenlerinden biri de, Türkiye’de uzun bir tarihe dayanan, çok güzel ve büyük fedakarlıklarla dolu devrimci sürecin durumu hakkında bilgi almak. Türkiye’de devrimci hareketlere karşı barbarca bir baskı uygulandığını biliyoruz. Bununla birlikte, siz buradasınız. Bu önemlidir. İnsana moral veriyor. Buraya her gelişimizde (bu üçüncü gelişimiz) yeni bir şeyler öğreniyoruz.

Venezüella Komünist Partisi ve SIDOR Grevi

Ülkemizde yajın zamanda gerçekleşen bir olaydan bahsederek konuya girmek istiyorum. Venezüella’nın en önemli demir çelik fabrikası SIDOR, Chavez iktidara gelmeden önce özelleştirilmişti. Ama devrimci-Bolivarcı süreç içerisinde işçi sınıfı ekonomik ve toplumsal açıdan önemli taleplerde bulunmaya başladı. Ne yazık ki İşçi Partisi’nden gelen Troçkist eğilimli bir Çalışma Bakanımız var (Troçkistler kendi partilerine İşçi Partisi adını veriyorlar)[1] Bu bakan tamamen işçi düşmanı, ulus ötesi şirketlerle işbirlikçi bir siyaset izliyor. Buna karşılık Venezüella Komünist Partisi bu süreç boyunca işçi sınıfıyla tam bir dayanışma içindeydi. SIDOR meselesi öylesine büyük bir kriz yarattı ki Komünist Parti hükümetten çekilmeyi bile düşündü. Parti, Chavez’in her dediğini yaptığına ilişkin ithamların aksine bu süreç boyunca devlete karşı işçileri savundu. Krizin geldiği bu noktada Chavez geçen hafta, çalışma bakanına rağmen, SIDOR işçilerinin ve VKP’deki yoldaşların çağrısına kulak vermek zorunda kalmış ve bu fabrikayı yeniden devletleştirmiştir. Bu durum, Venezüellalı işçilerin bir zaferidir.

Bunları anlatmamın nedeni şu: Venezüella’daki durum o kadar da pürüzsüz değildir. Komünist Parti fabrikalar içinde işçi konseylerinin kurulmasını talep ediyor. Partinin çağrısı bu yönde. Bu çağrı nedeniyle partinin bu politikasını onaylamayan akımlar doğdu. Bunu söylüyorum çünkü devrime inanan bir kişi olarak Türkiye’ye bunca beklenti içinde geldiğimizde devrimciler arası birliğin gerçekleşmediğini, bunun somutlaşmadığını görmek üzücü. Burada, partinin bana verdiği yetkileri aşarak ve bireysel olarak, Türkiye’deki sol hareketin birliği için yapabileceğim bir şey varsa bunu yapacağımı bildiriyorum. Biz de Venezüella’da başka örgütlerden yoldaşlara karşı ideolojik kavga veriyoruz. Buradaki yoldaşa da geçen gün söyledim: biz aynı ailedeniz, bizi birleştiren şeyler, bizi ayıranlardan daha fazla.

Ama bugünkü ana konumuz Kolombiya. Bu ülkede, sadece emperyalizmin değil, büyük medya kuruluşlarının da sansürlediği devrimci süreç.

1817’deki bağımsızlık savaşından bugüne, 13 Nisan 2008’e değin, Kolombiya halkının verdiği kurtuluş mücadelesi hiç bitmedi. Burada size bir görüntünün kısa bir kısmını izletmek istiyorum. Biraz şiddet içeriyor ama Kolombiya’da yaşanan olaylar bunlar. Görüntülerde, gerillanın Mitu bölgesini ele geçirmesiyle sonuçlanan askeri bir operasyonunu izleyeceksiniz. Che’nin de dediği gibi, “savaşmayan gerilla ölü gerilladır.”

Venezüella, Kolombiya, Ekvator ve Panama ortak bir tarihe sahiptir. Simon Bolivar’ın bağımsızlık mücadelesinde köklerini bulan bir tarih. Biz, aynı kökten geliriz. Simon Bolivar, anti-emperyalist bir fikirle ortaya çıktı: bugünkü Panama, Ekvator, Kolombiya ve Venezüella’dan oluşan Büyük Kolombiya adlı ülkeyi kurmak istedi. Bolivar, ABD emperyalizminin doğuşunu çok önceden sezmişti. 1827’deki Panama Kongresi’nde şöyle demişti: “Amerika Birleşik Devletleri, Latin Amerika halklarını barış adına açlığa ve sefalete mahkum edecek gibi görünüyor.” ABD, Bolivar’ın ideali gerçekleşmesin diye, Latin Amerika üzerinde daima bir parçalama politikası gütmüştür. Örneğin Panama’nın “bağımsızlığı” ABD ile Kolombiya oligarşisinin, Panama Kanalı’nı yaratma üzere uzlaşması sonunda gerçekleşmiştir. Panama’nın bugün uydurma bir cumhuriyet olduğunu söyleyebiliriz.

Latin Amerika’da ülkeler bölündüğünde her bir ülkede ayrı bir oligarşi hüküm sürmeye başladı. Jose Antonio Paez, Bolivar’ı Venezüella topraklarından sürgün etme kararını imzaladı. Kolombiya’da Santander, Bolivar’a yönelik üç suikast girişimi düzenledi. Kolombiya devlet yapısı daha en başından oligarşik, kapitalist yolda her türlü hizmete hazır Prusya tarzı bir orduya sahip oldu. Ama ordu içerisinde Bolivarcı bir muhalefet her zaman vardı. Kolombiya’da daima varolan bu muhalefet 1940′lı yıllarda Jose Eliecer Gaitan [2] adında bir liberalin liderliğinde vücut buldu. Gaitan bir devrimci değildi ama ilerici bir insandı. Kolombiya halkı onun politikasıyla özdeşleşti; yaptığı konuşmalara hayran oldu. Ama 1948 yılında suikaste uğradı. Bu da, Bogota olayları adı verilen büyük bir halk ayaklanmasını doğurdu. Halk sokaklara döküldü ve kenti adeta yakıp yıktı. Liberal parti üyesi gerilla grupları oluştu. 1953 yılında general Gustavo Rojas Pinilla [3] liderliğinde bir darbe gerçekleşti. Bir af çıkarıldı, affa uğrayan liberal parti üyesi beş bin gerilla silahları bıraktı. Kolombiya Komünist Partisi, bu affı tanımadı ve ayaklanmayı, savaşı devam ettirdi. Bu savaşta, Manuel Marulanda’nın başında olduğu liberal gerillalara Kolombiya Komünist Partisi’nden Jacobo Arenas yoldaş önderliğindeki komünistler katıldı. Arenas, gerillalara Marksist klasikleri okutarak onlara yeni bir yön verdi. Gerillalar, Kolombiya’nın Suma Paz bölgesinde yoğunlaşmışlardı. Kolombiya hükümeti, ABD’nin de desteğiyle gerillaların bulunduğu bu bölgeye, Napalm bombaları ve helikopterler kullanarak operasyonlar düzenledi. Bunun üzerine gerilla, askeri nedenlerle gruplara ayrılarak, El Pato Caqueta, Riochiquito Cauca, Guayabero ve Tolima bölgelerine dağıldı ve mücadeleyi üç ayrı bölgede sürdürdü.

1956-1958 yılları arasında liberaller ve muhafazakarlar, başka deyişle sosyal demokratlar ve muhafazakarlar iktidarı dörder yıllığına paylaştıkları bir anlaşma olan Ulusal Cephe anlaşmasını imzaladılar. Bu, devrimci hareketin yükselişinin önünü kesmeye yönelik bir girişimdi.

1960′lı yıllarda ABD’nin desteği ile LASO planı ortaya atıldı. Bu plan uyarınca gerilla kampları, özellikle de Marquetalia kampı bombalandı. Marquetalia bölgesinde Komünist Parti marksist eğilimli halkçı bir hükümetin yönetiminde olan “Marquetalia Cumhuriyeti”ni ilan etmişti.

1964 yılında Jacobo Arenas’ın etkisi ve Manuel Marulanda’nın askeri yönetimi altında Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC) doğdu.

20 Haziran 1964’de, Komünist Parti’nin de tam katılımıyla Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC) ismine Halk Ordusu ismi eklendi (FARC-EP).

(Bir FARC operasyonunu içeren video gösterimi izlendi)

Bu görüntüler Kolombiya’daki şiddetin vardığı noktayı gösteriyor. Buna benzer daha büyük ve daha küçük çaplı çatışmalar Kolombiya’da her gün gerçekleşmekte.

Bu gerillanın Latin Amerika için önemi, Latin Amerika’da Marksizm-Leninizm bayrağını taşıyan, insanlığın geleceğinin sosyalizmde olduğuna inanan tek gerilla olmasıdır.

Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra Latin Amerika’da silahlı mücadele veren gerilla grupları maddi yardım alamaz oldular. Ama Kolombiya gerillası, Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri, sadece basit bir askeri yardımla ayakta kalmıyor, bunun çok ötesine geçiyordu. Burada bir parantez açıp Kolombiya Komünist Partisi’yle ilgili bir açıklama yapmak istiyorum. Bu parti, Perestroyka ve Glastnost politikalarıyla uyum içinde hareket etti. Ama Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC) bu politikayı kabul etmeyerek Marksizm-Leninizm’in yolunu izlemeye devam etti. Kolombiya Komünist Partisi’nin bu ülkedeki devrimci süreçte önemli bir tol oynadığı kuşku götürmez. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Kolombiya Komünist Partisi, Marquetalia’da doğan harekete pek çok kadrosunu göndermişti. Ama pasifist bir çizgi izlemeye başladı. Manuel Marulanda ve Jacobo Arenas liderliğindeki Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC) komünizmin yolundan ayrılmayarak Kolombiya’daki silahlı mücadelenin son bulamayacağını belirttiler. Çünkü gerilla bir sebep değildir; belli bir sistemin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Kolombiya Komünist Partisi adına verdiği sendikal mücadele içinden gelen Jacobo Arenas yoldaş, Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri’ne Marksizm-Leninizm düşüncesinin tohumlarını ekmiştir. Az önce görüntülerde gördüğünüz genç gerillaların her biri günde en az bir saat Marksist-Leninist klasikleri okumakla yükümlüdürler. Bu, Jacobo yoldaşın yönlendirmesi sayesinde gerçekleşmiştir. Jacobo Arenas’ın bize bıraktığı öğretilerden biri budur: okumanın önemi. Gerillaların gücü sadece silahtan değil, büyük Marksist klasiklerin bize bıraktığı düşüncelerden gelir.

Kolombiya’da devrimci hareket için olmasa da, hükümet için başarısızlıkla sonuçlanan üç barış süreci yaşandı. Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri barış görüşmeleri yapmaktan çekinmedi. Ama örgütün fiziksel varlığının garantisi olan silah kullanımını asla pazarlık konusu yapmadı. Örneğin, 1980’li yıllarda gerilla Guatemala’da, El Salvador’da, Nikaragua’da silahları bırakmıştı. Latin Amerika’daki devrimci sürecin yavaşlamasının nedenlerinden biri budur. Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri’nin bu süreçte ayakta kalması bir tesadüf değil, strateji ve örgütlenmedeki başarılarıdır.

Raul Reyes ve Ivan Rios’un katledilişleri

Yakın zamanda, Kolombiya hükümetinin uyguladığı iki farklı türde şiddetin sonucunda Raul Reyes ve Ivan Rios yoldaşların öldürülmesiyle örgüt iki büyük darbe yedi. Raul Reyes’in öldürüldüğü olayda Kolombiya ordusu Kolombiya sınırlarını geçerek gerilla kampını bombaladı ve gerillayı ziyaret eden dört Meksikalı sivili de katletti. Kolombiya hükümetinin bu eylemleri neyi kanıtlamaktadır? Hükümetin barış istemediğini. Hükümet daha ilk andan itibaren gerillayı yok etme hedefini önüne koymuştu. 1980’lerde Kolombiya Komünist Partisi ve Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri kağıt üzerinde çok güzel görünen bir proje atmışlardı ortaya: Yurtsever Birliğin oluşturulması. Bu, seçimlere yönelik politik bir çalışmaydı. Gerilla ve parti bazı kadrolarını bu çalışmayı yapmak için görevlendirdi. Buna bazı Kolombiyalı ilerici aydınlar da katıldı. Yurtsever Birlik, eşi görülmemiş bir şiddete maruz kaldı. İki yılda, her biri örgüt yöneticisi dört bin militanı öldürdüler. Burjuva politikası sınırları içinde kalan bu denemeye bile izin verilmediği, Kolombiya toplumunun aşırı derecede kutuplaştığı açığa çıktı. Bu kutuplaşma öyle bir düzeyde ki, şu anda uyuşturucu ticaretiyle finanse edilen paramiliter gruplar var. Az önce bir yoldaş, Kolombiya halkının bu kutuplaşmaya nasıl baktığını sormuştu. Kolombiya’da iki kutuptan birine ait olmak zorundasınız. Tarafsızlık söz konusu değildir. Ya hayatın için savaşırsın ya da hayatını kaybedersin. Köylüye de gerillayı desteklemekten başka seçenek kalmıyor. Zaten halk desteği olmayan gerilla hayatta kalamaz. Buna iyi bir örnek, Bolivya’da Komutan Ernesto Guevara’nın bize bıraktığı hüzünlü tecrübedir. Halka dayanmayan gerilla yalıtılmış bir olgudur. Görüntülerde de gördünüz. Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri gerillaları, çoğu köylülerden oluşan gençler. Aralarında birkaç aydın da var. Ama bu gerillalar silahlı bir güçten ibaret sayılamaz.

Jeopolitik açıdan Kolombiya güç bir dönemden geçiyor. Savaş düşkünü Uribe hükümeti bütün komşularıyla kavgalı. ABD’nin Kolombiya Planı adını verdikleri projesi gündemde. Kolombiya devletinin yürüttüğü iki proje daha var. Yaralanan ya da ölen her bir gerilla ABD’ye iki milyon dolara maloluyor. Bu, Irak ve Afganistan’da harcanan miktarı da aşan o kadar yüksek bir maliyet ki ABD hükümeti kaynak sıkıntısı çekmeye başladı. Uluslarası döviz krizinin, doların değer yitirmesinin ve işsizliğin en önemli nedenlerinden biri de Kolombiya Planı’na bu kadar çok para harcanmasıdır. Öyle zor durumda kaldılar ki, az kalsın siyah ırktan Obama’yı başkan yapmak zorunda kalacaklar.

“Narko-gerilla” demagojisi

Basında “narko-gerilla” terimine daha önce rastlamış mıydınız? Ünlü İspanyolca sözlük “Real Academia”yı elinize alın, bu terime raslamayacaksınız. Çünkü bu, Bay Ronald Reagan’ın uydurduğu bir terim. Neden bu terimi kullanıyorlar? Çünkü Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri, bugün barış görüşmelerinin yapıldığı San Vicente del Caguan adlı bir bölgeyi ele geçirince 202 numaralı kararı yayınladı. Buna göre: “Gerillanın kontrol altında tuttuğu bölgede yaşayan ve bir milyon dolardan fazla parası olanlar, kazançlarının yüzde onunu halk savaşını yürütenlere vergi olarak vermek zorunda.” Gerillanın kontrol altında tuttuğu bölgelerde koka bitkisini eken kişiler olduğu için, gerilla bundan oldukça iyi para kazandı. Şimdi bunu açıklamak gerekiyor. Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri, uyuşturucu sorununun, dünyanın en çok uyuşturucu tüketilen ülkelerinden biri olan ABD’nin sorunu olduğunu söylüyor. Buna ek olarak, uyuşturucu ticaretinde polislik görevini yapmak zorunda olan güç gerilla değil, Kolombiya hükümetidir. Gerilla denetim altında tuttuğu bölgelerde bu görevi yapmayacaktır. Ayrıca bu bölgede koka bitkisi eken köylülerin durumu ile ilgili bir başka önemli noktayı açmak istiyorum. Köylü; pirinç, yuka, mısır gibi herhangi bir tarım ürününü ekmek istediğinde, ürettiği bu ürünü kentlere ya da kasabalara göndermesini sağlayacak altyapıdan mahrum bırakılmış durumda. Bu altyapıyı oluşturmak tamamen Kolombiya hükümetinin sorumluluğu altında. Gözünüzün önüne getirin: Köylülerin bulunduğu bölgeye büyük uyuşturucu tacirlerinin bulunduğu ABD’den kalkan uçaklardan köylülere çuvallar dolusu tohum, koka bitkisinin daha hızlı büyümesi için gereken her türlü malzeme atılıyor, köylülere dolar bazında peşin para veriliyor ve hasat zamanında köylülerin ürettiklerini satın alıyorlar. Eğer gerilla koka bitkisi eken köylülere baskı yapsaydı büyük bir toplumsal adaletsizliğe yol açmış olurdu. Uyuşturucu ticareti yapan tek bir gerilla bile göremezsiniz. Gerillanın tek yaptığı bunları yapanlardan vergi almak. Şüphesiz geleceğin toplumunu fethettiğimizde, uyuşturucu madde ekimi yasaklanacaktır.

Kolombiya Gerillası ve Venezüella Hükümeti

Hugo Chavez hükümeti bir barış politikası izledi. Tıpkı Ekvator hükümeti, Brezilya hükümeti gibi Venezüella hükümeti de Kolombiya Devrimci Silahlı Güçlerini bir terörist örgüt olarak değil, savaşçı bir güç olarak görüyor. Bunun sonucunda Venezüella hükümeti Kolombiya’daki savaşa karşı tarafsız, hatta gerillaya daha yakın bir tutum takındı. Herhangi bir Kolombiyalı gerilla silahsız ve üniformasız bir halde sınırı geçebilir. Venezüella hükümeti bu gerillaların güvenliğini sağlar. Bu söylediklerim Ekvator için de geçerli. Bu yüzden, bambudan yapılma geçici bir kampa ABD askeri üssünden kalkan uçaklar tarafından son teknoloji ürünü on bir bomba atılmasıyla Raul Reyes’in Ekvator sınırları içinde öldürülmesi, aynı zamanda Ekvator hükümetine karşı yapılmış bir saldırı sayılır. Raul Reyes bu bombardımandan sağ bacağından yaralı olarak kurtulmuş; ama daha sonra düzenlenen askeri operasyonda kimseyi hayatta bırakmadılar. Raul Reyes’in öldürüldükten sonraki fotoğrafını gördünüz mü bilmiyorum. Yüzünde bir kurşun izi vardı. Burada Kolombiya hükümeti bir yandan Ekvator hükümetine bir darbe vururken, Venezüella hükümetine de bir mesaj verdi: “Gerillaları sizin topraklarınızda da vurabiliriz.” İşte bu yüzden, Venezüella hükümeti sınıra askeri yığınak yaptı. Ama bütün bunlar bize bir ders verdi; dünyaya, kimin savaş kimin barış istediğini bir kez daha gösterdi.

Gerillayla Kolombiya Komünist Partisi arasındaki ayrışmanın, partinin Perestroyka ve Glastnost politikalarını benimsemesi olduğunu söylemiştik. Parti Kongresinde, Kolombiya Devrimci Silahlı Güçlerinin söz hakkı vardı ama oy hakkı yoktu. Ayrıca parti Kolombiya Devrimci Silahlı Güçlerine silahlarını bırakmasını söyledi. Bunun üzerine Marulando partiye “buraya kadar” dedi. Kolombiya Komünist Partisi’nin finansal kaynaklarının büyük kısmı Kolombiya Devrimci Silahlı Güçlerinden geliyor, partinin yayın organı Voz (Ses) gerilla tarafından finanse ediliyordu. Ayrışmadan sonra Kolombiya Komünist Partisi bir tür sosyal demokrat partiye dönüştü. Şu anda yasal olan, genel sekreterliğini Jaime Caricero’nun yaptığı “Komünist Parti” tamamen göstermeliktir.

Peki Kolombiya Devrimci Silahlı güçleri ne yaptı? Kolombiya Gizli Komünist Partisi’ni (PCCC ya da P3C) kurdu. Genel sekreterliğini komutan Alfonso Cano’nun yaptığı PCCC tamamen gizli bir partidir, partinin yapısı tamamen gizlidir. Gerillanın başka toplumsal örgütleri de var. Örneğin Bolivarcı Milisler. Parti, milis ve gerilladan söz ettik. Tüm üyeleri toplarsak yaklaşık otuz bin kişiden söz ediyoruz. Bu, öyle bir savaş ki, biz şu anda konuşurken bazı yoldaşlar düşmanla savaşıyor.

Soru-Cevap Bölümü:

İsmim A. A. :Venezüellalı konuğumuza sorum ise Latin Amerika’da sizin de bahsetmiş olduğunuz sınır ötesi operasyondan sonra bir savaş rüzgarı esti. Venezüella sınıra tanklarını yığdı, Ekvator Kolombiya’ya yönelik uyarılar yaptı. Ama sanırım, kısa süre sonra bu noktada bir anlaşma oldu. Nasıl bir anlaşma oldu? Kolombiya geri adım attı mı? Yakın tarihte yeniden bir savaş olasılığını mümkün görüyor musunuz?

VKP’li yoldaş: Hayır. Kolombiya geri adım atmadı. Devrimciler arasında hiçbir şeyin üzerini örtemeyiz. Chavez’i eleştiriyoruz. Ekvator başkanı Rafael Correa sınırdaki duruma ilişkin çok sağlam bir konum aldı. Olaydan sonra Brezilya, Venezüella ve Panama’ya gitti. Venezüella’da yapılan görüşmelerde Chavez, Correa’ya desteğini sundu, ona cesaret verdi. Ama Latin Amerika ülkeleri arasında Dominik Cumhuriyeti’nde yapılan görüşmelerde bir sürpriz yaşandı. Basına açık yapılan toplantıda Correa, Ekvator adına konuştu ve Kolombiya ordusunun sınırlarını ihlal etmesini kınadı; ayrıca, Kolombiya’nın diğer ülkeler tarafından kınanmasını da talep etti. Sadece politik açıdan değil, gerçek sonuçlar verecek türden önlemler alınmasını istedi. Daha sonra konuşma sırası Kolombiya başkanı Uribe’ye geldi. Uribe de alışılmış saldırgan tutumunu sürdürdü. Daha sonra Chavez, ne yazık ki, iki tarafı uzlaştırmaya yönelik bir konuşma yaptı. Böylece Correa’yı yalnız bırakmış oldu. Bu konuda Chavez’in belirsiz bir tutum takındığını düşünüyoruz. Ekvator, Venezüella ve Nikaragua Kolombiya’yla diplomatik ilişkilerini kesti. Ama bu zirveden birkaç gün sonra Venezüella Kolombiya’yla diplomatik ilişkilerini yeniden kurdu. Bu yüzden Correa’nın tutumunun Chavez’in tutumuna göre daha sağlam olduğunu söyleyebiliriz.

Venezüella Komünist Partisi’nin Chavez’in her politikasını desteklemediğini bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Hükümete katılıyoruz ama eleştirel bir tarzda. Chavez’in dediği her şeyi elimizi kaldırarak onaylamıyoruz. Bu son olayda da Chavez’in tutumunu eleşirdik, Kolombiya hükümetini uluslar arası mahkemeye götüren Correa’nın tutumunu alkışladık. Chavez Kolombiya’yla sadece diplomatik ilişkileri kesmekle yetinmemeli, ekonomik ilişkileri de kesmeliydi. Kapitalistlerin canını böyle yakarsınız. Ticari ilişkilerine son vererek.

Bu yüzden, Venezüella’nın Kolombiya’ya karşı politikasının ürkek bir politika olduğunu söyleyebiliriz. Bu politika yüzünden Uribe’nin yaptığı yanına kaldı.

Stalin Arşivi‘nin açıklayıcı notları

[1] Adı geçen bakan Jose Ramon Rivero, 16 Nisan 2008 tarihinde, SIDOR grevi nedeniyle takındığı tutum nedeniyle Başkan Hugo Chavez tarafından görevinden alınmış, yerine son süreçte Venezüella Komünist Partisi’nden Venezüella Birleşik Sosyalist Partisi’ne geçen Roberto Manuel Hernandez getirilmiştir.

[2] Jose Eliecer Gaitan (23.1.1898, Bogota – 9.4.1948, aynı yerde) Kolombiyalı politik lider. 1924 yılında Bogota Ulusal Üniversitesinde Hukuk bölümünden mezun oldu. 1929 yılında, Magdalena bölgesinde “United Fruit Company” şirketine karşı grev yapan işçilerin kitleler halinde öldürülmesi olayını parlamentoda kınadı. 1940-1943 yılları arasında Eğitim, Çalışma, Sağlık ve Sosyal Güvenlik Bakanı olarak görev yaptı. 1946 yılında Liberal Parti’nin başına geçti. 1947’de Senato Başkanı oldu. Amerikan tekellerinin elinde olan petrol yataklarının millileştirilmesi yasasını çıkardı. Konuşmalarında ABD emperyalizmini ve Kolombiya delegasyonunun 9. Amerika ülkeleri kongresindeki anti-ulusalcı tavrını eleştirdi. Gericiler tarafından öldürüldü. Ölümünden sonra Bogota’da bir halk ayaklanması çıktı. (Kaynak: Büyük Sovyet Ansiklopedisi)

[3] Gustavo Rojas Pinilla (1900-1975) Kolombiyalı general.1953-1957 arasında ülkenin askeri diktatörüydü. 1970 yılında başkan adayı olarak seçimlere girdi.

]]>
http://stalinkaynak.com/arsiv/2008/05/26/latin-amerikada-anti-emperyalist-direnis-ve-kolombiya-marksist-hareketi-paneli/feed/
Halk İçin Ölenler Sonsuza Kadar Yaşar! http://stalinkaynak.com/arsiv/2008/05/26/halk-icin-olenler-sonsuza-kadar-yasar/ http://stalinkaynak.com/arsiv/2008/05/26/halk-icin-olenler-sonsuza-kadar-yasar/#comments Mon, 26 May 2008 04:10:39 +0000 Administrator Uncategorized http://stalinkaynak.com/arsiv/2008/05/26/halk-icin-olenler-sonsuza-kadar-yasar/ 13-8.jpg

“FARC-EP Birinci Komutanı Manuel Marulanda Velez Öldü”

FARC-EP Merkez Komitesi Sekretaryası

Komutan Timoleón Jimenez tarafından, FARC-EP [Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri - Halk Ordusu] birinci komutanı Manuel Marulanda Velez’in, 26 Mart’ta bir kalp krizi sonucu “yoldaşlarının kollarında” yaşamını yitirdiğine dair bir duyuru yayınladı. “Ona layık bir cenaze töreni yapıldı. Kendisine büyük bir sevgiyle bağlı olan binlerce ve binlerce gerilla tarafından toprağa verildi.”

Alfonso Cano, Merkez Komitesinin yeni komutanı olarak Marulanda’nın yerini alacak… FARC-EP sıkıca birleşmiş olarak mücadelesini sürdürecektir.

“Halkın mücadelesini seferber eme, Yeni Kolombiya için Bolivarcı Hareket’i ve Gizli Kolombiya Komünist Partisi’nin inşası ve sosyal adalet, ulusal egemenlik ve gerçek demokrasi için savaşan bütün güçlerin yakınlaşması mücadelemiz devam ediyor.”


—————–

Komutan Manuel Marulanda Velez : Zaferi Kazanmaya Söz Veriyoruz!

FARC-EP Merkez Komitesi Sekretaryası’nın Duyurusu

60 yıl önce, oligarşi ülkemizde devlet terörü ve toprak sahipliği ve politik iktidarın hesaplaşmaları uğruna parti hesaplaşmaları yoluyla bir kardeş kavgasını başlatırken, halkımızın büyük güçlerini ve onun şerefinin devasa boyutlarını yabana attı.

300 bine yakın köylünün yaşamına mal olan ve milyonlarca hektar verimli toprağın güçlü liberal ve muhafazakar politikacılar tarafından boşaltılmasına yol açan, ulusal tarihimizin karanlık bir döneminde, yüz binlerce köylü gibi, Pedro Antonio Martin de, hükümet ve paramiliter kiralik katiller tarafından evini, işini ve toprağını terk etmeye zorlandı ve o kısa süre sonra kendini savunmaya karar verdi.

O andan sonra, öldürülen bir sendika liderinin anısına Manuel Marulanda Vélez ismini alan bu insan, muazzam liderlik ve siyasal-askeri yetenekleri sayesinde, askeri deneyimini arttırdı ve devrimci ve komünist bir dünya görüşünü benimsedi. Bu da ona yalnızca kendi durumunu değil toplumumuzu kaplayan tüm derin dengesizliklerin, şiddetin ve adaletsizliklerin gerçek temelini kavrama imkanını sağladı.

1964 yılında oligarşi, Tolima bölgesinin güneyinde köylülere karşı Pentagon’un açık direktifiyle, Plan Laso adı altında yeni bir cani askeri saldırıya kalktığında, Manuel Marulanda Vélez, La Paz’daki sayısız barışçı girişimin bir sonuç vermemesinin ardından, yanına aldığı 37 köylüyle birlikte silahlı ayaklanmayı başlattı ve nihai çözüm yolunu ilan etti: siyasi iktidar için mücadele ve sosyal adalet temelinde sosyalizme doğru yürüyen bir toplumun kurulması.

Washington ve oligarşi demokratik yollardan mücadeleye en ufak bir imkan tanımadıkları için biz tek mümkün yolu seçtik ve FARC böyle doğdu!

Eşi görülmemiş stratejist, dahi yol gösterici, 60 yıl boyunca yoksulların hakları için ve güçlülerin şiddetine karşı verilen kavgada sayısız muharebenin yenilgi bilmeyen lideri, büyük düşünürlerin gerçeklere dayanarak kurdukları teoriyi özümseyip onu her günkü pratik mücadelesine uygulamayı bilmiş ve bütün zamanların en önde gelen devrimci liderlerinden biri olarak kendini yetiştirmiş bütüncül bir devrimci.

İnsanlık tarihi, 60 yıllık silahlı direnişi boyunca, Marquetila’daki Plan Laso, Cordillera Central’deki Sonora Operasyonu, Casa Verde Operasyonu, Destructor 1 ve Destructor 2 operasyonları, Plan Patriota, Plan Colombia gibi sayısız muazzam askeri imha operasyonlarından, onun koşullarında başka bir insanın böylesine yara almadan ve daha da güçlenerek çıkmayı başardığına tanıklık etmemiştir.

Bütün bu muharebelerde ve başkalarında, Komutanımız bilgeliğini ve yeteneklerini göstermiş ve en zor koşullardan bile başarıyla ve bizlere de yolu göstererek çıkmasını bilmiştir.

Sonsuz bir üzüntüyle, Komunatımız Manuel Marulanda Vélez’in 26 Mart günü bir kalp krizi sonucunda, kısa bir rahatsızlıktan sonra, yoldaşlarının kollarında yaşamını yitirdiğini bildiriyoruz…

Onun çapında bir yol göstericiye layık bir cenaze töreni yapıldı. Binlerce ve binlerce FARC gerillası ve Bolivarcı militan ve Kolombiya’da ve tüm dünyada FARC’a karşı yürütülen iğrenç medya kampayasına rağmen kendisine büyük bir hayranlık ve sevgiyle bağlı olan milyonlarca insan adına, onu fiziksel olarak aramızdan uğurladık.

Onlara ve ailelerine şükran ve dostluk duygularımızı iletiyoruz.

Bu büyük lider bize, onun yanında geçen yıllarımız boyunca bize öğrettiği sayısız dersleri bırakıyor, acımızın orta yerinde, bütün gücümüzle onun devrimci ilkelerimiz, planlarımız, tasarılarımız ve halkın davasının zaferine olan derin inancını; zorluklara sabırla göğüş germede gösterdiği sağlamlığı ve varlığımızın bütün anlarında kararlılıkla ileriye yürümemizi mümkün kılan içimizdeki güçlü birliği korumanın can alıcı anlamını vurguluyoruz.
Şu an sürmekte olan, Latin Amerika tarihindeki bir devrimci organizazyona karşı yürütülen en büyük gerici saldırı koşulları altında, sımsıkı birleşmiş olarak ve tam bir iyimserlikle tüm zorlukları aşarak kavgamızı sürdüreceğiz.

Simon Bolivar, Jacobo Arenas ve Manuel Marulanda Velez’in bayrakları ellerimizde, Yeni Kolombiya, Büyük Latina Amerika Vatanı ve Sosyalizmi kuruncaya kadar kesintisizce mücadelemizi sürdüreceğiz. Komutanımızın mezarı önünde and içiyoruz!

Savaş duraklamıyor ve kavga sürüyor. Oybirliğiyle Sekretaryanın ve Ordu Merkez Komitesi’nin başkanı olarak Yoldaş Alfonso Cano seçilmiştir. Yoldaş Pablo Catatumbo tam üye ve Yoldaş Bertulfo Alvarez’in yedek üye olarak MK’ne alınmasına karar verilmiştir.

Halkın mücadelesini seferber eme, Yeni Kolombiya için Bolivarcı Hareket’i ve Gizli Kolombiya Komünist Partisi’nin inşası ve sosyal adalet, ulusal egemenlik ve gerçek demokrasi için savaşan bütün güçlerin yakınlaşması mücadelemiz devam ediyor.

FARC yanlısı bütün güçler, her bölgede ve bütün ülke sathında, varolan planlar doğrultusunda ve zaferin bir garantisi olarak sivil halkla sıkı bir bağ içinde ileri doğru hareket etmeyi sürdürecektir.

Oligarşinin bizlerden 60 yıldan bu yana çalmış olduğu demokratik bir barış ve huzurlu bir yaşam için, her fırsatta yeniden gündeme getirdiğimiz insani anlaşmalar ve savaştan çıkış politikalarıyla ilgili önerilerimiz Bolivar Platformunun Manifestosunda ifade edilen biçimiyle geçerli olmaya devam edecektir.

FARC’ın 44. yılını yaşadığımız şu günlerde, Komutanlarımız Manuel Marulanda Velez’in, Jacobo Arenas’ın, Raul Reyes’in, İvan Rios’un, Efraim Guzman’ın ve yaşamlarını hiç bir karşılık beklemeden yalnızca devrimci kişiliklerinin ayrılmaz bir parçası olan ortak iyilik için mücadele etmek adına yoksulların davasına adayan ve feda eden bütün savaşçıların anıları önünde saygıyla eğiliyoruz.

Commandante Manuel Marulanda Velez: HALK İÇİN ÖLMEK SONSUZA KADAR YAŞAMAKTIR!

Vatanın kutsal mihrabı önünde: ZAFERE AND İÇİYORUZ!

FARC-EP ORDU MERKEZ KOMİTESİ SEKRETARYASI

Mayıs 2008

Kolombiya Dağları

———

çeviri: Stalin Arşivi çeviri birimi

http://redresistencia.info/index.php?option=com_content&task=view&id=383&Itemid=1

]]>
http://stalinkaynak.com/arsiv/2008/05/26/halk-icin-olenler-sonsuza-kadar-yasar/feed/
Panel: ‘Latin Amerika’da Anti-Emperyalist Direniş ve Kolombiya Marksist Hareketi’ http://stalinkaynak.com/arsiv/2008/04/03/panel-latin-amerikada-anti-emperyalist-direnis-ve-kolombiya-marksist-hareketi/ http://stalinkaynak.com/arsiv/2008/04/03/panel-latin-amerikada-anti-emperyalist-direnis-ve-kolombiya-marksist-hareketi/#comments Thu, 03 Apr 2008 17:41:09 +0000 Administrator Duyurular http://stalinkaynak.com/arsiv/2008/04/03/panel-latin-amerikada-anti-emperyalist-direnis-ve-kolombiya-marksist-hareketi/ FARC2008afis.gif

Afişi büyütmek için üzerine tıklayın.

Afişi PDF olarak indirmek için buraya tıklayın.

Panelimize tüm dostlarımız davetlidir.

]]>
http://stalinkaynak.com/arsiv/2008/04/03/panel-latin-amerikada-anti-emperyalist-direnis-ve-kolombiya-marksist-hareketi/feed/
Kolombiya Halkı En Değerli Evlatlarından Birini Kaybetti http://stalinkaynak.com/arsiv/2008/03/31/kolombiya-halki-en-degerli-evlatlarindan-birini-kaybetti/ http://stalinkaynak.com/arsiv/2008/03/31/kolombiya-halki-en-degerli-evlatlarindan-birini-kaybetti/#comments Mon, 31 Mar 2008 16:19:46 +0000 Administrator Uncategorized http://stalinkaynak.com/arsiv/2008/03/31/kolombiya-halki-en-degerli-evlatlarindan-birini-kaybetti/

con_chopo.jpg
Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri Merkez Komite üyesi yoldaş Komutan Raul Reyes’in işbirlikçi Kolombiya ordusu tarafından katledilmesine ilişkin Venezuella Komünist Partisi yayın organı Tribuna Popular dergisinde yayınlanan makale.



Kolombiya Halkı En İyi ve En Değerli Evlatlarından Birini Kaybetti

Komutan Raul Reyes. Kolombiya’nın gerici toprak sahipleri ve paramiliter grupların uyguladığı şiddetin en kötü örneklerinin görüldüğü Hulia bölgesinde doğdu. Genç yaşta Komünist Gençlik’e [ Kolombiya Komünist Partisi’nin gençlik örgütü -ç.n.] üye oldu; politik eğitimini bu örgütte almaya başladı. Hem gençlik örgütü, hem de Kolombiya Komünist Partisi içinde önce Bölge Komitesinde, daha sonra ulusal çapta önemli görevler aldı.

Kolombiya devleti ve silahlı kuvvetlerinin kirli savaş ve terörizm yöntemlerini doktrin olarak benimsemesinin ardından, Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri’ne (FARC) katıldı. Bir savaşçı olarak teorik çalışmalarıyla pratik eylemlerini bir arada götürdü. FARC içinde kademe kademe yükselerek önce Bölge Sekreterliğine, daha sonra Başkomutan Manuel Marulanda Velez’in önderliğindeki Merkez Komite’ye girdi.

Marulanda ve Jacobo Arenas yoldaşın yanında politik ve askeri karar mekanizmasında bulunan Raul Reyes yoldaş, San Vicente del Caguan bölgesinde Andres Pastrana hükümetiyle yapılan barış görüşmelerinde FARC’ı temsil etti. Bu görüşmeler beklenmedik bir biçimde kesildi ve Kolombiya hükümetinin bu görüşmelere katılmasının tek amacının orduyu savaşa uygun olarak yeniden düzenlemek ve topyekun savaşa hazırlanmak için zaman kazanmak olduğu ortaya çıktı. Bundan sonra, Kolombiya ordusu sadece gerillaya karşı şiddetli saldırılar başlatmakla kalmadı, paramiliter grupların sayısını artırdı, köylüleri katlederek toprak sahiplerinin topraklarını genişletti, köyleri boşalttı ve sivil halkı Kolombiyanın geniş kırsal alanlarına hapsetti.

Raul Reyes yoldaş, bu görüşmeler sırasında ve sonrasında FARC-EP Uluslararası Komisyon Başkanlığı görevini yerine getirdi; bu görevi gereği, pek çok kez yurtdışına çıktı, çeşitli hükümetlerin temsilcileriyle görüştü. Kosta Rika’da Amerika Birleşik Devletleri hükümetinden delegelerle yaptığı görüşme de bu görüşmeler arasındadır. Bunun dışında Raul Reyes yoldaş, Kolombiya’daki iç savaşla ilgili kendisiyle görüşmek isteyen gerek Kolombiyalı gerekse yabancı politikacıları FARC’ın ülkenin farklı bölgelerindeki kamplarında kabul etti.

Aralık 1990’da, Meta bölgesindeki Casa Verde kamplarının savunmasında, Manuel Marulanda Velez’in yanında aktif olarak görev aldı; söz konusu savunma, Başkan Belisario Betancourt’la yapılan yedi yıllık ateşkesin sona ermesinin ardından Cesar Gavira hükümeti döneminde , o zamana kadar yapılan en büyük askeri operasyona karşı gerçekleştirilmişti. Raul Reyes’in kampı hava saldırısında yerle bir edilen ilk kamplardan biriydi. Ama gerillalar kampı önceden boşalttığı için, bu saldırı ordu açısından hiçbir sonuç vermemişti.

Raul Reyes, ordunun Caqueta’ya bağlı Yari bölgesinde yaptığı operasyonlar sırasında da savaştı. Bu operasyonlar sırasında Kolombiya ordusu büyük kayıplar verdi. Bu operasyonda, gerillaya karşı savaşmak için emperyalizm tarafından geliştirilen yüksek teknoloji kullanılmış, böylece gerilla savaşında yeni bir çağ başlatılmıştı. Ama FARC-EP bu yeni aşamaya kısa sürede uyum sağlamayı başardı. Böylece stratejisini uygulama ve saldırıya geçme imkanını kazandı. Resmi belgelerinde sık sık tekrarladığı, halk için iktidarı alma, Yeni Kolombiya’yı hedefleyen bir ulusal barış ve yeniden yapılanma hükümetini oluşturma hedefine bir adım daha yaklaşmış oldu.

İsyancı hareketi sona erdirmeyi hedefleyen Kolombiya Planı başarısızlığa uğradı; şimdi ise bu planı komşu ülkelere yayarak, Hugo Chavez liderliğindeki hükümet aracılığıyla Venezüella öncülüğünde gerçekleşen Bolivarcı, demokratik, halkçı, ulusal kurtuluşçu akımları etkisizleştirilmek istiyorlar. Çünkü bu ilerici akım sayesinde Uribe Velez’in savaş konsepti yıkılıyor ve tutuklularla rehin alınanların değişim süreci hızlanıyor.

Raul Reyes, FARC Merkez Komitesi içinde askeri olarak en çok öne çıkan isimdi. Bunun nedeni uluslarası konulardaki ağır sorumluluklarıydı. Bu sorumluluklar karşılıklı olarak esirlerin bırakılması sürecinin hızlanmasıyla arttı. Bu esir değişimleri Kolombiya ve ABD’deki hapisanelerde bulunan gerillaların, Simon Trinidad ve Sonia’nın özgürlüklerine kavuşmasını sağlayacak daha geniş bir esir değişiminin yolunu açacaktır.

Kolombiya askeri istihbaratı, Raul Reyes’in bu savunmasız durumunu iyi değerlendirdi. Çeşitli istihbaratlardan ve teknolojiden yararlanarak yerini tespit etti ve dinlenmek için geçici olarak kurduğu kampı gece yarısı bombaladı.

Raul Reyes yoldaşın temel kişisel özellikleri, her Marksist-Leninist militanın ulaşmaya çabaladığı özelliklerdi: sadakatle bağlı olduğu devrimci ilkeleri savunurdu. Örgütünün belirlediği hedefleri gerçekleştirmek için farklı kişilerle ilişki kurmasını sağlayan bir politik esnekliğe sahipti. Hem halka hem de öğrettiklerini saygıyla özümseyen gerillalara karşı her zaman sakin bir tutum sergilerdi.

Onun liderliğinde kurulan sabit kamplarda tam bir çalışkanlık örneği gösterilir, çalışmalar ve okumalar sırasında zaman en iyi biçimde kullanılırdı. Kamplara genel bir düzen havası hakim olur, temizliğe dikkat edilir, politik-askeri disiplin ve dakiklik mükemmel biçimde sağlanırdı.

Son olarak, insani olan hiçbir şey ona uzak değildi. Neşeli sohbetleri severdi. Derin bir bilgiye, imrenilecek bir kültüre sahipti. Hoş bir insandı. Kibarlığı ve neşe saçan tavırları etrafındakilere güven ve huzur verirdi. Disiplini, gerilla birlikleriyle kaynaşmasına, onlardan biri olmasına engel olmuyordu. Askeri yetenekleri planladığı operasyonların başarılı sonuçlarına yansıyordu. Bir eş, baba ve arkadaş olarak kurduğu sıcak ilişkilerde görülen sosyal yönü, ulusal ve uluslarası çapta kurduğu başarılı ilişkilerde de kendini gösterdi. Raul Reyes, bütün bunlardan dolayı, insanlığın en kutsal davası olan sosyalizme her şeyini adayan o özgür ve değerli insanlardan biriydi.

Kolombiya halkı, aldığı riskin bilincinde olarak, sınıf düşmanına karşı savaşmakta asla tereddüt etmeyen, en iyi ve en değerli evlatlarından birini yitirdi. Soğukkanlı, sakin ve sağlam bir evladını. Onu, birliklerini son zafere doğru yönlendirdiği haliyle hatırlayacağız her zaman. Onu öldürenlerse vatansız ve amaçsız katiller olarak tarihin bataklığına gömülecek.

Çeviri: Stalin Arşivi çeviri birimi

Kaynak: Tribuna Popular (Venezüella Komünist Partisi yayın organı)
http://www.tribuna-popular.org/index.php?option=com_content&task=view&id=2386&Itemid=1



]]>
http://stalinkaynak.com/arsiv/2008/03/31/kolombiya-halki-en-degerli-evlatlarindan-birini-kaybetti/feed/
Yoldaş Raul Reyes Ölümsüzdür! http://stalinkaynak.com/arsiv/2008/03/10/139/ http://stalinkaynak.com/arsiv/2008/03/10/139/#comments Mon, 10 Mar 2008 13:00:51 +0000 Administrator Uncategorized http://stalinkaynak.com/arsiv/2008/03/10/139/ Raul_Reyes.jpg

Komutan Raul Reyes

Aramızda!

Ölülerimiz için Bir Dakika Bile Sessizlik Yok, Bütün Hayat Bir Savaştır.

]]>
http://stalinkaynak.com/arsiv/2008/03/10/139/feed/
Revizyonizme Karşı Mücadelenin Bazı Yönleri Üzerine http://stalinkaynak.com/arsiv/2007/11/08/revizyonizme-karsi-mucadelenin-bazi-yonleri-uzerin/ http://stalinkaynak.com/arsiv/2007/11/08/revizyonizme-karsi-mucadelenin-bazi-yonleri-uzerin/#comments Thu, 08 Nov 2007 16:56:01 +0000 Administrator Anti-Revizyonizmin Sorunları http://stalinkaynak.com/arsiv/2007/11/08/revizyonizme-karsi-mucadelenin-bazi-yonleri-uzerin/ Tüm komünistlerin birliği için,
proletarya enternasyonalizmini savunmak için

Ludo Martens

Sovyetler Birliği’nde on yıllardır altı oyulmuş ve bozulmuş olan sosyalizmin bütünüyle yıkılması ve bu ülkede burjuva karşı devrimin zafere ulaşması uluslararası komünist hareketin son elli yıl içinde geçirdiği değişimin bir kez daha gözden geçirilmesini tüm komünistler için zorunlu kılmaktadır.

SBKP’nin 1956′daki 20. Kongresi’nde Kruşçev’in Stalin’e beklenmedik saldırısından bu yana uluslararası komünist hareket siyasal olarak revizyonizm tarafından baltalanmaktadır; bir dizi anlaşmazlık komünist hareketi bölmüş ve zayıflatmıştır. Revizyonizmin kökünü kazımak ve marksist-leninist ilkeler ile proletarya enternasyonalizmi temelinde uluslararası komünist hareketin birliğini tesis etmek için, son elli yılın gözden geçirilmesi zorunludur.

Belçika Emek Partisi (Parti du Travail de Belgique), bu raporda, revizyonizme karşı mücadelenin iki özgül yönünü göz önünde bulundurmaktadır: komünistlerin birliği için mücadele ve burjuva milliyetçiliğine karşı proletarya enternasyonalizminin savunulması için mücadele.

Giriş:

Emperyalizm ve proleter devrimler çağı

Tartışmayı yerli yerine koymak için öncelikle, temel bakış açımız nedir, kısaca değinelim.

Dünyamız hala emperyalizm ve proleter devrimler çağındadır.

“Yeni Dünya Düzeni”, emperyalist güçlerin kendi isteklerini tek başlarına dünyanın geri kalanına dayattıkları 20 yy. başlarındaki Düzene dönüştür.

SSCB ve Doğu Avrupa ülkelerinde sosyalizmden ne kaldıysa onların da yıkılmasıyla emperyalizmin ve kapitalizmin çelişkileri de şiddetlenmiştir.

Yirmibirinci yüzyıl, yüzyılımızın başlıca iki sorununu, hem de daha büyük bir şiddet ve ölçekte kendini yeniden ortaya koyacak: kapitalist ülkelerde sosyalist devrim sorunu ve emperyalizmin boyunduruğundaki ülkelerde sosyalist devrimin ilk aşaması olarak milli demokratik devrim sorunu.

Batı’nın büyük burjuvazisi, Sovyetler Birliği’ndeki karşı-devrimci restorasyon sürecini “insan haklarını, özgürlük ve demokrasiyi” getirecek “gerçek bir devrim” olarak selamlamıştı. Şimdi ise, aradan henüz beş yıl bile geçmemişken, eski Sovyetler Birliği’nde yaşayan insanların, beraberinde yoksulluk, işsizlik, iç savaş ve faşizmi getiren vahşi kapitalizmin baskı ve sömürüsüne maruz kaldıkları ortadadır.

Almanya, Demokratik Alman Cumhuriyeti’nin fethini ve Yugoslavya’nın dağılması sürecini hızlandırarak Avrupa’da egemen güç olma isteğini açıkça ortaya koymuş oldu. Balkanlar ve Yakın Doğu’nun hâkimiyeti için Almanya, Amerika, Fransa, İngiltere arasında ortaya çıkan rekabet nedeniyle eski Yugoslavya’da iç savaşlar kışkırtıldı.

Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından bu yana ABD, Almanya ve Japonya gibi en büyük emperyalist ülkeler arasındaki rekabet uluslararası alana hâkim oldu. Bu ekonomik ve stratejik rekabet, emperyalist sistemin genel krizini derinleştirerek, emperyalist güçler arasında bir başka dünya savaşına yol açabilir.

Sovyetler Birliği’nde restorasyonu izleyen süreçte emperyalizm Irak halkına karşı, ardında 150.000 ila 250.000 civarında ölü bırakan bir saldırı başlattı; savaştan bu yana Irak’a uygulanan ekonomik ambargo şimdiden 700.000′den fazla çocuğun ölümüne neden oldu.

Bu vahşi savaş, emperyalist hakimiyetin bir dizi yeni özelliklerini açıkça gözler önüne serdi.

Önde gelen emperyalist ülkeler, bağımsızlığını, egemenliğini, doğal kaynaklarının idaresini eline almayı savunma cüretinde bulunan herhangi bir üçüncü dünya ülkesinde de Irak’ta yaptıkları gibi en incelikli savaş teknolojilerini kullanmaya hazırdırlar.

Emperyalizm cani, barbar, insanlık dışı ve üçüncü dünyadaki milyarlarca insanın salt yaşamını sürdürme hakkıyla bile bağdaşmayan bir sistemdir.

“Müdahale etme görevi” emperyalizmin, üçüncü dünya ülkelerinin egemenliğini inkâr etmek, siyasi ve askeri yeniden sömürgeleştirme politikasını hayata geçirmek için kullandığı yeni bir slogandır.

ABD’deki Demokrat ve Cumhuriyetçi partiler, Avrupa’daki sosyal-hıristiyan, liberal, milliyetçi, muhafazakar ve sosyalist partiler, hepsi, Irak’a saldırmak için birleştiler - böylece batı demokrasisinin “çoğulcu”luğunun ancak emperyalist barbarlığa destek veren güçler için geçerli olduğu ortaya çıkmış oldu.

18 milyonluk nüfusa sahip küçük bir üçüncü dünya ülkesini yok etmek için ABD devasa askeri güç ve mali kaynakları harekete geçirmek zorunda kaldı. Ama yer kürenin küçük bir noktası üzerinde yoğunlaşmış bu yıkıcı güç bile stratejik bir zayıflığa işaret ediyor. Baskı ve yoksulluk ne kadar katlanılmaz hale gelirse geniş ölçekli devrimci hareketler için nesnel koşullar da o kadar gelişir.

Yalnızca, sosyalist devrimin zorunlu aşaması olan milli demokratik devrim Afrika, Asya ve Latin Amerika’nın baskı altındaki kitlelerinin sorunlarına çözüm olabilir. Bu devrim işçi sınıfının öncülüğünde ve işçi-köylü ittifakı ile emperyalizme ve yeni sömürgeci diktatörlüğe karşı savaşan güçler cephesine dayanan gerçek bir Marksist-Leninist parti liderliğinde gerçekleşmelidir.

Kapitalizm tam da “uygar dünyanın” kalbinin attığı yerde işsizlik, toplumsal gerileme, ırkçılık, suç, faşizm ve dış ülkelere askeri müdahaleden ibaret bir gelecek sunuyor. Devletin giderek artan faşistleştirilmesiyle burjuva demokrasisi içi boş bir kavram haline geliyor. Parlamenter demokrasilerde büyük burjuvazi kendi siyasi, iktisadi ve ideolojik diktatörlüğünü kitlelere dayatmaktadır. Tüm sosyal demokrasi deneyimleri göstermiştir ki sosyalizme barışçı ve parlamenter yoldan geçiş bir aldatmacadır, işçi sınıfının kurtuluşuna rehberlik eden tek yol Ekim devriminin yoludur.

Emperyalizmin sözcüleri şöyle diyorlar: “Sosyalizm ütopyadır; gerçekleşebilir olan yalnızca kapitalizmdir“. Ne var ki bu demagoji giderek daha ağır ve dünya ölçeğinde ekonomik, sosyal, siyasal ve ahlaki bunalımlar yaratan kapitalizmin ve emperyalizmin, bu insanlık dışı, barbar ve cani sistemin gerçek doğasını daha fazla gizleyememektedir.

Burjuvazi komünizmin nihai çöküşünü ilan ederken gerçekte, Marx ve Engels, Lenin, Stalin ve Mao Zedung’un oynadıkları o muazzan role karşı duyduğu nefreti bir kez daha kusmak için Doğu Avrupa ve SSCB’deki revizyonizmin utanç verici iflasını kullanıyor. Burjuvazi insanların, Marksizm-Leninizm’in kesin olarak yok olduğuna inanmalarını istiyor; çünkü onlar da komünist çözümlemelerin güncellik ve canlılığının tamamen bilincindeler ve çünkü, yenilmez tek düşmanlarının komünistler olduğunu biliyorlar.

Dünyanın tüm işçilerinin göğüs gerdiği işsizlik, yoksulluk, sömürü ve şiddetin dipsiz kuyusundan, kitleleri, yalnızca Marksizm-Leninizm-Mao Zedung düşüncesi çıkarıp onlara, ulusal ve toplumsal kurtuluşa giden yolu gösterebilir.

Marksist-Leninist Partilerin birliği için

Uluslararası komünist hareket derin politik ve ideolojik farklılıkların ve keskin siyasal mücadelelerin peşi sıra 1956′dan sonra bölündü.

Son otuzbeş yıl içinde, “Çin yanlısı” denen eğilimin ortaya çıkmasına şahit olduk; bu eğilimin kendisi de, Mao Zedung’un ölümünden sonra birçok alt eğilime bölündü. Çoğunluk durumundaki “SSCB yanlısı” denen eğilim, Gorbaçov döneminde kapitalizmin tümden restorasyonu sonrasında sayısız eğilime bölündü. “Arnavutluk yanlısı” eğilim de Arnavutluk’ta sosyalizmin çökmesiyle bölündü. Altmışlı yıllardan bu yana Latin Amerika’da “Küba yanlısı” bir eğilim de var. Bazı partiler ise, tüm bu eğilimlerin karşısında “bağımsız” bir konumda kaldılar.

Bu bölünmelerin, verili bir tarihsel durumda geçerli ve hatta zorunlu olduğunu savunanlar olabilir; ama bugün, bu eğilimlerin üstesinden gelme zorunluluğu ve olanağı ortaya çıkmış durumda. Sonuçta, iki olgu kendisini herkese dayatıyor:

Birincisi, revizyonizm uluslararası komünist hareketi zayıflatmış ve bölmüştür; ta ki gerçek yüzünü açıkça gösterinceye dek: burjuvaziye ve emperyalizme hizmet eden siyasal bir çizgi.

Sovyetler Birliği’nde sosyalizm yıkıldıktan ve Lenin’in ülkesi dağıldıktan sonra tüm komünistler anlamalıdır ki Marksizm-Leninizmin en tehlikeli ideolojik düşmanı revizyonizmdir. Gerçekte revizyonizm, burjuvazinin komünist hareket içindeki varlığını temsil etmekten öte bir şey değildir.

İkincisi, son otuzbeş yıl içinde gerçekleşen bölünme ve ayrılıklar bir bütün olarak uluslararası komünist hareketi büyük ölçüde zayıflatmıştır.

Bir ya da birden fazla önemli ideolojik ayrılıktan yola çıkarak, parti ve örgütleri belli bir ideolojik ve politik ortak temele sahip gruplaşmalar içinde biraraya getirme çabaları oldu. Ancak bu farklı gruplar arasında sadece bazı partiler, kitleler arasında kök salmayı başarabildi, kendi devrimci deneyimlerini kazandı ve Marksizm-Leninizm’i kendi ülkesinin gerçekliği ile birleştirdi. Diğer yandan, bu parti gruplaşmalarının her birinde bazı örgütlerin sağ ya da sol oportünizme yöneldiği görüldü; bunlar sınıf mücadelesine hiçbir katkı yapmadan yaşamaya çalıştılar ve ardından da yok olup gittiler. Meşru olmayan bölünmeler, uluslararası komünist hareketi ve bu hareketin her bir bileşenini zayıflatmıştır.

Birlik ve mücadele

Birinci Enternasyonal’in Marx ve Engels tarafından 1864′te kurulmasından bu yana devrimci çizginin ve birliğin savunulması her zaman Marksist politikanın iki temel yönü olagelmiştir.

İşçi sınıfı hareketinin henüz başlangıç aşamasında olduğu bir dönemde Marx olabilecek en geniş ölçekte bir birliğin önemine vurgu yapmıştır. “Birliğimiz, farklı ülkelerin işçileri arasında bir iletişim ve işbirliği merkezi kurmak için yaratılmıştır; bu işçiler aynı görevleri önlerine koymuşlardır: işçi sınıfının savunulması, ileriye taşınması ve bütün olarak kurtuluşa götürülmesi. … Meslek örgütleri, yardımlaşma dernekleri ve diğer işçi örgütleri kolektif katılıma davet edilir.” (Marx-Engels: Sınıf Partisi, 1. Cilt, Maspero, 1973, s. 93).

Marx Birinci Enternasyonal’de çok farklı siyasi görüşlerin formüle edildiğini kabul etmiştir. Genel Konsey tarafından kabul edilmiş bir metinde Marx şöyle yazıyordu: “Gerek her ülkede işçi sınıfının çeşitli bölümleri ve gerekse çeşitli ülkelerin işçileri şu anda farklı gelişme düzeylerinde oldukları için, mevcut hareketi yansıtan teorik görüşleri de zorunlu olarak o ölçüde farklıdır” (aynı yerde, s.151).

Ama Marx ve Engels Birinci Enternasyonal’de bilimsel sosyalizmin farklı seksiyonlar tarafından kabul edilmesi için kararlı bir mücadele yürüttüler.

Bu ikili taktiksel yaklaşımın sonucunda Marksizm bilinçli işçiler arasında ana ideolojik akım olmuştur.

İkinci Enternasyonal 1889′da Engels tarafından kuruldu. Kapitalizmin Avrupa’da görece hızlı gelişmesi ile çakıştığı için milyonlarca işçi Marksist öğretiyi benimsedi. Ama Avrupa’daki görece barışçıl koşulların etkisi altında, “İkinci Enternasyonal döneminde uluslararası işçi hareketi iki ana fraksiyona bölündü: devrimci Marksistler ve sözde Marksist olan oportünistler. Engels taviz vermeden oportünistlerle mücadele etti” (Uluslararası Komünist Hareketin Genel Çizgisi Üzerine Tartışma. Pekin. 1965. s.323).

Lenin de aynı ilkeyi izledi: İkinci Enternasyonal’de, 1910′dan 1914′e kadar, aynı kararlılıkla bir yandan hareketin birliğini kollarken bir yandan da marksizmin devrimci özünü savundu. Ama Bernstein’ınki gibi güçlü ve apaçık burjuva akımlar İkinci Enternasyonal’in ana partisi olan Alman Sosyal-Demokrat Partisini çoktan zayıflatmıştı. Lenin, bir yandan birliği gösetirken, İkinci Enternasyonal’de sol kanadın gelişmesi için de elinden geleni yaptı. 1914 Ağustosu’nda “İkinci Enternasyonal’deki revizyonistler burjuvazi ile gizlice ittifak kurmayı bırakıp açıkça ittifak kurmaya başladılar ” (aynı yerde, S.326). Lenin bu tarihten sonra derhal Üçüncü Enternasyonal’in kuruluşu için hazırlıklara başladı.

Revizyonizme ve Kruşçevci bölünmeciliğe karşı mücadele

Kruşçev ve Brejnev revizyonizmi Marksizm-Leninizme en büyük ihanettir ve uluslararası komünist hareketin bölünmesinin ve zayıflamasının en temel nedenidir.

Kruşçev’in 1956′daki Yirminci Kongre’ye sunduğu raporu, yine aynı yıl Stalin üzerine gizli raporu, 1962′deki 22nci Kongre’ye sunduğu raporu, Uluslararası Komünist Hareket içindeki revizyonist, burjuva çizginin tam bir örneğini verir.

1985-1990 yılları arasında kapitalizmin açık restorasyonuna yol açan tedrici dejenerasyonun tüm ideolojik ve politik kökenleri bu üç temel belgede formüle edilmiştir. Gorbaçov’un ihanet çizgisine karşı sonuç alıcı bir mücadele yürütmek için, bu ihanet çizgisinin kökenlerinin Kruşçev dönemine uzandığını açıklamak zorunludur. Çünkü, eski Sovyet ülkelerinde herşey-serbest kapitalizminin faşist karakterde siyasal biçimler aldığı bugünkü koşullarda, Yeltsin diktatörlüğüne karşı Kruşçev’den esinlenen reformist, sosyal-demokrat bir muhalefet de pekala çıkarılabilir.

1956-1964 yılları arasında, uluslararası komünist hareket içinde yaşamsal bir ideolojik mücadele başladı. Marksizm-Leninizm ile revizyonizm, devrim ile reformizm, devrimi devam ettirmek ile politik dejenerasyon, proletarya diktatörlüğü ile kapitalist restorasyon arasında bir tercih yapma zorunluluğunu açık hale getirdiği için bu dönem üzerine eğilmek gerekiyor.

Mao Zedung’un ve Çin Komünist Partisi’nin değeri Kruşçev revizyonizmine karşı Marksizm-Leninizm’i savunmalarıdır; özellikle “Genel Çizgi Üzerine Tartışma” başlıklı yayın bu bakımdan önemlidir. Yayınlanmasının üzerinden otuz yıl geçmesine rağmen bu belge değerini hala korumaktadır; hatta SSCB’nin dağılması, bu belgenin güncelliğinin altını bir kez daha çizdi.

Bu belgenin içeriği herkesçe bilindiği için biz sadece belirli noktaları üzerinde duracağız. 1956-1964 yılları arasındaki polemikte Mao Zedung yalnızca revizyonizme karşı marksizmi-leninizmi savunmakla kalmadı, aynı zamanda bölünmeciliğe karşı komünistlerin birliğini de savundu. Kendi burjuva ya da küçük burjuva çizgilerini dayatmak için oportünistler daima entrikalara, bölünme ve ayrılma yoluna başvurdular.

ÇKP, birliğin önemini 1963′te şöyle vurguluyordu: “Proletaryanın davası her zaman enternasyonal bir karaktere sahip olmuştur. Tüm ülkelerin komünistleri davalarını kazanmak için birleşik bir mücadele zemininde birleşmelidirler. Proletarya enternasyonalizmi temelinde dayanışma ve birlik olmaksızın hiçbir ülke devrimci zafere ulaşamaz ya da zaferini sağlamlaştıramaz. Bu birliği korumanın ve genişletmenin biricik doğru yolu komünist partiler ve ülkeler arasındaki kardeşçe ilişkileri saptayan ilkelere uymaktır. Bu ilkeler: Marksizm-leninizm ve proletarya diktatörlüğü temelinde birlik, karşılıklı dayanışma ve yardımlaşma, bağımsızlık ve eşitlik, tartışma ile sağlanan görüş birliğidir” (Modern Leninizm ve Revizyonizm. La Cité Editions. s.116-117).

Farklı partiler arasındaki siyasal ayrımlara gelince, ÇKP şöyle yazar: “Kardeş partilerin ortak çıkarlarına ilişkin meseleler son derece karmaşık ve bu partilerin içinde çalıştığı koşullar çok farklı ve nesnel koşullar sürekli değiştiği için, kardeş partiler arasında görüş ayrılıkları kaçınılmaz olabilmekteyse de bu mutlaka kötü olmak zorunda değildir. Önemli olan, enternasyonalist birliği savunma ve güçlendirmenin vazgeçilmez olduğundan yola çıkmak ve düşmana karşı savaşta bir olmaktır. İstenmeyen bir şekilde kardeş parti ve ülkeler arasında ayrılık ve çatışmalar ortaya çıkarsa, bu meseleler proleter enternasyonalizmi ruhuyla, tartışma ile sağlanan görüş birliği ve eşitlik ve birliğe ilişkin ilkelere uygun olarak kararlılıkla çözülmelidir” (Leninizm ve Modern Revizyonizm. La Cité Editions. Lausanne. s. 20).

Bu ilkeler Büyük Polemik‘te ÇKP tarafından daha da geliştirildi:

Dayanışma ilkelerine uymak ve ne kardeş bir komünist partiyi bir diğerine saldırmaya teşvik etmek ne de sekter ya da ayrılıkçı tutumlar içine girmek; karşılıklı destek ve yardımlaşma ilkelerine uymak, asla yardım etmek bahanesiyle bir partiyi kontrol etmeye çalışmamak, (…), eşitlik ve bağımsızlık ilkelerine uymak, asla kendini diğerinin üzerine koymamak ya da kendi partisinin program, çizgi ve kararlarını dayatmamak. Asla kardeş bir partinin iç meselelerine müdahale etmemek ya da yıkıcı faaliyetlere girişmemek (…) tartışma ile sağlanan görüş birliğine uymak ve çoğunluğu temsil ettiği iddiasıyla asla bir ülkenin Partisi’nin hatalı çizgisini dayatmamak...” (Uluslararası Komünist Hareketin Genel Çizgisi Üzerine Tartışma. Foreign Language Editions. Beijing. 1965. s. 370).

ÇKP, 1963 yılındaki polemikte revizyonizmi eleştirirken, Uluslararası Komünist Hareketin Birliğini, hareket içinde büyük anlaşmazlıklar olmasına rağmen, ısrarla savunuyordu. “Eğer revizyonist hatalarınızı düzeltmezseniz biz de SBKP’nin, Sovyet halkının ve Sovyet devletinin çıkarı için, sosyalist kampın ve uluslararası komünist hareketin birliği için sizi hiç tereddüt etmeden, açıkça eleştirmeye devam edeceğiz” (Uluslararası komünist hareketin genel çizgisi üzerine tartışma. Foreign Language Editions. Beijing. 1965. S.344). “Uluslararası Komünist Hareket içinde, revizyonistlerle bile ilişki kurmayı sürdürüyoruz; o halde neden aynı şeyi Marksist-Leninistlerle de yapmayalım?” (Uluslararası Komünist Hareketin Genel Çizgisi Üzerine Tartışma. Foreign Language Editions. Beijing. 1965. s. 360).

ÇKP ile ilişkilerini bitiren, Doğu Avrupa’nın revizyonist partileri idi. Yalnızca Romanya partisi ÇKP ile dostça ilişkilerini sürdürdü; ÇKP de buna karşılık, revizyonist tutumları herkes tarafından bilinen Çavuşesku’nun Partisi ile ilişki kurdu.

Mao Zedung 1957′de şu açıklamayı yaptı: “Mücadelenin amacı Marksizm-Leninizm’in ilkelerini korumaktır; bu demektir ki ilkeler söz konusu olduğunda taviz vermemeliyiz; bu sorunun bir yönüdür. Diğer yönü ise birliğin sağlanmasıdır. Birliğin amacı karşıdakine bir yol sunmak, onunla uzlaşmaktır; esneklik dediğimiz şey budur. İlkeler ve esneklik arasındaki birlik, karşıtların birliği, Marksist-leninist bir ilkedir.” (Mao Zedung, Seçme Eserler, V. Cilt, s.560).

Marksist-Leninist partilerin bölünmesine son vermek

Kruşçev revizyonizmi, Marksizm-Leninizm’i savunan partileri dışlayarak komünist hareketin birliğini bozarak işe başladı. Ama daha sonra sekterizm ve solculuk da sayısız gayrimeşru bölünmeye yol açtı. Çözümlemelerdeki ve değerlendirmelerdeki gerçek farklılıklar çelişkilere ve bölünmelere yol açıncaya kadar abartıldı. Elbette, temel ayrımlar ortaya konmalıydı; ama tartışmalar, zamanında, materyalist ve berrak çözümlemeler temelinde ve bir yandan da komünistler arasındaki birlik gözetilerek yapılmalıydı.

Çin Komünist Partisi’nin anti-revizyonist mücadelesine katılan bazı partiler -bunların arasında biz de vardık-, Kübalıları “Sovyet yayılmacılığının askerleri” olarak nitelediler. Küba Komünist Partisi ise Çin Komünist Partisi’ni “hegemonyacı ve gerici, Amerikan emperyalizminin işbirlikçisi” diye adlandırıyordu.

Aynı şekilde 1968′de Çekoslovakya, 1976′da “Dörtlü Çete”nin tasfiyesi, 1977′de Üç Dünya Teorisi, 1979′da Kamboçya, 1980′de Afganistan, 80′li yılların başında Deng Xiaoping çizgisi gibi meselelerde ciddi ideolojik ve politik çatışmalar sürdü.

Tüm bu çatışmalar önemliydi. Her parti, bir yandan hareketin birliğini korurken farklı görüşleri çok ciddi biçimde incelemeli ve kendi görüşünü bu temelde formüle etmeliydi. Gerçek şu ki dün Çekoslovakya, Afganistan, Üç Dünya teorisi, Deng çizgisi, vb. meselelerde şiddetli çatışmalar içinde yer almış komünistler bugün aynı safta yer alıyorlar, Marksizm-Leninizm’i savunuyor ve revizyonizme karşı mücadele ediyorlar; tabi eski görüşlerinde zorunlu düzeltmeler yaptıktan sonra.

Partimize gelince, tanığı olduğumuz şiddetli mücadelelerden tek bir sonuç çıkardı: bir diğer parti içindeki ya da iki komünist partisi arasındaki herhangi bir çatışma ne kadar keskin olursa olsun bizler çatışmaları ciddi biçimde incelerken, aynı zamanda kendi partimizin birliğini de her ne pahasına olursa olsun korumalıyız. Aynı ilke Uluslararası Komünist Hareketin bütününe uygulanmalıdır: ayrımlar ne kadar keskin olursa olsun, biz bu ayrımların, hareketi bölmesine izin veremeyiz…

Elbette, ilkeler söz konusu olduğunda komünistlerin tavizler veremeyeceği yönünde itirazlar olabilir. Buna cevabımız: her parti Marksist-Leninist ilkeleri mevcut gerçekliğe onu kendi kavrayışına göre uygular. Hiç kimse bir partiden, ilke olarak kabul ettiği şeyden taviz vermesini isteyemez. Her parti kendi görüşlerini bütünüyle bağımsız olarak belirler. Ama bu, o partinin Uluslararası Komünist Hareketin birliğini sürdürme görevi ile karşıtlık oluşturduğu anlamına gelmez; çünkü bu birliği korumak da aynı zamanda bir ilkedir.

Burada önemli olan, komünist harekete düşman olanların planlarının akıldan çıkarılmaması gerektiğidir. CIA ve diğer gizli servislerin komünist partiler içinde ya da partiler arasında ne şekilde ayrılıklar yarattığını, aşırı mücadeleleri, bölünmeleri ya da ayrımları ne şekilde teşvik ettiğini gösteren pek çok belge var. Komünist hareketin birliğinin öneminin farkında olan düşman, bu birliği yıkmak için en akla gelmez yollara başvuracak ve sıklıkla hem revizyonistleri hem de sol sapma eğilimleri aynı anda destekleyerek tüm savrulan eğilimlere arka çıkacaktır.

Sağ oportünist ya da sol sekter olarak bilinen partilerle birliği sürdürmenin doğruluğu sorgulanabilir.

Mao Zedung bir yerde şöyle demiştir: “Önemli olan nasıl öğrenileceğini bilmektir“. Bu, Uluslararası Komünist Harekete yönelik tavrımızda da esastır. Hareketin birliğini sürdürmek her partiye daha fazla ve daha hızlı öğrenme olanağı verir.

Partimiz, politik çizgisinin sağ ya da sol oportünist olduğunu düşündüğümüz komünist partilerle de ilişkilerin sürdürülmesi ve geliştirilmesi ilkesini benimser.

Her şeyden önce yargılarımızda hata yapabileceğimiz için.

İkincisi, deneyimler göstermiştir ki, biz bu partilerin kitleler arasındaki çalışmalarının, deneyimlerinin, teorik çalışmalarının belli yönlerinden yararlanabiliriz.

Üçüncüsü, ideolojik çizgideki temel ayrımlar, belirli tarzda ortak çalışma yapmanın, ırkçılık karşıtlığı, sendikal haklar, emperyalizm karşıtlığı gibi alanlarda birleşik mücadele vermenin önünde engel değildir.

Dördüncüsü. Olası değişiklikleri dikkate almak zorundayız. Revizyonist ya da solcu olduğunu düşündüğümüz bazı partiler ya da bu partilerin bazı fraksiyonları olumlu yönde değişebilirler.

Son olarak, büyük ayrımlarımızın olduğu partiler tamamen yozlaşabilir ve burjuvazinin saflarına katılabilirler. Bu partilerle sürdürmüş olduğumuz ilişkilerden işimize yarayacak “olumsuz” dersler çıkarabiliriz; böylece, geçirdikleri değişimi adım adım izlemiş olduğumuz için, bu olumsuz dersleri daha iyi formüle edebiliriz.

Mao Zedung’un tezleri üzerine

Uluslararası Komünist Hareketin birliğine Marksizm-Leninizm ve proletarya enternasyonalizmi temelinde katkıda bulunmak için, Mao Zedung’un düşüncesini kabul etmiş partilerin, yoldaş Mao Zedung’un çalışmalarına bilimsel ve eleştirel bir yaklaşımı benimsemeleri önemlidir.

Belçika Emek Partisi (PTB/PVDA) Marksizm-Leninizm ve Mao Zedung düşüncesi ideolojik silahıyla kuşanmıştır. Partimiz Mao Zedung’un Marksizm-Leninizm bilimine iki temel katkısı olduğunu kabul etmektedir.

Tarihte ilk kez, baskı altına alınmış büyük bir üçüncü dünya ülkesinde sosyalist devrimin hazırlık aşaması olarak milli-demokratik devrim teori ve stratejisini o geliştirmiş ve Çin devrimini, görülmemiş zorlukları aşarak proletarya diktatörlüğüne kadar o götürmüştür.

SSCB’de Kruşçev iktidara geldikten sonra Mao Zedung mücadelenin yönünü modern revizyonizme çevirdi; kültür devrimini geliştirerek modern revizyonizme karşı mücadeleyi yönetti ve proletarya diktatörlüğünde sınıf mücadelesinin sürdürülmesi teorisini zenginleştirdi.

Mao Zedung’un yapıtları üzerine geniş bir tartışma için

Mao Zedung’un öğretilerini 1963′ten 1976′ya kadar takip eden bütün partiler, diğer düşünce okullarından komünistlerin sertçe karşı çıktığı belirli bir dizi politik düşünceyi paylaştılar. Uluslararası Komünist Hareketin mevcut durumunda, Mao Zedung düşüncesini kabul etmiş partilerin “maoist” tezlere dayalı bir platformda yeniden gruplaşmaları olumsuz sonuç doğuracaktır. Yalnızca Uluslararası Komünist Hareketin birliğine zarar vereceği için değil politik ve ideolojik olarak bizi de zayıflatacağı için. Mao Zedung düşüncesini kabul etmiş partilerin pek çoğu belli bazı tezleri benimsemişlerdir: partinin inşası için gerekli başlıca öğe olarak iki çizgi arasındaki mücadele, kültür devriminin evrensel değeri, 1968′den itibaren Sovyet sosyal-emperyalizminin ortaya çıkışı, Marksizm-Leninizm’in bir üst gelişme aşaması olarak Mao Zedung düşüncesi, vb. Belirli bazı “maoist” partiler bu saydıklarımız temelinde birleşiyor olabilir ama bu, meşru olmayan ve zararlı bölünmeleri devam ettirecektir. Amaç, maoist hareketin 60′lı ve 70′li yıllardaki sloganlarını ve sözlerini tekrar etmek değil tersine geçmiş on yılların deneyimleri temelinde, Mao Zedung’un teorisinin değerini hala koruyan tezlerini bilimsel olarak geliştirmektir. Diğer düşünce okullarından, “Sovyetçi”, “Arnavutçu” ya da “Kübacı” okullardan komünistlerle birliği imkânsız kılacak tüm “ön yargıların” bir kenara atılması, Mao Zedung’un görüşlerine getirilen eleştirilerin ikna edici şekilde çürütülmesi, yerinde eleştirilerin kabul edilmesi ve tarafların birbirlerini ideolojik ve politik bakımdan ilerletme yeteneğini kazanması gerekir. Bilimsel bir tartışma, Mao Zedung düşüncesini kabul etmiş partiler arasında bile “ortak mirasın” nasıl da çelişkiler ve hatta karşıtlıklar içerebileceğini bizlere gösterecektir.

Mao Zedung’un bazı teorilerinin eleştirel bir değerlendirmesi

Mao Zedung düşüncesini kabul etmiş partiler için bilimsel bir yaklaşımı kabul etmek, Mao Zedung’un bazı görüşlerine, (eski) sosyalist ülkelerde meydana gelen olaylar ve Lenin ile Stalin’in çalışmaları ışığında eleştirel bir değerlendirme ile yaklaşmak demektir. Bize gelince, Mao Zedung’un belli bazı tutumlarını eleştirebiliriz. Örneğin:

Yirminci Kongre’de Kruşçev, kendi revizyonist çizgisini kabul ettirebilmek için Stalin’e beklenmedik biçimde saldırdı.

Başlangıçta, Mao Zedung ve ÇKP kararsızlık yaşadılar. Stalin’in Marksist-Leninist çalışmalarını tutarlı biçimde savunmadılar; buna karşılık, Stalin’e getirdiği oportünist eleştiriler bakımından Kruşçev’in izinden gittiler.

Buna ilişkin en temel belge “Proletarya Diktatörlüğünün Tarihsel Deneyimleri” başlığını taşır ve 5 Nisan-29 Aralık1956 tarihleri arasında yazılmıştır.

Bu belge Stalin’i ve “Sovyetler Birliği’ndeki devrimin ve çalışmanın temel deneyimlerini” savunur (Proletarya diktatörlüğünün tarihsel deneyimleri, Pekin, 1961, s.33). Yine de Stalin’e yönelik eleştirilerde, revizyonizmle belirgin bir uzlaşmanın varlığı hemen fark edilir.

Gerçekte, Mao Zedung ve ÇKP tarafından formüle edilen bazı eleştiriler, Kruşçev’in iftiralarını basitçe tekrarlar. ÇKP, ciddiye alınacak hiçbir kanıta dayanmayan bazı temelsiz iddialar ortaya atar. Çıkartılan sonuç şu çizgidedir: Kruşçev, Stalin’in hatalarını düzeltmek yolunda adım atmıştır! Bu belge, “Yaşamının son dönemlerinde Stalin’e atfedilen bir dizi zafer ve övgü, onun başını döndürdü. Kendi düşünme yönteminden, kısmen de olsa ciddi bir şekilde, diyalektik materyalizmi attı ve subjektivizme teslim oldu. Kendi aklına ve otoritesine körü körüne inanmaya başladı; karmaşık durumlar hakkında araştırma ya da ciddi bir inceleme yapmayı ya da kendi yoldaşlarına ve halkına kulak vermeyi reddetti. Sonuç olarak, düşünceleri ve attığı politik adımlar nesnel gerçeklik ile karşıtlık içindeydi; sıklıkla bu yanlış ölçütleri uygulamakta ısrar etti ve zamanı gelince de hatalarını düzeltmekte başarısızlığa düştü. Sovyetler Birliği Komünist Partisi Stalin’in hatalarını düzeltmek yolunda şimdiden adımlar atmıştır” şeklindeki iddiaları tekrarlar (Proletarya diktatörlüğünün tarihsel deneyimleri, Foreign Language Editions, Pekin, s. 42).

Kruşçev’in bu iddialarının hiçbiri doğru değildir. Yaşamının son yıllarında Stalin “SSCB’de Sosyalizmin İktisadı Sorunları” adlı eseri kaleme aldı ve Malenkov’un 5 Ekim 1952′deki 19. Kongre’ye sunduğu Rapor tasarısını gözden geçirdi. Bu iki belge, Stalin’in diyalektik materyalizmi doğru uyguladığını, araştırma ve soruşturma yaptığını, Parti’nin zaaflarını ve çok değil, birkaç yıl içinde Kruşçev revizyonizmini doğuracak olan hataları sezdiğini kanıtlar.

“Tarihsel Deneyim” başlıklı belgede, ÇKP, Kruşçev’in Stalin’e yönelttiği en akıl dışı suçlamalarından birini kabul etmiştir: “(Stalin) anti-faşist savaş öncesinde yeterince uyanık davranmadı.” (Proletarya diktatörlüğünün tarihsel deneyimleri 1961, Foreign Language Editions, Pekin, s. 9-10)

ÇKP bu belgede, Kruşçev’in [SSCB’de -ç.n.] sınıf mücadelesinin bittiğine ilişkin görüşlerini aynen benimser; oysa bu görüşler daha 1930′lu yıllarda Buharin tarafından geliştirilmiş olan görüşlerle aynıydı. ÇKP, karmaşık ve çetin parti temizlikleri sürecine ilişkin somut çözümlemeler yapmaz. Kruşçev’in, “sınıf mücadelesinin derinleştirilmesinde ısrar yerine demokrasinin mükemmelleştirilmesi” zorunluluğu gibi bayağılıklarını tekrarlar: “Sömüren sınıfların yok edilmesinin ve karşı-devrimci güçlerin zorunlu tasfiyesinin ardından, proletarya diktatörlüğü içerdeki karşı-devrimci artıklarla mücadele etmek için hala gerekliydi (…) ama bu mücadelenin öncelikle dış emperyalist saldırgan güçlere yöneltilmesi gerekiyordu. Bu şartlar altında, ülkenin politik yaşamında farklı demokratik yöntemleri geliştirmek ve aşama aşama mükemmelleştirmek, sosyalist meşruiyeti geliştirmek, halkın devlet aygıtı üzerindeki denetimini güçlendirmek, devlet ve fabrika yönetiminde demokratik yöntemleri geliştirmek, bir yandan fabrikalar öte yandan geniş kitleler ile devlet örgütleri arasındaki bağları sıkılaştırmak (…) ve Stalin’in yaptığı gibi sınıfların ortadan kaldırılmasının ardından sınıf mücadelesinin derinleştirilmesinde ısrar ederek, sosyalist demokrasinin sağlıklı biçimde gelişmesini engellemek yerine, bürokratik eğilimlere karşı daha da kararlılıkla mücadele etmek gerekiyordu” (Proletarya diktatörlüğünün tarihsel deneyimleri, 1961, Foreign Language Editions, Pekin, s.54-55).

Mao Zedung, gene 1956′da çeşitli yerlerde SSCB’deki sanayi ve tarım politikalarına herhangi bir çözümlemeye dayanmayan eleştiriler getirmiştir: “Bizde tarımın kolektivizasyonu SSCB’de olmayan birçok safhadan geçmiştir” (Mao Zedung, Seçme Eserler, Cilt V, s. 376). “Sovyetler Birliği’nde, köylüler çok fazla baskı altına alınmışlardır. Mahsullerinin çok büyük kısmına el konmuş ve çok düşük bir fiyat biçilmiştir. Bu şekilde kaynak biriktirmek, köylülerin üretim yapma isteğini azaltır” (aynı yerde, s. 314). Sovyetler Birliği “tarımın ve hafif sanayinin aleyhine ağır sanayiye eşitsiz biçimde ağırlık vermiştir” (aynı yerde, s. 307).

Açık ki bu “bilanço”, Sovyet deneyiminin ayrıntılı bir incelemesine dayanmamaktadır. Temelde, Buharin’in fikirlerine oldukça yakındır. Kırdaki sınıf farklılıkları, 1929-1930 kolektivizasyonu için açık muharebeyi kaçınılmaz kılmıştır. Muharebe şu soruyu cevaplandırmıştır: kırda izlenmesi gereken yol hangisidir, kapitalist yol mu, sosyalist yol mu? 1928-1935 arasında gerçekleştirilen “zorunlu yürüyüşle” sanayileşme, gerek SSCB’nin savunulması gerekse de kırsal bölgelerin teknik temelinin ve kültürel çehresinin tümden dönüştürülmesi için tarihsel bir zorunluluktu.

1963′teki Büyük Polemik sırasında ÇKP ve Mao Zedung, Stalin’i daha tutarlı biçimde savundularsa da savunmalarında hala ağır boşluklar vardı. Troçkizm, buharinizm ve burjuva milliyetçiliğine karşı yaşamsal önemdeki ideolojik ve politik mücadele ise tümüyle bir kenara bırakılmıştı. ÇKP, genel terimlerle “iki tür çelişki”den söz etmekle yetinerek, politik çizgi ve görüşleri somut olarak çözümlemeyi reddetmişti. Aşağıdaki alıntı, gerçekte, buharinci fikirlerin üstü kapalı biçimde savunulmasına örnektir: “Gerek Parti içide gerek Parti dışında yürütülen mücadelelerde Stalin, belli bir durumda ve belli sorunlar söz konusu olduğunda -düşmanla bizim aramızdaki ve halkın kendi içindeki- doğası birbirinden farklı iki çelişki kategorisi arasında fark gözetmedi (…) Karşı-devrimin bertaraf edilmesi süreci (…) pek çok karşı-devrimci unsurun haklı olarak cezalandırılmasını sağladı; ancak haksız yere mahkum edilen dürüst kimseler de vardı ve bu şekilde Stalin 1937-1938′deki baskıyı fazla yaygınlaştırma hatasına düştü” (Uluslararası komünist hareketin genel çizgisi üzerine tartışma. Foreign Language Editions, Pekin, 1965. s.129).

Gerçekte, temizlikler sürecinin temeli sayılabilecek Mart 1937′deki raporunda Stalin, yalnızca gerekli uyanıklığın önemini kavrayamayan sağ eğilime değil, temizlik ve baskıları keyfi biçimde yaygınlaştırma eğilimine de karşı çıktı. Stalin aynı zamanda, yapılması zorunlu olan temizlikleri Parti ilkelerine uymayacak tarzda gerçekleştiren bürokratik eğilimleri de eleştirdi. 1938 yılı başlarında, temizlikler aşırı ilerletildiği ve amacından saptığı zaman bu durumu açığa çıkaran tam da Stalin olmuş ve sonradan bu durumu düzeltmiştir.

Maoist hareket içindeki küçük burjuva etkiler

Mao Zedung’un yazılarındaki bu hatalar üzerinde durmak önem taşımaktadır; çünkü bunlar, 1963′ten itibaren Avrupa’da gelişen genç Marksist-Leninist hareket üzerinde güçlü bir etkiye sahip olagelmiştir. Bu hareket, anti-Stalinizmde birleşen küçük-burjuva ideolojilerin damgasını taşımaktadır. Mao Zedung’un sözünü ettiğimiz fikirleri, “maoizmin”, Stalinizm’e ve dolayısıyla Leninizm’e karşıt yeni bir teori olarak yorumlanmasında teşvik edici olmuştur. Partimiz [geçmişte -ç.n.] hep ÇKP’nin “Stalin Sorunu” başlıklı belgede ortaya koyduğu görüşleri savundu. Gerçekte ise, Stalin’in eserleri ve pratiğinin incelenmesi ihmal edilmiş, hatta tamamen bir yana bırakılmıştı. ÇKP 1966′da şöyle bir açıklama yaptı: “Yoldaş Mao Zedung Marksizm-Leninizm’i her alanda dahiyane ve yaratıcı biçimde geliştirdi; Marksizm-Leninizm’i yeni ve üst bir düzeye çıkardı” (Küçük Kızıl Kitap, 1966 tarihli Önsöz). Partimize hâkim olan görüş, Mao Zedung’un fikirlerinin “her alanda” Stalin’in ve hatta Lenin’inkilere “üstün” olduğu şeklindeydi. Mao Zedung’un Marksist-Leninist teoriye hangi alanlarda gerçek bir katkıda bulunduğunu incelemek ise gerekli görülmüyordu.

Çin belgelerinde sıkça tekrarlanan, “Mao’nun aksine Stalin sosyalizmde sınıf mücadelesinin sürdüğünü anlamamıştır”, şeklindeki düşünce geçmişte partimizce kabul görüyordu. Bu durumun görünüşteki kanıtı olarak da Stalin’in 1936 Anayasası Hakkında Raporu gösteriliyordu; Stalin bu raporda şöyle der: “Bütün sömüren sınıflar tasfiye edilmiştir. Geriye işçi sınıfı kalmış; köylü sınıfı kalmış; aydınlar kalmıştır. Bu alıntı üzerine Profesör Thomson klasikleşen bir yorum yapmıştır: “Buradan, sömürücü sınıflar yok edilmiştir; sınıf mücadelesi açıkça sona ermiştir, sonucu çıkar” (Stalin: Leninizmin Sorunları, Tirana Baskısı, 1970. s. 702.’den aktaran, George Thomson, Marx’tan Mao Zedung’a. s. 131). Stalin’in çalışmaları etraflıca incelenecek olursa, varılan bu sonucun ne kadar yanlış olduğu ortaya çıkar. Toprak sahiplerinin, kapitalistlerin ve kulakların yok edilmesi, Stalin’e göre, hiç de sınıf mücadelesinin ve proletarya diktatörlüğünün sona erdiği anlamına gelmez.

Thomson’un bunun gibi çok sayıda “maoist” görüşleri, sosyalist Çin’deki kitle hareketlerine hayran ama aynı zamanda anti-komünizmden de etkilenen küçük-burjuva aydınlarına özgüdür. Thomson 1971′de şunları yazmıştır: “Stalin, Leninist çizgiyi 1935′e kadar izlemiş, ardından bu çizgiden iki bakımdan sapmıştır: bir yandan, yeni anayasa iç ilişkiler söz konusu olduğunda proletarya diktatörlüğünün gevşetilebileceği varsayımına dayanıyordu; bu nedenle yeni anayasa, onu, kendi ayrıcalıklarının kanıtı sayan burjuvazi tarafından iyi karşılanmıştır. Bu “sağ” sapma bir eğilim idi. Öte yandan, proletarya diktatörlüğü, gerçekte gevşetilemeyeceği için, güvenlik servislerinin görev alanına dâhil edilerek idari yöntemlerle sürdürüldü. Bu da kulaklara karşı yürütülen mücadelenin solcuların aşırılıkları nedeniyle bozulmasında ifadesini bulan -Lenin’in “aşırı-idarecilik” dediği hata türünden- “sol” sapma bir eğilimdi. Her iki sapma da birbirini tamamlıyor ve destekliyordu. Düşmanlar dost, dostlar düşman muamelesi görüyorlardı.” (George Thomson, Marx’tan Mao Zedung’a, Çin Politikasını İnceleme Grubu, Londra, 1971, s. 135-136).

Avrupa’da pek çok Marksist-Leninist örgüt Mao Zedung’un ve ÇKP’nin hatalı görüşlerinin etkisindeydi ve tıpkı Profesör Thompson’un yaptığı gibi sık sık bunları “derinleştiriyorlardı”.

Yetmişli yılların başlarında, Harpal Brar profesör Thompson’un ve Marksist-Leninist çizgideki [”Marksist-Leninist iddialı” demek daha doğru olurdu -ç.n.] çeşitli İngiliz örgütlerinin oportünist görüşlerini eleştiren bir dizi broşür yayınladı. Şöyle yazıyordu Brar: “Bu bayların anti-Bolşevizmleri istisnasız, Çin’e ve Mao Zedung’a “destek” ve “övgü” yaygaralarıyla bir arada bulunuyor. Sovyet köylüsüne gösterdikleri sahte ilginin ardında SBKP(B)’nin tarım sorunu hakkındaki Leninist çizgisini suçlamak ve kötülemek; ikincisi, Çin ile SSCB arasındaki, yoldaş Mao Zedung ve yoldaş Stalin arasındaki sözde farklılıklar masalıyla devrimcilerin içindeki budalaları kazanmak ve onları Leninizm’den uzaklaştırarak kafalarını iyice karıştırmak isteği yatıyor. Hareket içindeki güvenilir yoldaşlarımız bu ikiyüzlü oyunlara ne şekilde tepki gösteriyorlar? Bu burjuva düzenbazların maskelerini düşürmek yerine, bu aldatmacaları yutuyor, tuzağa düşüyor ve kendilerinin de anti-Stalinist ve dolayısıyla anti-Leninist bir konuma düşmelerine izin veriyorlar… Çin’e her “övgü” düzen Marksist değildir.” (Harpal Brar, Trotskyism or Leninism, 1993, p. 502).

Hâlâ, Stalin’in sınıf mücadelesini idari yöntemlerle ve Devlet Güvenlik güçleri ile yürüttüğü şeklindeki anti-komünist tezi benimseyenler vardır. [Örneğin -ç.n.] Alman MLPD grubu şöyle yazıyor: “Stalin’in temel hatalarından biri “bürokrasi ile savaşımında” kitlelerin eleştirisinin seferber edilmesi yerine kendisi de bizzat bürokratikleşmiş Devlet Güvenlik güçlerine tek yanlı olarak ağırlık vermiş olmasıdır” (Rote Fahne, 5-95, s. 17).

Proletarya enternasyonalizminin savunusu için

Stalin sosyalizmin inşası için parti içindeki tüm burjuva eğilimlere karşı sürekli bir mücadele yürütmek zorundaydı.

Sovyet sosyalizmini tehdit eden üç temel burjuva eğilim vardı.

  • “Solcu” lafazanlık altında, emperyalizmin, özellikle Alman emperyalizminin çıkarlarına kusursuz biçimde hizmet eden anti-Sovyet ve anti-komünist bir çizgi geliştiren troçkizm.
  • Sosyalizm koşullarında sosyal-demokrat çizgiyi yeniden yayan; sınıf mücadelesinin ortadan kaldırılması, kapitalist öğelerin sosyalizme dahil edilmesi ve Menşevik akımlarla uzlaşılması için vaaz veren buharinizm.
  • “Bağımsızlık” sloganıyla bazı Sovyet cumhuriyetlerinin halklarını ulusal burjuvazinin tahrikiyle sosyalizme karşı ayaklandırmaya çalışan burjuva milliyetçiliği.

Bu üç ideolojik savaşım proletarya diktatörlüğünü güçlendirmek için tarihsel bir öneme sahipti.

Burjuva milliyetçiliğine karşı Stalin

Burjuva milliyetçiliğine karşı mücadele ve proletarya enternasyonalizmini savunma İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yeniden gündeme geldi.

Sovyetler Birliği, faşist orduları ezerken Polonya ve Romanya’nın, Baltık ülkelerinin anlaşmazlık konusu olan topraklarını da kendi sınırlarına katmıştı. Otuzlu yıllarda Faşist Almanya ile Sosyalist Sovyetler Birliği arasında bölünmüş olan bu bölgeler Sovyetler Birliği’nin parçası olmuştu. Yine Sovyetler Birliği, önceleri Finlandiya’ya ve Japonya’ya ait toprakları, Kuril adalarını vb. kendi sınırlarına dâhil etmişti.

Bu önlemler, 1945′te tek sosyalist devlet olan Sovyetler Birliği’nin güvenlik ihtiyaçlarını karşılamak için gerekliydi. Stalin, Almanya’da faşizmin yenilgiye uğramasının ardından, diğer emperyalist güçlerin Sovyetler Birliği’ni yıkmak için iki kat çaba harcayacaklarını çok iyi anlamıştı. Ayrıca, bu toprakların Sovyetler Birliği’ne katılması, bu sayede sosyalist yola girebilecek olan işçi ve köylülerin çıkarlarına da uygundu.

Savaş sona erdikten sonra bu topraklardaki faşistler ve aşırı sağcılar, kitleleri sosyalizme karşı kışkırtmak için milliyetçi ve gerici kampanyalar başlattılar. Yirmili ve otuzlu yıllarda Ukraynalı, Gürcü ve diğer gericilerin gittikleri yoldan gidiyorlardı. Burjuva milliyetçiliğini anti-sosyalist eğilimleri birleştiren bir öğe olarak kullandılar.

Nazileri önüne katan Kızıl Ordu Macaristan’ı, Çekoslovakya’yı, Polonya’yı, Romanya’yı ve diğer Doğu Avrupa ülkelerini özgürleştirmiştir.

Haziran 1944′te, önde gelen Fransız Nazi işbirlikçilerinden biri Vindex takma adıyla “Stalinizm” başlıklı bir küçük bir kitap yazdı. Kitap bütünüyle “halihazırda Avrupa ve Orta Doğu’da yayılmayı hedefleyen Sovyet emperyalizmi” konusunu işliyordu. [Kitaba göre -ç.n.] “Programın en temel amacı Doğu Avrupa’daki sanayi bölgelerini Sovyetleştirmekti“. Bu durum, “medeniyetin ve daha genel olarak kıtamız üzerinde yaşayan halkların özgürlüklerinin ve bağımsızlıklarının ortadan kalkmasıyla” sonuçlanacaktır. (Vindex, Stalinisme, ed Le Document, Paris, Haziran 1944, s.56, 154, 156, 168).

Sovyet orduları Macaristan’a girmeden hemen önce, Horty’nin etrafında kümelenmiş faşistler, Macaristan’a Amerikan ve İngiliz ordularını sokmaya çalışıyorlardı. “Sovyet tehlikesine” karşı “Macaristan’ın bağımsızlığını savunmak” için Batı Emperyalizmi’nin desteğini istiyorlardı. Faşist güçleri destekleyen Amerikan generalleri, 1947′de, “Macaristan’ın iç işlerine dış (Sovyet) müdahale anlamına gelen küçük bir azınlığın (komünistlerin) kendi isteklerini seçilmiş çoğunluğa dayatmasıı”nı kınıyorlardı. (General Weems’in demeci, aktaran Ludo Martens, SSCB ve Kadife Karşı-Devrim, EPO, 1991, sf. 86-88). Gerçekte, Kızıl Ordu’nun varlığı büyük toprak sahiplerine ve kapitalistlere karşı verdikleri mücadelede işçi ve köylüler için bir güvenceydi; burjuva diktatörlüğünün yıkılmasını ve sosyalizme geçişi bir kat daha kolaylaştırıyordu.

Stalin’in teorik duruşu

Stalin, yirmili ve otuzlu yıllarda enternasyonalist düşünceleri geliştirmişti; savaştan sonra Doğu Avrupa ve Asya’nın yarı feodal ülkeleri sosyalist inşayı başlattıklarında bu düşünceler yeni bir anlam kazandı. Stalin şöyle diyordu:

Çevre ülke ve bölgelerdeki komünist örgütlerimiz, milliyetçilikle hesaplaşamadıkları sürece, kendilerini geliştiremeyecek, ayakta kalamayacak ve gerçekten enternasyonalist Marksist kadrolar haline gelemeyeceklerdir; bu, akıldan çıkarılmamalıdır. Milliyetçilik, çevre ülkelerdeki ve cumhuriyetlerdeki Marksist kadroların ve Marksist bir öncü kuvvetin eğitilmesi önündeki esas ideolojik engeldir (…) Geçmişte menşevizmin Bolşevik Parti karşısında oynadığı aynı rolü bu saydığımız yerlerde de milliyetçilik oynamaktadır. Çevre örgütlerimize menşevik olanlar da dâhil her türlü burjuva etkisi yalnızca milliyetçilik kılığında nüfuz edebilir (…) Milliyetçi hava çevre örgütlerimize sızmaya çalışıyor (…) Burjuvazi hala yaşıyor, NEP kendini geliştiriyor, milliyetçilik de öyle … büyük-Rus şovenizminin kalıntılarının varlığı sürüyor, bu kalıntılar yerel milliyetçilikleri de kışkırtıyor (…) Milliyetçiliği her yoldan destekleyen yabancı devletlerin etkisi de aynı şekilde hissediliyor.” (s.203)

Yerel milliyetçiliğe sapmanın özü ulus kabuğuna çekilip kendi kendini yalıtma eğilimidir; kendi ulusu içindeki sınıf karşıtlıklarını unutmaktır; büyük-Rus şovenizmine karşı kendini savunurken bir yandan da genel sosyalist inşa zihniyetinden uzaklaşmaktır; Sovyet uluslarındaki işçi kitlelerini neyin birleştirdiğini görmemek ama sadece onları birbirinden neyin ayırabileceğini görmektir. Yerel milliyetçiliğe sapma, vaktiyle baskı altında olan ulus içindeki gerileyen sınıfların proletarya diktatörlüğü rejimine karşı memnuniyetsizliğini, kendi ulus devletlerinin içinde kendilerini yalıtma ve orada kendi sınıf egemenliklerini kurma eğilimlerini yansıtır” (s.339)

Yerel milliyetçiliğe sapma açısından bunun büyük-Rus milliyetçiliği mi yoksa yerel milliyetçilik mi olduğu fark eder mi? Milliyetçi sapma dediğimiz işçi sınıfının enternasyonalist politikasını burjuva nasyonalist politikaya uydurmak demektir. Milliyetçiliğe sapma, “kendi” “milli” burjuvazisinin Sovyet rejimini çökertip kapitalizmi yeniden kurması girişimini yansıtır. Bu iki sapmanın kökeni … her ikisinde de ortaktır. Leninist enternasyonalizmin terk edilmesidir … Esas tehlike, kendisine karşı mücadele etmeyi bıraktığımız ve devlet için bir tehlike haline gelmiş olanıdır.” (s. 344-345)

Tito revizyonizmine karşı Stalin

Stalin 1948′de Yugoslavya’da Tito tarafından izlenen politikaya karşı tarihi önemde bir mücadele başlattı. Titoizm, daha yirmili, otuzlu ve kırklı yıllarda Sovyetler Birliği’nde kökleri kazınmış olan Troçkizm, Buharinizm ve milliyetçilik gibi üç burjuva akımın bir bileşimiydi. O dönem, uluslararası burjuvazi Stalin’in Yugoslavya üzerinde “denetim” kurmak istediğini açıkladı ve Tito’nun “bağımsızlık politikasını” destekledi. Bununla birlikte, bu mücadele “denetim” ve bağımsızlık arasında değil, Marksist-Leninist çizgi ile burjuva çizgi arasında sürüyordu. Tito’ya karşı mücadele basit bir ayrıntı değildi: Stalin’in Bolşevizm düşmanlarına karşı verdiği bütün bir mücadelenin özetiydi.

1948 yılında Tito revizyonizmine karşı girişilen mücadelede Stalin, ilkeler konusunda bir öngörülülük ve tavizsizlik örneği verdi. Kırk beş yıl sonra tarih Stalin’in öngörülerinde ne kadar haklı olduğunu kanıtlamıştır.

Alman işgali sırasında, 1941′de, gizli Yugoslavya partisi 12.000 üyeye sahipti; bunlardan 8.000′i savaş sırasında katledildi. Parti, savaş sırasında 140.000 kişinin ve 1948′in ortalarından önce de 360.000 kişinin katılmasıyla büyüdü. On binlerce kulak, burjuva ve küçük-burjuva unsur partiye girdi. (James Klugmann, Troçki’den Tito’ya, Lawrence and Wishart, Londra, 1951, s.13). Tito, gerçek komünistlere karşı mücadele ederken sürekli bunlara dayandı. Parti içinde normal bir yaşam yoktu, politik tartışma yoktu ve bu nedenle Marksist-Leninist eleştiri ve özeleştiri mekanizması da yoktu; liderler seçimle gelmiyor, atanıyorlardı. (aynı yerde, s.22)

Haziran 1948′de, sekiz partiden oluşan Kominform, Yugoslav partisini eleştiren bir açıklama yayınladı. Bu açıklamada, Tito’nun kırda derinleşen sınıf farklılıklarını ve ülke içinde kapitalist öğelerin büyümesini önemsemediğine vurgu yapılıyordu (aynı yerde, s.9). Alınan kararda, Yugoslav partisinin burjuva milliyetçiliğinden hareket ederek emperyalizme karşı birleşik sosyalist cepheyi böldüğü saptanıyordu. Karar metninde: “Bu tarz bir ulusal çizgi sadece Yugoslavya’nın s