Revizyonizme Karşı Mücadelenin Bazı Yönleri Üzerine

Tüm komünistlerin birliği için,
proletarya enternasyonalizmini savunmak için

Ludo Martens

Sovyetler Birliği’nde on yıllardır altı oyulmuş ve bozulmuş olan sosyalizmin bütünüyle yıkılması ve bu ülkede burjuva karşı devrimin zafere ulaşması uluslararası komünist hareketin son elli yıl içinde geçirdiği değişimin bir kez daha gözden geçirilmesini tüm komünistler için zorunlu kılmaktadır.

SBKP’nin 1956′daki 20. Kongresi’nde Kruşçev’in Stalin’e beklenmedik saldırısından bu yana uluslararası komünist hareket siyasal olarak revizyonizm tarafından baltalanmaktadır; bir dizi anlaşmazlık komünist hareketi bölmüş ve zayıflatmıştır. Revizyonizmin kökünü kazımak ve marksist-leninist ilkeler ile proletarya enternasyonalizmi temelinde uluslararası komünist hareketin birliğini tesis etmek için, son elli yılın gözden geçirilmesi zorunludur.

Belçika Emek Partisi (Parti du Travail de Belgique), bu raporda, revizyonizme karşı mücadelenin iki özgül yönünü göz önünde bulundurmaktadır: komünistlerin birliği için mücadele ve burjuva milliyetçiliğine karşı proletarya enternasyonalizminin savunulması için mücadele.

Giriş:

Emperyalizm ve proleter devrimler çağı

Tartışmayı yerli yerine koymak için öncelikle, temel bakış açımız nedir, kısaca değinelim.

Dünyamız hala emperyalizm ve proleter devrimler çağındadır.

“Yeni Dünya Düzeni”, emperyalist güçlerin kendi isteklerini tek başlarına dünyanın geri kalanına dayattıkları 20 yy. başlarındaki Düzene dönüştür.

SSCB ve Doğu Avrupa ülkelerinde sosyalizmden ne kaldıysa onların da yıkılmasıyla emperyalizmin ve kapitalizmin çelişkileri de şiddetlenmiştir.

Yirmibirinci yüzyıl, yüzyılımızın başlıca iki sorununu, hem de daha büyük bir şiddet ve ölçekte kendini yeniden ortaya koyacak: kapitalist ülkelerde sosyalist devrim sorunu ve emperyalizmin boyunduruğundaki ülkelerde sosyalist devrimin ilk aşaması olarak milli demokratik devrim sorunu.

Batı’nın büyük burjuvazisi, Sovyetler Birliği’ndeki karşı-devrimci restorasyon sürecini “insan haklarını, özgürlük ve demokrasiyi” getirecek “gerçek bir devrim” olarak selamlamıştı. Şimdi ise, aradan henüz beş yıl bile geçmemişken, eski Sovyetler Birliği’nde yaşayan insanların, beraberinde yoksulluk, işsizlik, iç savaş ve faşizmi getiren vahşi kapitalizmin baskı ve sömürüsüne maruz kaldıkları ortadadır.

Almanya, Demokratik Alman Cumhuriyeti’nin fethini ve Yugoslavya’nın dağılması sürecini hızlandırarak Avrupa’da egemen güç olma isteğini açıkça ortaya koymuş oldu. Balkanlar ve Yakın Doğu’nun hâkimiyeti için Almanya, Amerika, Fransa, İngiltere arasında ortaya çıkan rekabet nedeniyle eski Yugoslavya’da iç savaşlar kışkırtıldı.

Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından bu yana ABD, Almanya ve Japonya gibi en büyük emperyalist ülkeler arasındaki rekabet uluslararası alana hâkim oldu. Bu ekonomik ve stratejik rekabet, emperyalist sistemin genel krizini derinleştirerek, emperyalist güçler arasında bir başka dünya savaşına yol açabilir.

Sovyetler Birliği’nde restorasyonu izleyen süreçte emperyalizm Irak halkına karşı, ardında 150.000 ila 250.000 civarında ölü bırakan bir saldırı başlattı; savaştan bu yana Irak’a uygulanan ekonomik ambargo şimdiden 700.000′den fazla çocuğun ölümüne neden oldu.

Bu vahşi savaş, emperyalist hakimiyetin bir dizi yeni özelliklerini açıkça gözler önüne serdi.

Önde gelen emperyalist ülkeler, bağımsızlığını, egemenliğini, doğal kaynaklarının idaresini eline almayı savunma cüretinde bulunan herhangi bir üçüncü dünya ülkesinde de Irak’ta yaptıkları gibi en incelikli savaş teknolojilerini kullanmaya hazırdırlar.

Emperyalizm cani, barbar, insanlık dışı ve üçüncü dünyadaki milyarlarca insanın salt yaşamını sürdürme hakkıyla bile bağdaşmayan bir sistemdir.

“Müdahale etme görevi” emperyalizmin, üçüncü dünya ülkelerinin egemenliğini inkâr etmek, siyasi ve askeri yeniden sömürgeleştirme politikasını hayata geçirmek için kullandığı yeni bir slogandır.

ABD’deki Demokrat ve Cumhuriyetçi partiler, Avrupa’daki sosyal-hıristiyan, liberal, milliyetçi, muhafazakar ve sosyalist partiler, hepsi, Irak’a saldırmak için birleştiler - böylece batı demokrasisinin “çoğulcu”luğunun ancak emperyalist barbarlığa destek veren güçler için geçerli olduğu ortaya çıkmış oldu.

18 milyonluk nüfusa sahip küçük bir üçüncü dünya ülkesini yok etmek için ABD devasa askeri güç ve mali kaynakları harekete geçirmek zorunda kaldı. Ama yer kürenin küçük bir noktası üzerinde yoğunlaşmış bu yıkıcı güç bile stratejik bir zayıflığa işaret ediyor. Baskı ve yoksulluk ne kadar katlanılmaz hale gelirse geniş ölçekli devrimci hareketler için nesnel koşullar da o kadar gelişir.

Yalnızca, sosyalist devrimin zorunlu aşaması olan milli demokratik devrim Afrika, Asya ve Latin Amerika’nın baskı altındaki kitlelerinin sorunlarına çözüm olabilir. Bu devrim işçi sınıfının öncülüğünde ve işçi-köylü ittifakı ile emperyalizme ve yeni sömürgeci diktatörlüğe karşı savaşan güçler cephesine dayanan gerçek bir Marksist-Leninist parti liderliğinde gerçekleşmelidir.

Kapitalizm tam da “uygar dünyanın” kalbinin attığı yerde işsizlik, toplumsal gerileme, ırkçılık, suç, faşizm ve dış ülkelere askeri müdahaleden ibaret bir gelecek sunuyor. Devletin giderek artan faşistleştirilmesiyle burjuva demokrasisi içi boş bir kavram haline geliyor. Parlamenter demokrasilerde büyük burjuvazi kendi siyasi, iktisadi ve ideolojik diktatörlüğünü kitlelere dayatmaktadır. Tüm sosyal demokrasi deneyimleri göstermiştir ki sosyalizme barışçı ve parlamenter yoldan geçiş bir aldatmacadır, işçi sınıfının kurtuluşuna rehberlik eden tek yol Ekim devriminin yoludur.

Emperyalizmin sözcüleri şöyle diyorlar: “Sosyalizm ütopyadır; gerçekleşebilir olan yalnızca kapitalizmdir“. Ne var ki bu demagoji giderek daha ağır ve dünya ölçeğinde ekonomik, sosyal, siyasal ve ahlaki bunalımlar yaratan kapitalizmin ve emperyalizmin, bu insanlık dışı, barbar ve cani sistemin gerçek doğasını daha fazla gizleyememektedir.

Burjuvazi komünizmin nihai çöküşünü ilan ederken gerçekte, Marx ve Engels, Lenin, Stalin ve Mao Zedung’un oynadıkları o muazzan role karşı duyduğu nefreti bir kez daha kusmak için Doğu Avrupa ve SSCB’deki revizyonizmin utanç verici iflasını kullanıyor. Burjuvazi insanların, Marksizm-Leninizm’in kesin olarak yok olduğuna inanmalarını istiyor; çünkü onlar da komünist çözümlemelerin güncellik ve canlılığının tamamen bilincindeler ve çünkü, yenilmez tek düşmanlarının komünistler olduğunu biliyorlar.

Dünyanın tüm işçilerinin göğüs gerdiği işsizlik, yoksulluk, sömürü ve şiddetin dipsiz kuyusundan, kitleleri, yalnızca Marksizm-Leninizm-Mao Zedung düşüncesi çıkarıp onlara, ulusal ve toplumsal kurtuluşa giden yolu gösterebilir.

Marksist-Leninist Partilerin birliği için

Uluslararası komünist hareket derin politik ve ideolojik farklılıkların ve keskin siyasal mücadelelerin peşi sıra 1956′dan sonra bölündü.

Son otuzbeş yıl içinde, “Çin yanlısı” denen eğilimin ortaya çıkmasına şahit olduk; bu eğilimin kendisi de, Mao Zedung’un ölümünden sonra birçok alt eğilime bölündü. Çoğunluk durumundaki “SSCB yanlısı” denen eğilim, Gorbaçov döneminde kapitalizmin tümden restorasyonu sonrasında sayısız eğilime bölündü. “Arnavutluk yanlısı” eğilim de Arnavutluk’ta sosyalizmin çökmesiyle bölündü. Altmışlı yıllardan bu yana Latin Amerika’da “Küba yanlısı” bir eğilim de var. Bazı partiler ise, tüm bu eğilimlerin karşısında “bağımsız” bir konumda kaldılar.

Bu bölünmelerin, verili bir tarihsel durumda geçerli ve hatta zorunlu olduğunu savunanlar olabilir; ama bugün, bu eğilimlerin üstesinden gelme zorunluluğu ve olanağı ortaya çıkmış durumda. Sonuçta, iki olgu kendisini herkese dayatıyor:

Birincisi, revizyonizm uluslararası komünist hareketi zayıflatmış ve bölmüştür; ta ki gerçek yüzünü açıkça gösterinceye dek: burjuvaziye ve emperyalizme hizmet eden siyasal bir çizgi.

Sovyetler Birliği’nde sosyalizm yıkıldıktan ve Lenin’in ülkesi dağıldıktan sonra tüm komünistler anlamalıdır ki Marksizm-Leninizmin en tehlikeli ideolojik düşmanı revizyonizmdir. Gerçekte revizyonizm, burjuvazinin komünist hareket içindeki varlığını temsil etmekten öte bir şey değildir.

İkincisi, son otuzbeş yıl içinde gerçekleşen bölünme ve ayrılıklar bir bütün olarak uluslararası komünist hareketi büyük ölçüde zayıflatmıştır.

Bir ya da birden fazla önemli ideolojik ayrılıktan yola çıkarak, parti ve örgütleri belli bir ideolojik ve politik ortak temele sahip gruplaşmalar içinde biraraya getirme çabaları oldu. Ancak bu farklı gruplar arasında sadece bazı partiler, kitleler arasında kök salmayı başarabildi, kendi devrimci deneyimlerini kazandı ve Marksizm-Leninizm’i kendi ülkesinin gerçekliği ile birleştirdi. Diğer yandan, bu parti gruplaşmalarının her birinde bazı örgütlerin sağ ya da sol oportünizme yöneldiği görüldü; bunlar sınıf mücadelesine hiçbir katkı yapmadan yaşamaya çalıştılar ve ardından da yok olup gittiler. Meşru olmayan bölünmeler, uluslararası komünist hareketi ve bu hareketin her bir bileşenini zayıflatmıştır.

Birlik ve mücadele

Birinci Enternasyonal’in Marx ve Engels tarafından 1864′te kurulmasından bu yana devrimci çizginin ve birliğin savunulması her zaman Marksist politikanın iki temel yönü olagelmiştir.

İşçi sınıfı hareketinin henüz başlangıç aşamasında olduğu bir dönemde Marx olabilecek en geniş ölçekte bir birliğin önemine vurgu yapmıştır. “Birliğimiz, farklı ülkelerin işçileri arasında bir iletişim ve işbirliği merkezi kurmak için yaratılmıştır; bu işçiler aynı görevleri önlerine koymuşlardır: işçi sınıfının savunulması, ileriye taşınması ve bütün olarak kurtuluşa götürülmesi. … Meslek örgütleri, yardımlaşma dernekleri ve diğer işçi örgütleri kolektif katılıma davet edilir.” (Marx-Engels: Sınıf Partisi, 1. Cilt, Maspero, 1973, s. 93).

Marx Birinci Enternasyonal’de çok farklı siyasi görüşlerin formüle edildiğini kabul etmiştir. Genel Konsey tarafından kabul edilmiş bir metinde Marx şöyle yazıyordu: “Gerek her ülkede işçi sınıfının çeşitli bölümleri ve gerekse çeşitli ülkelerin işçileri şu anda farklı gelişme düzeylerinde oldukları için, mevcut hareketi yansıtan teorik görüşleri de zorunlu olarak o ölçüde farklıdır” (aynı yerde, s.151).

Ama Marx ve Engels Birinci Enternasyonal’de bilimsel sosyalizmin farklı seksiyonlar tarafından kabul edilmesi için kararlı bir mücadele yürüttüler.

Bu ikili taktiksel yaklaşımın sonucunda Marksizm bilinçli işçiler arasında ana ideolojik akım olmuştur.

İkinci Enternasyonal 1889′da Engels tarafından kuruldu. Kapitalizmin Avrupa’da görece hızlı gelişmesi ile çakıştığı için milyonlarca işçi Marksist öğretiyi benimsedi. Ama Avrupa’daki görece barışçıl koşulların etkisi altında, “İkinci Enternasyonal döneminde uluslararası işçi hareketi iki ana fraksiyona bölündü: devrimci Marksistler ve sözde Marksist olan oportünistler. Engels taviz vermeden oportünistlerle mücadele etti” (Uluslararası Komünist Hareketin Genel Çizgisi Üzerine Tartışma. Pekin. 1965. s.323).

Lenin de aynı ilkeyi izledi: İkinci Enternasyonal’de, 1910′dan 1914′e kadar, aynı kararlılıkla bir yandan hareketin birliğini kollarken bir yandan da marksizmin devrimci özünü savundu. Ama Bernstein’ınki gibi güçlü ve apaçık burjuva akımlar İkinci Enternasyonal’in ana partisi olan Alman Sosyal-Demokrat Partisini çoktan zayıflatmıştı. Lenin, bir yandan birliği gösetirken, İkinci Enternasyonal’de sol kanadın gelişmesi için de elinden geleni yaptı. 1914 Ağustosu’nda “İkinci Enternasyonal’deki revizyonistler burjuvazi ile gizlice ittifak kurmayı bırakıp açıkça ittifak kurmaya başladılar ” (aynı yerde, S.326). Lenin bu tarihten sonra derhal Üçüncü Enternasyonal’in kuruluşu için hazırlıklara başladı.

Revizyonizme ve Kruşçevci bölünmeciliğe karşı mücadele

Kruşçev ve Brejnev revizyonizmi Marksizm-Leninizme en büyük ihanettir ve uluslararası komünist hareketin bölünmesinin ve zayıflamasının en temel nedenidir.

Kruşçev’in 1956′daki Yirminci Kongre’ye sunduğu raporu, yine aynı yıl Stalin üzerine gizli raporu, 1962′deki 22nci Kongre’ye sunduğu raporu, Uluslararası Komünist Hareket içindeki revizyonist, burjuva çizginin tam bir örneğini verir.

1985-1990 yılları arasında kapitalizmin açık restorasyonuna yol açan tedrici dejenerasyonun tüm ideolojik ve politik kökenleri bu üç temel belgede formüle edilmiştir. Gorbaçov’un ihanet çizgisine karşı sonuç alıcı bir mücadele yürütmek için, bu ihanet çizgisinin kökenlerinin Kruşçev dönemine uzandığını açıklamak zorunludur. Çünkü, eski Sovyet ülkelerinde herşey-serbest kapitalizminin faşist karakterde siyasal biçimler aldığı bugünkü koşullarda, Yeltsin diktatörlüğüne karşı Kruşçev’den esinlenen reformist, sosyal-demokrat bir muhalefet de pekala çıkarılabilir.

1956-1964 yılları arasında, uluslararası komünist hareket içinde yaşamsal bir ideolojik mücadele başladı. Marksizm-Leninizm ile revizyonizm, devrim ile reformizm, devrimi devam ettirmek ile politik dejenerasyon, proletarya diktatörlüğü ile kapitalist restorasyon arasında bir tercih yapma zorunluluğunu açık hale getirdiği için bu dönem üzerine eğilmek gerekiyor.

Mao Zedung’un ve Çin Komünist Partisi’nin değeri Kruşçev revizyonizmine karşı Marksizm-Leninizm’i savunmalarıdır; özellikle “Genel Çizgi Üzerine Tartışma” başlıklı yayın bu bakımdan önemlidir. Yayınlanmasının üzerinden otuz yıl geçmesine rağmen bu belge değerini hala korumaktadır; hatta SSCB’nin dağılması, bu belgenin güncelliğinin altını bir kez daha çizdi.

Bu belgenin içeriği herkesçe bilindiği için biz sadece belirli noktaları üzerinde duracağız. 1956-1964 yılları arasındaki polemikte Mao Zedung yalnızca revizyonizme karşı marksizmi-leninizmi savunmakla kalmadı, aynı zamanda bölünmeciliğe karşı komünistlerin birliğini de savundu. Kendi burjuva ya da küçük burjuva çizgilerini dayatmak için oportünistler daima entrikalara, bölünme ve ayrılma yoluna başvurdular.

ÇKP, birliğin önemini 1963′te şöyle vurguluyordu: “Proletaryanın davası her zaman enternasyonal bir karaktere sahip olmuştur. Tüm ülkelerin komünistleri davalarını kazanmak için birleşik bir mücadele zemininde birleşmelidirler. Proletarya enternasyonalizmi temelinde dayanışma ve birlik olmaksızın hiçbir ülke devrimci zafere ulaşamaz ya da zaferini sağlamlaştıramaz. Bu birliği korumanın ve genişletmenin biricik doğru yolu komünist partiler ve ülkeler arasındaki kardeşçe ilişkileri saptayan ilkelere uymaktır. Bu ilkeler: Marksizm-leninizm ve proletarya diktatörlüğü temelinde birlik, karşılıklı dayanışma ve yardımlaşma, bağımsızlık ve eşitlik, tartışma ile sağlanan görüş birliğidir” (Modern Leninizm ve Revizyonizm. La Cité Editions. s.116-117).

Farklı partiler arasındaki siyasal ayrımlara gelince, ÇKP şöyle yazar: “Kardeş partilerin ortak çıkarlarına ilişkin meseleler son derece karmaşık ve bu partilerin içinde çalıştığı koşullar çok farklı ve nesnel koşullar sürekli değiştiği için, kardeş partiler arasında görüş ayrılıkları kaçınılmaz olabilmekteyse de bu mutlaka kötü olmak zorunda değildir. Önemli olan, enternasyonalist birliği savunma ve güçlendirmenin vazgeçilmez olduğundan yola çıkmak ve düşmana karşı savaşta bir olmaktır. İstenmeyen bir şekilde kardeş parti ve ülkeler arasında ayrılık ve çatışmalar ortaya çıkarsa, bu meseleler proleter enternasyonalizmi ruhuyla, tartışma ile sağlanan görüş birliği ve eşitlik ve birliğe ilişkin ilkelere uygun olarak kararlılıkla çözülmelidir” (Leninizm ve Modern Revizyonizm. La Cité Editions. Lausanne. s. 20).

Bu ilkeler Büyük Polemik‘te ÇKP tarafından daha da geliştirildi:

Dayanışma ilkelerine uymak ve ne kardeş bir komünist partiyi bir diğerine saldırmaya teşvik etmek ne de sekter ya da ayrılıkçı tutumlar içine girmek; karşılıklı destek ve yardımlaşma ilkelerine uymak, asla yardım etmek bahanesiyle bir partiyi kontrol etmeye çalışmamak, (…), eşitlik ve bağımsızlık ilkelerine uymak, asla kendini diğerinin üzerine koymamak ya da kendi partisinin program, çizgi ve kararlarını dayatmamak. Asla kardeş bir partinin iç meselelerine müdahale etmemek ya da yıkıcı faaliyetlere girişmemek (…) tartışma ile sağlanan görüş birliğine uymak ve çoğunluğu temsil ettiği iddiasıyla asla bir ülkenin Partisi’nin hatalı çizgisini dayatmamak...” (Uluslararası Komünist Hareketin Genel Çizgisi Üzerine Tartışma. Foreign Language Editions. Beijing. 1965. s. 370).

ÇKP, 1963 yılındaki polemikte revizyonizmi eleştirirken, Uluslararası Komünist Hareketin Birliğini, hareket içinde büyük anlaşmazlıklar olmasına rağmen, ısrarla savunuyordu. “Eğer revizyonist hatalarınızı düzeltmezseniz biz de SBKP’nin, Sovyet halkının ve Sovyet devletinin çıkarı için, sosyalist kampın ve uluslararası komünist hareketin birliği için sizi hiç tereddüt etmeden, açıkça eleştirmeye devam edeceğiz” (Uluslararası komünist hareketin genel çizgisi üzerine tartışma. Foreign Language Editions. Beijing. 1965. S.344). “Uluslararası Komünist Hareket içinde, revizyonistlerle bile ilişki kurmayı sürdürüyoruz; o halde neden aynı şeyi Marksist-Leninistlerle de yapmayalım?” (Uluslararası Komünist Hareketin Genel Çizgisi Üzerine Tartışma. Foreign Language Editions. Beijing. 1965. s. 360).

ÇKP ile ilişkilerini bitiren, Doğu Avrupa’nın revizyonist partileri idi. Yalnızca Romanya partisi ÇKP ile dostça ilişkilerini sürdürdü; ÇKP de buna karşılık, revizyonist tutumları herkes tarafından bilinen Çavuşesku’nun Partisi ile ilişki kurdu.

Mao Zedung 1957′de şu açıklamayı yaptı: “Mücadelenin amacı Marksizm-Leninizm’in ilkelerini korumaktır; bu demektir ki ilkeler söz konusu olduğunda taviz vermemeliyiz; bu sorunun bir yönüdür. Diğer yönü ise birliğin sağlanmasıdır. Birliğin amacı karşıdakine bir yol sunmak, onunla uzlaşmaktır; esneklik dediğimiz şey budur. İlkeler ve esneklik arasındaki birlik, karşıtların birliği, Marksist-leninist bir ilkedir.” (Mao Zedung, Seçme Eserler, V. Cilt, s.560).

Marksist-Leninist partilerin bölünmesine son vermek

Kruşçev revizyonizmi, Marksizm-Leninizm’i savunan partileri dışlayarak komünist hareketin birliğini bozarak işe başladı. Ama daha sonra sekterizm ve solculuk da sayısız gayrimeşru bölünmeye yol açtı. Çözümlemelerdeki ve değerlendirmelerdeki gerçek farklılıklar çelişkilere ve bölünmelere yol açıncaya kadar abartıldı. Elbette, temel ayrımlar ortaya konmalıydı; ama tartışmalar, zamanında, materyalist ve berrak çözümlemeler temelinde ve bir yandan da komünistler arasındaki birlik gözetilerek yapılmalıydı.

Çin Komünist Partisi’nin anti-revizyonist mücadelesine katılan bazı partiler -bunların arasında biz de vardık-, Kübalıları “Sovyet yayılmacılığının askerleri” olarak nitelediler. Küba Komünist Partisi ise Çin Komünist Partisi’ni “hegemonyacı ve gerici, Amerikan emperyalizminin işbirlikçisi” diye adlandırıyordu.

Aynı şekilde 1968′de Çekoslovakya, 1976′da “Dörtlü Çete”nin tasfiyesi, 1977′de Üç Dünya Teorisi, 1979′da Kamboçya, 1980′de Afganistan, 80′li yılların başında Deng Xiaoping çizgisi gibi meselelerde ciddi ideolojik ve politik çatışmalar sürdü.

Tüm bu çatışmalar önemliydi. Her parti, bir yandan hareketin birliğini korurken farklı görüşleri çok ciddi biçimde incelemeli ve kendi görüşünü bu temelde formüle etmeliydi. Gerçek şu ki dün Çekoslovakya, Afganistan, Üç Dünya teorisi, Deng çizgisi, vb. meselelerde şiddetli çatışmalar içinde yer almış komünistler bugün aynı safta yer alıyorlar, Marksizm-Leninizm’i savunuyor ve revizyonizme karşı mücadele ediyorlar; tabi eski görüşlerinde zorunlu düzeltmeler yaptıktan sonra.

Partimize gelince, tanığı olduğumuz şiddetli mücadelelerden tek bir sonuç çıkardı: bir diğer parti içindeki ya da iki komünist partisi arasındaki herhangi bir çatışma ne kadar keskin olursa olsun bizler çatışmaları ciddi biçimde incelerken, aynı zamanda kendi partimizin birliğini de her ne pahasına olursa olsun korumalıyız. Aynı ilke Uluslararası Komünist Hareketin bütününe uygulanmalıdır: ayrımlar ne kadar keskin olursa olsun, biz bu ayrımların, hareketi bölmesine izin veremeyiz…

Elbette, ilkeler söz konusu olduğunda komünistlerin tavizler veremeyeceği yönünde itirazlar olabilir. Buna cevabımız: her parti Marksist-Leninist ilkeleri mevcut gerçekliğe onu kendi kavrayışına göre uygular. Hiç kimse bir partiden, ilke olarak kabul ettiği şeyden taviz vermesini isteyemez. Her parti kendi görüşlerini bütünüyle bağımsız olarak belirler. Ama bu, o partinin Uluslararası Komünist Hareketin birliğini sürdürme görevi ile karşıtlık oluşturduğu anlamına gelmez; çünkü bu birliği korumak da aynı zamanda bir ilkedir.

Burada önemli olan, komünist harekete düşman olanların planlarının akıldan çıkarılmaması gerektiğidir. CIA ve diğer gizli servislerin komünist partiler içinde ya da partiler arasında ne şekilde ayrılıklar yarattığını, aşırı mücadeleleri, bölünmeleri ya da ayrımları ne şekilde teşvik ettiğini gösteren pek çok belge var. Komünist hareketin birliğinin öneminin farkında olan düşman, bu birliği yıkmak için en akla gelmez yollara başvuracak ve sıklıkla hem revizyonistleri hem de sol sapma eğilimleri aynı anda destekleyerek tüm savrulan eğilimlere arka çıkacaktır.

Sağ oportünist ya da sol sekter olarak bilinen partilerle birliği sürdürmenin doğruluğu sorgulanabilir.

Mao Zedung bir yerde şöyle demiştir: “Önemli olan nasıl öğrenileceğini bilmektir“. Bu, Uluslararası Komünist Harekete yönelik tavrımızda da esastır. Hareketin birliğini sürdürmek her partiye daha fazla ve daha hızlı öğrenme olanağı verir.

Partimiz, politik çizgisinin sağ ya da sol oportünist olduğunu düşündüğümüz komünist partilerle de ilişkilerin sürdürülmesi ve geliştirilmesi ilkesini benimser.

Her şeyden önce yargılarımızda hata yapabileceğimiz için.

İkincisi, deneyimler göstermiştir ki, biz bu partilerin kitleler arasındaki çalışmalarının, deneyimlerinin, teorik çalışmalarının belli yönlerinden yararlanabiliriz.

Üçüncüsü, ideolojik çizgideki temel ayrımlar, belirli tarzda ortak çalışma yapmanın, ırkçılık karşıtlığı, sendikal haklar, emperyalizm karşıtlığı gibi alanlarda birleşik mücadele vermenin önünde engel değildir.

Dördüncüsü. Olası değişiklikleri dikkate almak zorundayız. Revizyonist ya da solcu olduğunu düşündüğümüz bazı partiler ya da bu partilerin bazı fraksiyonları olumlu yönde değişebilirler.

Son olarak, büyük ayrımlarımızın olduğu partiler tamamen yozlaşabilir ve burjuvazinin saflarına katılabilirler. Bu partilerle sürdürmüş olduğumuz ilişkilerden işimize yarayacak “olumsuz” dersler çıkarabiliriz; böylece, geçirdikleri değişimi adım adım izlemiş olduğumuz için, bu olumsuz dersleri daha iyi formüle edebiliriz.

Mao Zedung’un tezleri üzerine

Uluslararası Komünist Hareketin birliğine Marksizm-Leninizm ve proletarya enternasyonalizmi temelinde katkıda bulunmak için, Mao Zedung’un düşüncesini kabul etmiş partilerin, yoldaş Mao Zedung’un çalışmalarına bilimsel ve eleştirel bir yaklaşımı benimsemeleri önemlidir.

Belçika Emek Partisi (PTB/PVDA) Marksizm-Leninizm ve Mao Zedung düşüncesi ideolojik silahıyla kuşanmıştır. Partimiz Mao Zedung’un Marksizm-Leninizm bilimine iki temel katkısı olduğunu kabul etmektedir.

Tarihte ilk kez, baskı altına alınmış büyük bir üçüncü dünya ülkesinde sosyalist devrimin hazırlık aşaması olarak milli-demokratik devrim teori ve stratejisini o geliştirmiş ve Çin devrimini, görülmemiş zorlukları aşarak proletarya diktatörlüğüne kadar o götürmüştür.

SSCB’de Kruşçev iktidara geldikten sonra Mao Zedung mücadelenin yönünü modern revizyonizme çevirdi; kültür devrimini geliştirerek modern revizyonizme karşı mücadeleyi yönetti ve proletarya diktatörlüğünde sınıf mücadelesinin sürdürülmesi teorisini zenginleştirdi.

Mao Zedung’un yapıtları üzerine geniş bir tartışma için

Mao Zedung’un öğretilerini 1963′ten 1976′ya kadar takip eden bütün partiler, diğer düşünce okullarından komünistlerin sertçe karşı çıktığı belirli bir dizi politik düşünceyi paylaştılar. Uluslararası Komünist Hareketin mevcut durumunda, Mao Zedung düşüncesini kabul etmiş partilerin “maoist” tezlere dayalı bir platformda yeniden gruplaşmaları olumsuz sonuç doğuracaktır. Yalnızca Uluslararası Komünist Hareketin birliğine zarar vereceği için değil politik ve ideolojik olarak bizi de zayıflatacağı için. Mao Zedung düşüncesini kabul etmiş partilerin pek çoğu belli bazı tezleri benimsemişlerdir: partinin inşası için gerekli başlıca öğe olarak iki çizgi arasındaki mücadele, kültür devriminin evrensel değeri, 1968′den itibaren Sovyet sosyal-emperyalizminin ortaya çıkışı, Marksizm-Leninizm’in bir üst gelişme aşaması olarak Mao Zedung düşüncesi, vb. Belirli bazı “maoist” partiler bu saydıklarımız temelinde birleşiyor olabilir ama bu, meşru olmayan ve zararlı bölünmeleri devam ettirecektir. Amaç, maoist hareketin 60′lı ve 70′li yıllardaki sloganlarını ve sözlerini tekrar etmek değil tersine geçmiş on yılların deneyimleri temelinde, Mao Zedung’un teorisinin değerini hala koruyan tezlerini bilimsel olarak geliştirmektir. Diğer düşünce okullarından, “Sovyetçi”, “Arnavutçu” ya da “Kübacı” okullardan komünistlerle birliği imkânsız kılacak tüm “ön yargıların” bir kenara atılması, Mao Zedung’un görüşlerine getirilen eleştirilerin ikna edici şekilde çürütülmesi, yerinde eleştirilerin kabul edilmesi ve tarafların birbirlerini ideolojik ve politik bakımdan ilerletme yeteneğini kazanması gerekir. Bilimsel bir tartışma, Mao Zedung düşüncesini kabul etmiş partiler arasında bile “ortak mirasın” nasıl da çelişkiler ve hatta karşıtlıklar içerebileceğini bizlere gösterecektir.

Mao Zedung’un bazı teorilerinin eleştirel bir değerlendirmesi

Mao Zedung düşüncesini kabul etmiş partiler için bilimsel bir yaklaşımı kabul etmek, Mao Zedung’un bazı görüşlerine, (eski) sosyalist ülkelerde meydana gelen olaylar ve Lenin ile Stalin’in çalışmaları ışığında eleştirel bir değerlendirme ile yaklaşmak demektir. Bize gelince, Mao Zedung’un belli bazı tutumlarını eleştirebiliriz. Örneğin:

Yirminci Kongre’de Kruşçev, kendi revizyonist çizgisini kabul ettirebilmek için Stalin’e beklenmedik biçimde saldırdı.

Başlangıçta, Mao Zedung ve ÇKP kararsızlık yaşadılar. Stalin’in Marksist-Leninist çalışmalarını tutarlı biçimde savunmadılar; buna karşılık, Stalin’e getirdiği oportünist eleştiriler bakımından Kruşçev’in izinden gittiler.

Buna ilişkin en temel belge “Proletarya Diktatörlüğünün Tarihsel Deneyimleri” başlığını taşır ve 5 Nisan-29 Aralık1956 tarihleri arasında yazılmıştır.

Bu belge Stalin’i ve “Sovyetler Birliği’ndeki devrimin ve çalışmanın temel deneyimlerini” savunur (Proletarya diktatörlüğünün tarihsel deneyimleri, Pekin, 1961, s.33). Yine de Stalin’e yönelik eleştirilerde, revizyonizmle belirgin bir uzlaşmanın varlığı hemen fark edilir.

Gerçekte, Mao Zedung ve ÇKP tarafından formüle edilen bazı eleştiriler, Kruşçev’in iftiralarını basitçe tekrarlar. ÇKP, ciddiye alınacak hiçbir kanıta dayanmayan bazı temelsiz iddialar ortaya atar. Çıkartılan sonuç şu çizgidedir: Kruşçev, Stalin’in hatalarını düzeltmek yolunda adım atmıştır! Bu belge, “Yaşamının son dönemlerinde Stalin’e atfedilen bir dizi zafer ve övgü, onun başını döndürdü. Kendi düşünme yönteminden, kısmen de olsa ciddi bir şekilde, diyalektik materyalizmi attı ve subjektivizme teslim oldu. Kendi aklına ve otoritesine körü körüne inanmaya başladı; karmaşık durumlar hakkında araştırma ya da ciddi bir inceleme yapmayı ya da kendi yoldaşlarına ve halkına kulak vermeyi reddetti. Sonuç olarak, düşünceleri ve attığı politik adımlar nesnel gerçeklik ile karşıtlık içindeydi; sıklıkla bu yanlış ölçütleri uygulamakta ısrar etti ve zamanı gelince de hatalarını düzeltmekte başarısızlığa düştü. Sovyetler Birliği Komünist Partisi Stalin’in hatalarını düzeltmek yolunda şimdiden adımlar atmıştır” şeklindeki iddiaları tekrarlar (Proletarya diktatörlüğünün tarihsel deneyimleri, Foreign Language Editions, Pekin, s. 42).

Kruşçev’in bu iddialarının hiçbiri doğru değildir. Yaşamının son yıllarında Stalin “SSCB’de Sosyalizmin İktisadı Sorunları” adlı eseri kaleme aldı ve Malenkov’un 5 Ekim 1952′deki 19. Kongre’ye sunduğu Rapor tasarısını gözden geçirdi. Bu iki belge, Stalin’in diyalektik materyalizmi doğru uyguladığını, araştırma ve soruşturma yaptığını, Parti’nin zaaflarını ve çok değil, birkaç yıl içinde Kruşçev revizyonizmini doğuracak olan hataları sezdiğini kanıtlar.

“Tarihsel Deneyim” başlıklı belgede, ÇKP, Kruşçev’in Stalin’e yönelttiği en akıl dışı suçlamalarından birini kabul etmiştir: “(Stalin) anti-faşist savaş öncesinde yeterince uyanık davranmadı.” (Proletarya diktatörlüğünün tarihsel deneyimleri 1961, Foreign Language Editions, Pekin, s. 9-10)

ÇKP bu belgede, Kruşçev’in [SSCB’de -ç.n.] sınıf mücadelesinin bittiğine ilişkin görüşlerini aynen benimser; oysa bu görüşler daha 1930′lu yıllarda Buharin tarafından geliştirilmiş olan görüşlerle aynıydı. ÇKP, karmaşık ve çetin parti temizlikleri sürecine ilişkin somut çözümlemeler yapmaz. Kruşçev’in, “sınıf mücadelesinin derinleştirilmesinde ısrar yerine demokrasinin mükemmelleştirilmesi” zorunluluğu gibi bayağılıklarını tekrarlar: “Sömüren sınıfların yok edilmesinin ve karşı-devrimci güçlerin zorunlu tasfiyesinin ardından, proletarya diktatörlüğü içerdeki karşı-devrimci artıklarla mücadele etmek için hala gerekliydi (…) ama bu mücadelenin öncelikle dış emperyalist saldırgan güçlere yöneltilmesi gerekiyordu. Bu şartlar altında, ülkenin politik yaşamında farklı demokratik yöntemleri geliştirmek ve aşama aşama mükemmelleştirmek, sosyalist meşruiyeti geliştirmek, halkın devlet aygıtı üzerindeki denetimini güçlendirmek, devlet ve fabrika yönetiminde demokratik yöntemleri geliştirmek, bir yandan fabrikalar öte yandan geniş kitleler ile devlet örgütleri arasındaki bağları sıkılaştırmak (…) ve Stalin’in yaptığı gibi sınıfların ortadan kaldırılmasının ardından sınıf mücadelesinin derinleştirilmesinde ısrar ederek, sosyalist demokrasinin sağlıklı biçimde gelişmesini engellemek yerine, bürokratik eğilimlere karşı daha da kararlılıkla mücadele etmek gerekiyordu” (Proletarya diktatörlüğünün tarihsel deneyimleri, 1961, Foreign Language Editions, Pekin, s.54-55).

Mao Zedung, gene 1956′da çeşitli yerlerde SSCB’deki sanayi ve tarım politikalarına herhangi bir çözümlemeye dayanmayan eleştiriler getirmiştir: “Bizde tarımın kolektivizasyonu SSCB’de olmayan birçok safhadan geçmiştir” (Mao Zedung, Seçme Eserler, Cilt V, s. 376). “Sovyetler Birliği’nde, köylüler çok fazla baskı altına alınmışlardır. Mahsullerinin çok büyük kısmına el konmuş ve çok düşük bir fiyat biçilmiştir. Bu şekilde kaynak biriktirmek, köylülerin üretim yapma isteğini azaltır” (aynı yerde, s. 314). Sovyetler Birliği “tarımın ve hafif sanayinin aleyhine ağır sanayiye eşitsiz biçimde ağırlık vermiştir” (aynı yerde, s. 307).

Açık ki bu “bilanço”, Sovyet deneyiminin ayrıntılı bir incelemesine dayanmamaktadır. Temelde, Buharin’in fikirlerine oldukça yakındır. Kırdaki sınıf farklılıkları, 1929-1930 kolektivizasyonu için açık muharebeyi kaçınılmaz kılmıştır. Muharebe şu soruyu cevaplandırmıştır: kırda izlenmesi gereken yol hangisidir, kapitalist yol mu, sosyalist yol mu? 1928-1935 arasında gerçekleştirilen “zorunlu yürüyüşle” sanayileşme, gerek SSCB’nin savunulması gerekse de kırsal bölgelerin teknik temelinin ve kültürel çehresinin tümden dönüştürülmesi için tarihsel bir zorunluluktu.

1963′teki Büyük Polemik sırasında ÇKP ve Mao Zedung, Stalin’i daha tutarlı biçimde savundularsa da savunmalarında hala ağır boşluklar vardı. Troçkizm, buharinizm ve burjuva milliyetçiliğine karşı yaşamsal önemdeki ideolojik ve politik mücadele ise tümüyle bir kenara bırakılmıştı. ÇKP, genel terimlerle “iki tür çelişki”den söz etmekle yetinerek, politik çizgi ve görüşleri somut olarak çözümlemeyi reddetmişti. Aşağıdaki alıntı, gerçekte, buharinci fikirlerin üstü kapalı biçimde savunulmasına örnektir: “Gerek Parti içide gerek Parti dışında yürütülen mücadelelerde Stalin, belli bir durumda ve belli sorunlar söz konusu olduğunda -düşmanla bizim aramızdaki ve halkın kendi içindeki- doğası birbirinden farklı iki çelişki kategorisi arasında fark gözetmedi (…) Karşı-devrimin bertaraf edilmesi süreci (…) pek çok karşı-devrimci unsurun haklı olarak cezalandırılmasını sağladı; ancak haksız yere mahkum edilen dürüst kimseler de vardı ve bu şekilde Stalin 1937-1938′deki baskıyı fazla yaygınlaştırma hatasına düştü” (Uluslararası komünist hareketin genel çizgisi üzerine tartışma. Foreign Language Editions, Pekin, 1965. s.129).

Gerçekte, temizlikler sürecinin temeli sayılabilecek Mart 1937′deki raporunda Stalin, yalnızca gerekli uyanıklığın önemini kavrayamayan sağ eğilime değil, temizlik ve baskıları keyfi biçimde yaygınlaştırma eğilimine de karşı çıktı. Stalin aynı zamanda, yapılması zorunlu olan temizlikleri Parti ilkelerine uymayacak tarzda gerçekleştiren bürokratik eğilimleri de eleştirdi. 1938 yılı başlarında, temizlikler aşırı ilerletildiği ve amacından saptığı zaman bu durumu açığa çıkaran tam da Stalin olmuş ve sonradan bu durumu düzeltmiştir.

Maoist hareket içindeki küçük burjuva etkiler

Mao Zedung’un yazılarındaki bu hatalar üzerinde durmak önem taşımaktadır; çünkü bunlar, 1963′ten itibaren Avrupa’da gelişen genç Marksist-Leninist hareket üzerinde güçlü bir etkiye sahip olagelmiştir. Bu hareket, anti-Stalinizmde birleşen küçük-burjuva ideolojilerin damgasını taşımaktadır. Mao Zedung’un sözünü ettiğimiz fikirleri, “maoizmin”, Stalinizm’e ve dolayısıyla Leninizm’e karşıt yeni bir teori olarak yorumlanmasında teşvik edici olmuştur. Partimiz [geçmişte -ç.n.] hep ÇKP’nin “Stalin Sorunu” başlıklı belgede ortaya koyduğu görüşleri savundu. Gerçekte ise, Stalin’in eserleri ve pratiğinin incelenmesi ihmal edilmiş, hatta tamamen bir yana bırakılmıştı. ÇKP 1966′da şöyle bir açıklama yaptı: “Yoldaş Mao Zedung Marksizm-Leninizm’i her alanda dahiyane ve yaratıcı biçimde geliştirdi; Marksizm-Leninizm’i yeni ve üst bir düzeye çıkardı” (Küçük Kızıl Kitap, 1966 tarihli Önsöz). Partimize hâkim olan görüş, Mao Zedung’un fikirlerinin “her alanda” Stalin’in ve hatta Lenin’inkilere “üstün” olduğu şeklindeydi. Mao Zedung’un Marksist-Leninist teoriye hangi alanlarda gerçek bir katkıda bulunduğunu incelemek ise gerekli görülmüyordu.

Çin belgelerinde sıkça tekrarlanan, “Mao’nun aksine Stalin sosyalizmde sınıf mücadelesinin sürdüğünü anlamamıştır”, şeklindeki düşünce geçmişte partimizce kabul görüyordu. Bu durumun görünüşteki kanıtı olarak da Stalin’in 1936 Anayasası Hakkında Raporu gösteriliyordu; Stalin bu raporda şöyle der: “Bütün sömüren sınıflar tasfiye edilmiştir. Geriye işçi sınıfı kalmış; köylü sınıfı kalmış; aydınlar kalmıştır. Bu alıntı üzerine Profesör Thomson klasikleşen bir yorum yapmıştır: “Buradan, sömürücü sınıflar yok edilmiştir; sınıf mücadelesi açıkça sona ermiştir, sonucu çıkar” (Stalin: Leninizmin Sorunları, Tirana Baskısı, 1970. s. 702.’den aktaran, George Thomson, Marx’tan Mao Zedung’a. s. 131). Stalin’in çalışmaları etraflıca incelenecek olursa, varılan bu sonucun ne kadar yanlış olduğu ortaya çıkar. Toprak sahiplerinin, kapitalistlerin ve kulakların yok edilmesi, Stalin’e göre, hiç de sınıf mücadelesinin ve proletarya diktatörlüğünün sona erdiği anlamına gelmez.

Thomson’un bunun gibi çok sayıda “maoist” görüşleri, sosyalist Çin’deki kitle hareketlerine hayran ama aynı zamanda anti-komünizmden de etkilenen küçük-burjuva aydınlarına özgüdür. Thomson 1971′de şunları yazmıştır: “Stalin, Leninist çizgiyi 1935′e kadar izlemiş, ardından bu çizgiden iki bakımdan sapmıştır: bir yandan, yeni anayasa iç ilişkiler söz konusu olduğunda proletarya diktatörlüğünün gevşetilebileceği varsayımına dayanıyordu; bu nedenle yeni anayasa, onu, kendi ayrıcalıklarının kanıtı sayan burjuvazi tarafından iyi karşılanmıştır. Bu “sağ” sapma bir eğilim idi. Öte yandan, proletarya diktatörlüğü, gerçekte gevşetilemeyeceği için, güvenlik servislerinin görev alanına dâhil edilerek idari yöntemlerle sürdürüldü. Bu da kulaklara karşı yürütülen mücadelenin solcuların aşırılıkları nedeniyle bozulmasında ifadesini bulan -Lenin’in “aşırı-idarecilik” dediği hata türünden- “sol” sapma bir eğilimdi. Her iki sapma da birbirini tamamlıyor ve destekliyordu. Düşmanlar dost, dostlar düşman muamelesi görüyorlardı.” (George Thomson, Marx’tan Mao Zedung’a, Çin Politikasını İnceleme Grubu, Londra, 1971, s. 135-136).

Avrupa’da pek çok Marksist-Leninist örgüt Mao Zedung’un ve ÇKP’nin hatalı görüşlerinin etkisindeydi ve tıpkı Profesör Thompson’un yaptığı gibi sık sık bunları “derinleştiriyorlardı”.

Yetmişli yılların başlarında, Harpal Brar profesör Thompson’un ve Marksist-Leninist çizgideki [”Marksist-Leninist iddialı” demek daha doğru olurdu -ç.n.] çeşitli İngiliz örgütlerinin oportünist görüşlerini eleştiren bir dizi broşür yayınladı. Şöyle yazıyordu Brar: “Bu bayların anti-Bolşevizmleri istisnasız, Çin’e ve Mao Zedung’a “destek” ve “övgü” yaygaralarıyla bir arada bulunuyor. Sovyet köylüsüne gösterdikleri sahte ilginin ardında SBKP(B)’nin tarım sorunu hakkındaki Leninist çizgisini suçlamak ve kötülemek; ikincisi, Çin ile SSCB arasındaki, yoldaş Mao Zedung ve yoldaş Stalin arasındaki sözde farklılıklar masalıyla devrimcilerin içindeki budalaları kazanmak ve onları Leninizm’den uzaklaştırarak kafalarını iyice karıştırmak isteği yatıyor. Hareket içindeki güvenilir yoldaşlarımız bu ikiyüzlü oyunlara ne şekilde tepki gösteriyorlar? Bu burjuva düzenbazların maskelerini düşürmek yerine, bu aldatmacaları yutuyor, tuzağa düşüyor ve kendilerinin de anti-Stalinist ve dolayısıyla anti-Leninist bir konuma düşmelerine izin veriyorlar… Çin’e her “övgü” düzen Marksist değildir.” (Harpal Brar, Trotskyism or Leninism, 1993, p. 502).

Hâlâ, Stalin’in sınıf mücadelesini idari yöntemlerle ve Devlet Güvenlik güçleri ile yürüttüğü şeklindeki anti-komünist tezi benimseyenler vardır. [Örneğin -ç.n.] Alman MLPD grubu şöyle yazıyor: “Stalin’in temel hatalarından biri “bürokrasi ile savaşımında” kitlelerin eleştirisinin seferber edilmesi yerine kendisi de bizzat bürokratikleşmiş Devlet Güvenlik güçlerine tek yanlı olarak ağırlık vermiş olmasıdır” (Rote Fahne, 5-95, s. 17).

Proletarya enternasyonalizminin savunusu için

Stalin sosyalizmin inşası için parti içindeki tüm burjuva eğilimlere karşı sürekli bir mücadele yürütmek zorundaydı.

Sovyet sosyalizmini tehdit eden üç temel burjuva eğilim vardı.

  • “Solcu” lafazanlık altında, emperyalizmin, özellikle Alman emperyalizminin çıkarlarına kusursuz biçimde hizmet eden anti-Sovyet ve anti-komünist bir çizgi geliştiren troçkizm.
  • Sosyalizm koşullarında sosyal-demokrat çizgiyi yeniden yayan; sınıf mücadelesinin ortadan kaldırılması, kapitalist öğelerin sosyalizme dahil edilmesi ve Menşevik akımlarla uzlaşılması için vaaz veren buharinizm.
  • “Bağımsızlık” sloganıyla bazı Sovyet cumhuriyetlerinin halklarını ulusal burjuvazinin tahrikiyle sosyalizme karşı ayaklandırmaya çalışan burjuva milliyetçiliği.

Bu üç ideolojik savaşım proletarya diktatörlüğünü güçlendirmek için tarihsel bir öneme sahipti.

Burjuva milliyetçiliğine karşı Stalin

Burjuva milliyetçiliğine karşı mücadele ve proletarya enternasyonalizmini savunma İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yeniden gündeme geldi.

Sovyetler Birliği, faşist orduları ezerken Polonya ve Romanya’nın, Baltık ülkelerinin anlaşmazlık konusu olan topraklarını da kendi sınırlarına katmıştı. Otuzlu yıllarda Faşist Almanya ile Sosyalist Sovyetler Birliği arasında bölünmüş olan bu bölgeler Sovyetler Birliği’nin parçası olmuştu. Yine Sovyetler Birliği, önceleri Finlandiya’ya ve Japonya’ya ait toprakları, Kuril adalarını vb. kendi sınırlarına dâhil etmişti.

Bu önlemler, 1945′te tek sosyalist devlet olan Sovyetler Birliği’nin güvenlik ihtiyaçlarını karşılamak için gerekliydi. Stalin, Almanya’da faşizmin yenilgiye uğramasının ardından, diğer emperyalist güçlerin Sovyetler Birliği’ni yıkmak için iki kat çaba harcayacaklarını çok iyi anlamıştı. Ayrıca, bu toprakların Sovyetler Birliği’ne katılması, bu sayede sosyalist yola girebilecek olan işçi ve köylülerin çıkarlarına da uygundu.

Savaş sona erdikten sonra bu topraklardaki faşistler ve aşırı sağcılar, kitleleri sosyalizme karşı kışkırtmak için milliyetçi ve gerici kampanyalar başlattılar. Yirmili ve otuzlu yıllarda Ukraynalı, Gürcü ve diğer gericilerin gittikleri yoldan gidiyorlardı. Burjuva milliyetçiliğini anti-sosyalist eğilimleri birleştiren bir öğe olarak kullandılar.

Nazileri önüne katan Kızıl Ordu Macaristan’ı, Çekoslovakya’yı, Polonya’yı, Romanya’yı ve diğer Doğu Avrupa ülkelerini özgürleştirmiştir.

Haziran 1944′te, önde gelen Fransız Nazi işbirlikçilerinden biri Vindex takma adıyla “Stalinizm” başlıklı bir küçük bir kitap yazdı. Kitap bütünüyle “halihazırda Avrupa ve Orta Doğu’da yayılmayı hedefleyen Sovyet emperyalizmi” konusunu işliyordu. [Kitaba göre -ç.n.] “Programın en temel amacı Doğu Avrupa’daki sanayi bölgelerini Sovyetleştirmekti“. Bu durum, “medeniyetin ve daha genel olarak kıtamız üzerinde yaşayan halkların özgürlüklerinin ve bağımsızlıklarının ortadan kalkmasıyla” sonuçlanacaktır. (Vindex, Stalinisme, ed Le Document, Paris, Haziran 1944, s.56, 154, 156, 168).

Sovyet orduları Macaristan’a girmeden hemen önce, Horty’nin etrafında kümelenmiş faşistler, Macaristan’a Amerikan ve İngiliz ordularını sokmaya çalışıyorlardı. “Sovyet tehlikesine” karşı “Macaristan’ın bağımsızlığını savunmak” için Batı Emperyalizmi’nin desteğini istiyorlardı. Faşist güçleri destekleyen Amerikan generalleri, 1947′de, “Macaristan’ın iç işlerine dış (Sovyet) müdahale anlamına gelen küçük bir azınlığın (komünistlerin) kendi isteklerini seçilmiş çoğunluğa dayatmasıı”nı kınıyorlardı. (General Weems’in demeci, aktaran Ludo Martens, SSCB ve Kadife Karşı-Devrim, EPO, 1991, sf. 86-88). Gerçekte, Kızıl Ordu’nun varlığı büyük toprak sahiplerine ve kapitalistlere karşı verdikleri mücadelede işçi ve köylüler için bir güvenceydi; burjuva diktatörlüğünün yıkılmasını ve sosyalizme geçişi bir kat daha kolaylaştırıyordu.

Stalin’in teorik duruşu

Stalin, yirmili ve otuzlu yıllarda enternasyonalist düşünceleri geliştirmişti; savaştan sonra Doğu Avrupa ve Asya’nın yarı feodal ülkeleri sosyalist inşayı başlattıklarında bu düşünceler yeni bir anlam kazandı. Stalin şöyle diyordu:

Çevre ülke ve bölgelerdeki komünist örgütlerimiz, milliyetçilikle hesaplaşamadıkları sürece, kendilerini geliştiremeyecek, ayakta kalamayacak ve gerçekten enternasyonalist Marksist kadrolar haline gelemeyeceklerdir; bu, akıldan çıkarılmamalıdır. Milliyetçilik, çevre ülkelerdeki ve cumhuriyetlerdeki Marksist kadroların ve Marksist bir öncü kuvvetin eğitilmesi önündeki esas ideolojik engeldir (…) Geçmişte menşevizmin Bolşevik Parti karşısında oynadığı aynı rolü bu saydığımız yerlerde de milliyetçilik oynamaktadır. Çevre örgütlerimize menşevik olanlar da dâhil her türlü burjuva etkisi yalnızca milliyetçilik kılığında nüfuz edebilir (…) Milliyetçi hava çevre örgütlerimize sızmaya çalışıyor (…) Burjuvazi hala yaşıyor, NEP kendini geliştiriyor, milliyetçilik de öyle … büyük-Rus şovenizminin kalıntılarının varlığı sürüyor, bu kalıntılar yerel milliyetçilikleri de kışkırtıyor (…) Milliyetçiliği her yoldan destekleyen yabancı devletlerin etkisi de aynı şekilde hissediliyor.” (s.203)

Yerel milliyetçiliğe sapmanın özü ulus kabuğuna çekilip kendi kendini yalıtma eğilimidir; kendi ulusu içindeki sınıf karşıtlıklarını unutmaktır; büyük-Rus şovenizmine karşı kendini savunurken bir yandan da genel sosyalist inşa zihniyetinden uzaklaşmaktır; Sovyet uluslarındaki işçi kitlelerini neyin birleştirdiğini görmemek ama sadece onları birbirinden neyin ayırabileceğini görmektir. Yerel milliyetçiliğe sapma, vaktiyle baskı altında olan ulus içindeki gerileyen sınıfların proletarya diktatörlüğü rejimine karşı memnuniyetsizliğini, kendi ulus devletlerinin içinde kendilerini yalıtma ve orada kendi sınıf egemenliklerini kurma eğilimlerini yansıtır” (s.339)

Yerel milliyetçiliğe sapma açısından bunun büyük-Rus milliyetçiliği mi yoksa yerel milliyetçilik mi olduğu fark eder mi? Milliyetçi sapma dediğimiz işçi sınıfının enternasyonalist politikasını burjuva nasyonalist politikaya uydurmak demektir. Milliyetçiliğe sapma, “kendi” “milli” burjuvazisinin Sovyet rejimini çökertip kapitalizmi yeniden kurması girişimini yansıtır. Bu iki sapmanın kökeni … her ikisinde de ortaktır. Leninist enternasyonalizmin terk edilmesidir … Esas tehlike, kendisine karşı mücadele etmeyi bıraktığımız ve devlet için bir tehlike haline gelmiş olanıdır.” (s. 344-345)

Tito revizyonizmine karşı Stalin

Stalin 1948′de Yugoslavya’da Tito tarafından izlenen politikaya karşı tarihi önemde bir mücadele başlattı. Titoizm, daha yirmili, otuzlu ve kırklı yıllarda Sovyetler Birliği’nde kökleri kazınmış olan Troçkizm, Buharinizm ve milliyetçilik gibi üç burjuva akımın bir bileşimiydi. O dönem, uluslararası burjuvazi Stalin’in Yugoslavya üzerinde “denetim” kurmak istediğini açıkladı ve Tito’nun “bağımsızlık politikasını” destekledi. Bununla birlikte, bu mücadele “denetim” ve bağımsızlık arasında değil, Marksist-Leninist çizgi ile burjuva çizgi arasında sürüyordu. Tito’ya karşı mücadele basit bir ayrıntı değildi: Stalin’in Bolşevizm düşmanlarına karşı verdiği bütün bir mücadelenin özetiydi.

1948 yılında Tito revizyonizmine karşı girişilen mücadelede Stalin, ilkeler konusunda bir öngörülülük ve tavizsizlik örneği verdi. Kırk beş yıl sonra tarih Stalin’in öngörülerinde ne kadar haklı olduğunu kanıtlamıştır.

Alman işgali sırasında, 1941′de, gizli Yugoslavya partisi 12.000 üyeye sahipti; bunlardan 8.000′i savaş sırasında katledildi. Parti, savaş sırasında 140.000 kişinin ve 1948′in ortalarından önce de 360.000 kişinin katılmasıyla büyüdü. On binlerce kulak, burjuva ve küçük-burjuva unsur partiye girdi. (James Klugmann, Troçki’den Tito’ya, Lawrence and Wishart, Londra, 1951, s.13). Tito, gerçek komünistlere karşı mücadele ederken sürekli bunlara dayandı. Parti içinde normal bir yaşam yoktu, politik tartışma yoktu ve bu nedenle Marksist-Leninist eleştiri ve özeleştiri mekanizması da yoktu; liderler seçimle gelmiyor, atanıyorlardı. (aynı yerde, s.22)

Haziran 1948′de, sekiz partiden oluşan Kominform, Yugoslav partisini eleştiren bir açıklama yayınladı. Bu açıklamada, Tito’nun kırda derinleşen sınıf farklılıklarını ve ülke içinde kapitalist öğelerin büyümesini önemsemediğine vurgu yapılıyordu (aynı yerde, s.9). Alınan kararda, Yugoslav partisinin burjuva milliyetçiliğinden hareket ederek emperyalizme karşı birleşik sosyalist cepheyi böldüğü saptanıyordu. Karar metninde: “Bu tarz bir ulusal çizgi sadece Yugoslavya’nın sıradan bir burjuva cumhuriyetine dönüşerek dejenere olmasına yol açabilir” deniyordu. (aynı yerde, s.11)

Tito, bu eleştiriler kendisine ulaşır ulaşmaz kitlesel bir tasfiyeye girişti. Tüm Marksist-Leninistler partiden çıkarıldı. İki Merkez Komite üyesi, Zhoujovic ve Hebrang, Nisan 1948′de tutuklandı. Partizan ordusunun komutanı general Arso Jovanovic tutuklandı ve bir suikaste kurban gitti, general Slavko Rodic de aynı kaderi paylaştı (aynı yerde, s.43). The Times gazetesi Kominform kararını destekleyen çok sayıda komünistin tutuklandığını bildiriyor ve tutukluların sayısının 100.000 ile 200.000 arasında olduğunu tahmin ediyordu (aynı yerde, s.143).

1948 tarihli sekizinci parti kongresine raporunda Kardelj, Yugoslavya’nın “Kulakları bastırdığını” ve hiçbir zaman “anti-Sovyet bir konumda” yer almayacağını kanıtlamak için Stalin’den birçok alıntı yapıyordu.

Ama birkaç ay sonra Titocular, burjuva toplumdan sosyalizme sınıf mücadelesi vermeksizin geçiş şeklindeki eski sosyal-demokrat teoriyi açıkça onayladılar! Dışişleri bakan yardımcısı Bebler, Nisan 1949′da şöyle bir açıklama yaptı: “Bizde, Sovyetler Birliği’ndeki gibi kulaklar yok. Bizim zengin köylülerimiz halk kurtuluş savaşına katıldılar (…) Biz sınıf mücadelesi vermeden kulakların sosyalizme geçmesini sağlarsak hata mı etmiş oluruz?” (Klugmann, s. 129). Yine 1951′de Tito’nun ekibi, “İçinde pek çok feodal kalıntı barındıran Sovyet kolhozları, devlet kapitalizminin yansımasıdır; SSCB’deki sosyal sistem bundan ibarettir” şeklinde bir açıklama yaptı. Titocular Buharin’in görüşlerini geliştirerek, planlı ekonominin yerine serbest piyasa ekonomisini geçirdiler: “Kooperatif dışında kimse üretilmesi gereken ürün standartlarını ya da çeşitlerine karışamaz.” Onlar, “nesnel iktisat yasalarının işleyişine daha fazla serbestlik tanıyan bir sisteme geçişi” örgütlüyorlar. Bizdeki sosyalist ekonomi, kapitalist eğilimlerin üstesinden sadece ekonomik araçlarla gelebilir” (MK Direktifleri, Sosyalizmin Güncel Sorunları içinde, sayı 10, ocak-şubat 1952, Yugoslav Haberleşme Ajansı, s.160,161,145). 1953′te Tito, toprak alım-satım ve işgücü kiralama özgürlüğünü yeniden tanıyacaktı.

Tito 1951′de, Marksim-Leninizme bağlı Yugoslav komünistlerini Hitlerci beşinci kollarla karşılaştırdı ve Vladimir Dapcevic’in de doğruladığı gibi, 200.000′den fazla komünistin tutuklanmasını bu şekilde gerekçelendirdi. Tito şöyle yazmıştır: “Faşist saldırılar yeni bir öğenin ne kadar önemli oluğunu kanıtladı: beşinci kol. Bu, saldırı hazırlığı aşamasında harekete geçirilen politik ve askeri bir öğedir. Bugün, bunun bir benzerini bizim ülkemizde de özellikle kominform üyesi ülkelerden yapmaya çalışanlar var” (aynı yerde, s.85).

50′lerin başlarında Yugoslavya hala büyük ölçüde feodal bir ülkeydi. Buna rağmen Titocular Sosyalist Devlet’in proletarya diktatörlüğünü sürdürmesi gerektiği ilkesine saldırdılar. Yugoslav revizyonistleri 1950′de, “devletin sönümlenmesi ve özellikle devletin ekonomideki işlevinin sönümlenmesi” tartışmasını başlattılar. Burjuva devlete dönüşü haklı çıkarmak adına Djilas Sovyet devleti için “proletaryayı ezen ve sömüren korkunç devlet kapitalizmi binası ” diyordu. Djilas’a göre Stalin hala “kendi devlet kapitalizmi imparatorluğunu büyütmek ve içerde de bürokrasiyi yaygınlaştırmak için” mücadele ediyordu. “Demir perde yani Doğu Avrupa üzerindeki hegemonya ve saldırı politikası Stalin için vazgeçilmez olmuştur“. Djilas, “emperyalistlerin “üstün” çıkarları ve bürokrasinin dokunulmazlığı için çalışan işçi sınıfının sefaleti“nden de söz etmiştir. “Bugün SSCB nesnel olarak en büyük gerici güç durumundadır“. Stalin “devlet kapitalizmini uyguluyor; o, bürokratik diktatörlüğün ruhani ve siyasi lideridir“. Tıpkı Amerikan emperyalizminin gerçek bir ajanı gibi konuşan Djilas şöyle devam eder: “Hitlercilerin öyle teorileri vardır ki, hem içerik hem de uygulama bakımından Stalin’in teorilerine ki su damlası gibi benzerler“. Ekleyelim, sonradan ABD’ye yerleşen Djilas bu yazısında “Stalinci sistemin eleştirisi” adlı kitabı dayanak gösterir ki bunu yazan da… Troçki’dir!

Kardelj 1948′de, hala anti-emperyalist mücadeleye bağlılık yeminleri ediyordu. Bundan iki yıl sonra ise, Yugoslavya Kore’ye müdahaleyi destekledi! The Times gazetesi “Bay Dedeijer, Kore’deki olayları Sovyetlerin dünyaya hükmetme isteğinin ifadesi olarak görüyor (…) İşçiler dünya egemenliğine oynayan yeni bir gücün ortaya çıktığını anlamak ve SSCB’nin sözde barış yanlısı ve demokratik bir güç olacağı yanılgısından kurtulmak zorundadırlar” diye yazıyordu (27 Aralık 1950).

Böylelikle Tito, ABD’nin antikomünist stratejisindeki basit bir piyon haline geldi. Tito 1951′de New York Herald Tribune gazetesine yaptığı açıklamada “Sovyetler Avrupa’nın herhangi bir yerine saldıracak olursa, bu saldırı isterse Yugoslavya sınırlarının binlerce kilometre uzağında gerçekleşmiş olsun, (Yugoslavya) derhal Batı’nın yanında savaşacaktır… Yugoslavya kendisini Sovyet emperyalizmine dur demek için inşa edilmiş ortak dayanışma duvarının bir parçası olarak görür” diyordu (26 Haziran1951).

Ekonomiye gelince, 1948′den önce alınmış sosyalist önlemler hızla tasfiye edildi. Daily Mail muhabiri Alexander Clifford ekonomide yapılan 1951 reformları hakkında şunları yazar: “Bu reformlar gerçekleştirilirse, Yugoslavya sonuçta İngiltere’den daha az sosyal olacak”. “Metaların fiyatı piyasa tarafından, başka deyişle, arz ve talep ile belirlenecek”, “ücretler şirket gelir ve kârları dikkate alınarak belirlenecek”, şirketler “neyin, ne kadar üretileceğine serbestçe karar verecek”, “tüm bunlarda klasik marksizmden pek bir şey göremiyoruz“. (31 Ağustos 1951, s.150).

İngiliz-Amerikan burjuvazisi Tito’nun antikomünist mücadelede etkili bir silah olduğunu çok çabuk fark ettiler. Haftalık Business Week dergisinin 12 Nisan 1950 tarihli sayısında şunlar yazıyordu: “Özelde ABD ve genelde tüm Batı dünyası için Tito’ya sahip çıkmak Rus komünizmini bertaraf etmenin maliyeti en düşük yollarından biridir. Batı’nın Tito’ya yaptığı yardım 51.7 milyon dolardır. Bu rakam, ABD’nin aynı amaçla Yunanistan’da harcadığı milyarca doların oldukça altındadır” (aktaran Daily Mail, 31 Ağustos 1951, s.175).

İngiliz-Amerikan burjuvazisi, revizyonizmi güçlendirmek ve sosyalist Doğu Avrupa ülkelerinde sistematik içerden yıkma faaliyetlerini cesaretlendirmek için Tito’yu kullanmak istiyordu. 12 Aralık 1949 tarihli Daily Telegraph gazetesine yaptığı açıklamada Eden: “Tito’nun yaptıkları ve etkisi Orta ve Doğu Avrupa’daki olayların seyrini kesin olarak değiştirebilir”, diyordu (aktaran Daily Mail, 31 Ağustos 1951, s.191). Tito’nun komünist demagojisini doğru değerlendiren The Times gazetesi şunları yazıyordu: “Bununla birlikte, titoizmin bir güç olmaya devam edebilmesi için, Mareşal Tito’nun bir komünist olduğunu iddia etmeyi sürdürebilmesi gerekir.” (The Times, 13 Eylül 1949, sf. 194).

Çin dış politikasında nasyonalizm

Emperyalist egemenliğe karşı mücadele Çin devriminin temel kaldıraçlarından biriydi. Ama milliyetçi bir ideolojinin etkisiyle, ÇKP dış politikasında hatalı bir yol izledi ve Tito’nun “bağımsızlık” politikası hakkında yanlış bir yargıya vardı. 1969′dan sonra gelişen “Sovyet sosyal-emperyalizmi, en tehlikeli düşman” teorisi burjuva milliyetçiliğinin etkisi altında oluşmuştu. Ve bu teori, [ÇKP’yi -ç.n.] revizyonist tezlerle yeniden uzlaşmaya götürdü.

1956′da Mao ve Tito

Kruşçev revizyonist yola saptığı zaman işe selefi Tito’nun itibarını iade etmekle başladı. Mao ve ÇKP, “Proletarya diktatörlüğünün tarihsel deneyimi” başlıklı belgede, Kruşçev’in Tito’yu savunmasını destekliyorlardı; bu nedenle, Stalin’in Troçkizme, Buharinizme ve burjuva milliyetçiliğine karşı yürüttüğü ideolojik mücadele sorgulanıyordu. “(Stalin) Yugoslavya meselesinde yanlış bir karar aldı. Tüm bu sorunlar konusunda Stalin subjektivizme kaydı” (Proletarya diktatörlüğünün tarihsel deneyimi, Pekin, 1961, s. 9-10). “Bu nedenle Yugoslav yoldaşlarımızın Stalin’in hatalarına bir parça kin duymaları anlaşılabilir. Koşulların ne kadar zor olduğu dikkate alınırsa, geçmişte, sosyalist yolda ilerlemek için övgüyü hak eden bir çaba harcadılar. Aynı zamanda işletmelerde ve diğer toplumsal örgütlerde, dikkat çekici demokratik yönetim örnekleri gösterdiler. Çin halkı Sovyetler Birliği’nin, diğer sosyalist ülkelerin ve Yugoslavya’nın yeniden kucaklaşmalarını selamlar” (Proletarya diktatörlüğünün tarihsel deneyimi, Pekin, 1961, s. 46)

Bu düşünceler, revizyonizmle ve itibarı iade edilen Titoizmle, başka deyişle Amerika’nın küresel stratejisine uşaklık eden bu anti-komünist akımla uzlaşmanın ifadesidir.

Daha sonra ÇKP, Tito’nun son derece açık bazı anti-komünist düşüncelerini eleştirir. Mao, Tito ile çelişkilerin “dostlar arasında” olduğuna karar vermiş ve bu düşmana, “hata yapmış dost” gibi davranmıştı. ÇKP, “Yugoslav yoldaşların” bazı görüşlerine “komünist hareketin bölünmesine yol açabilir” diye karşı çıkar. Şuradaki gibi: “Kardelj (…) Macar yoldaşlara “siyasal sistemlerinde zorunlu köklü değişiklikler” yapmaları gerektiğini söylemiş (…) ve onlara “Komünist Partisi’nin yeniden eski haline döndürülmesi için kısır girişimlerde” bulunmalarının yersiz olduğunu söylemiş, “çünkü,” demiştir, “kitleler için bu tip bir parti despotik bürokratizmi temsil eder”. Yoldaş Kardelj’in kardeş partilerin önüne koyduğu “Stalinci olmayan” model işte böyle bir modeldir. Yugoslav yoldaşların temel görüşleri ve yöntemleri, yoldaşlar arasındaki tartışmalara yabancıdır“. (Proletarya diktatörlüğünün tarihsel deneyimi, Pekin, 1961, s. 47-49)

Mao, 1956′daki karşı-devrimi, Stalinist Rakosi’nin yaptığı “ciddi hatalar”la “açıklayan” Janos Kadar’ın ve Macaristan’daki “ılımlı” revizyonistlerin tezlerini de kabul eder. Kadar, kendisini Nagy’den ancak bu ikincisi aşırı sağcı ve faşist isyancılarla bir ittifak kurduğu zaman ayırmıştır. ÇKP, “Stalin’in yaptığı çok ciddi hatalar bazı Doğu Avrupa ülkelerindeki halklar arasında ciddi huzursuzluğa yol açtı” diye yazar. Oysa gerçekte, “Stalin’in hataları” yaygarasıyla proletarya diktatörlüğüne karşı savaşan tam da burjuva milliyetçileriydi. “Stalin Macaristan konusunda hata yaptı” şeklindeki burjuva milliyetçi tezleri Mao da kabul eder ama “Sovyetler Birliği’nin kusurlarını abartan burjuva milliyetçilerini” de eleştirmekten de geri durmaz. (Proletarya diktatörlüğünün tarihsel deneyimi, Pekin, 1961, s. 66)

ÇKP’nin Macaristan ve Yugoslavya ile ilgili 1956′daki bu görüşleri burjuva milliyetçiliğinin etkisini taşır.

Mao bu kadarla kalmayarak 1964′te bir Japon delegesine aşağıdaki açıklamayı yapar: “Sovyetler Birliği sınırlarını çok fazla genişletti. Yalta Konferansı’nda Dış Moğolistan lafta bağımsız bir devlet olarak kabul edilmişti, burası Çin’den koparılmıştı, ama fiilen Sovyet yönetimine girdi. Sizin Kuril Adalarıyla karşılaştırıldığında Dış Moğolistan daha geniş topraklara sahiptir. Bir ara (1954′te) Dış Moğolistan’ın Çin’e geri verilmesinin mümkün olup olmadığını sormuştuk. Onlar bize, bunun imkânsız olduğunu söylediler. Yine Romanya’dan Besarabya’yı aldılar. Almanya’dan da toprak aldılar ve bunların arasından Doğu Almanya’nın bir parçasını aldılar. Bu parçada yaşayan tüm Almanları Batı’ya sürdüler. Polonya’dan yine öyle, buradan da Belarus’a kattıkları toprakları aldılar (…) Son olarak Finlandiya’dan toprak aldılar (…) Bana göre, bu kadar toprağı ele geçirmeleri gerekmiyordu (…) Bu nedenlerden ötürü, sizin Kuril adalarınız bizce sorun değil; bu toprakların iade edilmesi gerekir“. (Düzeltilmemiş Mao, Flamanca, 1974, 10 Temmuz 1964 tarihinde yapılan söyleşi, s.28-29)

Stalin’in savaştan sonra aldığı ve Mao’nun mahkum ettiği tüm bu önlemler, yeni emperyalist maceralara karşı savunma politikasının temeli olarak rahatlıkla açıklanır, tarihsel ve politik olarak da haklıdır. Milliyetçilikten etkilenmiş fikirleri kabul etmekle Mao çok tehlikeli bir yola girmişti. “Sovyetler Birliği’nin çaldığı topraklar” meselesini anti-komünist propagandalarının odağı haline getiren, Almanya, Japonya, vb. ülkelerdeki aşırı sağcılardı.

Yetmişli yıllarda Brejnev müdahale ve denetim politikasını uygularken, burjuva milliyetçiliğiyle bu uzlaşma tavrı kendisini “sosyal-emperyalizme” karşı burjuva milliyetçiliğine verilen açık bir desteğe dönüştürdü.

“Sosyal-emperyalizm”, “sosyal-faşizm” tezleri

1968-1969′da gerçekleşen başlıca iki olay ÇKP’nin şiddetli tepkilerine yol açtı. Bu dönemde ÇKP’nin konumlarında milliyetçiliğe doğru tehlikeli bir kayma ortaya çıktı.

1968′de Çin-Sovyet sınırının düzeltilmesi meselesi gündeme geldi ve Mart 1969′da iki ülkenin ordusu karşı karşıya geldi. Bu arada Kızıl Ordu Ağustos 1968′de Çekoslovakya’yı işgal etti. Bu iki olay ÇKP’nin milliyetçiliğe kaymasına yol açtı.

Ulusal ve uluslararası konumlarını güçlendirmek için Brejnev’in revizyonist grubu mücadelelerinin yönünü Marksist-Leninist güçlere ve daha çok da ÇKP’ye çevirdiler. Marksist-Leninist bir Çin, Sovyet revizyonistleri için ciddi bir tehdit demekti. Brejnev, Mao’nun sosyalist rejimini sarsmak ve hatta devirmek için elinden geleni yaptı. Askeri çatışmayı kışkırttı ve nükleer saldırı tehdidine başvurdu. Çin, müdahale ve kışkırtmalara karşı kendini savunmakta haklıydı.

Ama ÇKP somut olguların somut tahlili ilkelerinden uzaklaşarak, evrensel bir kavramı, “sosyal-emperyalizm, en tehlikeli düşman” kavramını icat etti; bu da onu Sovyet politikasına yönelen her türlü muhalefeti birbirine karıştırmaya itti. Zamanla “devlet kapitalizmi” ve “sosyal faşizm” anlayışları ÇKP’yi, Sovyet toplumuna özgü çelişkilerin somut tahlilini yapmaktan kaçmaya götürdü.

Ama Brejnev’in revizyonist grubu kendisini yalnızca Marksist-Leninistlere karşı savunmuyordu; aynı zamanda emperyalizmin desteğiyle iktidarı “barışçı” yollardan almaya hazır sağ kanat ultra-revizyonistlerin de tehdidi altındaydı. Yugoslavya 1948′den beri bu karşı-devrimin öncülüğünü yapıyordu. Burjuva milliyetçiliğinin gelişmesindeki rolü ile bütün Doğu ülkeleri üzerinde etkisi vardı.

Macaristan’da revizyonist Rajk, Nagy ve Kadar, Titoist eğilime dahildiler. Ekim 1956′da Budapeşte’de gerçekleşen karşı-devrimi Çin doğru bir biçimde mahkum etti.

Altmışlı yıllarda “barışçı” burjuva karşı-devrimci eğilimler tüm Doğu Avrupa ülkelerinde etkin biçimde geliştiler ve bu gelişmeye SSCB’deki hakim olan revizyonizm tarafından yardım edildi.

Budapeşte olaylarından on iki yıl sonra revizyonistler ve Titoistler, Çekoslovakya Komünist Partisi’nde iktidarı ele geçirdiler. Alman ve Amerikan emperyalizmi Macaristan’daki olaylardan dersler çıkarmıştı ve karşı-devrimci planlarını gerçekleştirmek için bu kez daha dikkatli davranıyordu.

Gerçek tehlikelerin kendi ülkelerinde de gözüktüğü fikrinden hareketle Çin komünistleri Sovyet revizyonizmine karşı mücadelede burjuva milliyetçiliğine sarıldılar. Çarlığın feodal Çin’e saldırısına göndermede bulunarak “sosyal-emperyalizm” ve “yeni Çarlar” tezlerini geliştirdiler. Çekoslovakya, Polonya ve Yugoslavya’daki revizyonist eğilimler tahlil edilmedi; tüm dikkatler “sosyal-emperyalizm” üzerinde toplanmıştı. ÇKP, bu revizyonist akımların Alman ve Amerikan emperyalizmi ile olan bağlarını görmezlikten geldi. Brejnev’in maceracı politikalarının tehdidi altındaki ÇKP, ABD’nin başını çektiği emperyalist koalisyonun sosyalist ülkeler için yarattığı tehlikeyi hafife aldı.

Mao ve ÇKP’nin o dönem ortaya attığı bazı tezleri hatırlayalım:

Sovyetler Birliği’ndeki ayrıcalıklı, burjuva tabakadan tekelci ve bürokratik bir kapitalistler sınıfı doğdu” (Leninizm mi Sosyal-emperyalizm mi?, The China Reader, 4. sayı, Vintage books, New York, s. 456)

SSCB’deki kapitalist ekonominin bir özgünlüğü vardır: tekelci devlet kapitalizmi her şeye egemendir, her şeye hükmeder. Aynı duruma klasik emperyalist ülkelerde daha ender rastlanmaktadır.” (Ekonomi Politiği İnceleyelim, Aralık 1975, Şangay, s. 261)

Yeni revizyonist Sovyet Çarları, çarlığın ulusları baskı altına alma politikasını geri getirdiler … ve Sovyetler Birliği’ni yeniden bir “halklar hapishanesineçevirdiler.” (China Reader, s. 458)

Başkan Mao şöyle dedi: “Bugün Sovyetler Birliği’nde bir burjuva, büyük burjuva diktatörlüğü, faşist Alman, Hitler tipinde bir diktatörlük vardır.” (Ekonomi Politiği İnceleyelim, Aralık 1975, Şangay, s. 279)

Dönek Sovyet revizyonistleri kliği, dünyayı Amerikan emperyalizmiyle bölüşmek ve kendi sosyal-emperyalist hegemonyasını sağlamak umuduyla çarların eski giysisini giydi… Asya’da, Moğolistan Halk Cumhuriyetini kolonileştirilmesiyle yetinmeyerek, daha fazla Çin toprağını ele geçirmeye çalışıyor. Orta Doğu ve Güney Asya’da sömürgeci nüfuzunu arttırmaya çalışıyor “. (Kahrolsun Yeni Çarlar!, Pekin, 1969, s. 4)

Sizler, Çekoslovakya’yı “birleşik silahlı güçler” bayrağı altında istila ettiniz. ABD emperyalizmi önderliğinde “onaltı ülkenin”, Kore’ye saldırmasından bunun ne farkı var … ” (China Reader, s.464)

Sovyetler Birliği’nin 1985-1995 yılları arasında geçirdiği değişim tüm bu tezlerin tutarsızlığını ortaya koymaktadır. Sovyetler Birliği’nde hiçbir zaman hem de ABD’dekinden daha merkezi ve daha örgütlü bir “tekelci devlet kapitalizmi” var olmamıştır. Rus halkı “Hitlerci tipte bir diktatörlük” altında yaşamadı ve Rus olmayan halklar “çarcı bir ulusal baskıya” maruz kalmadılar. “Hitlerci tipte bir diktatörlük” kuran tam da Yeltsin’di ve tüm eski SSCB işçileri için yetmişli yıllardaki revizyonist rejimle bu rejim arasındaki farklılıklar son derece açıktır. ÇKP yetmişli yıllarda asla, tüm karmaşık yanları içinde Sovyet ekonomisi ve politikası hakkında bilimsel, materyalist ve diyalektik bir tahlil yayınlamadı. ÇKP’nin argümanları sıklıkla sınırlı bir değere sahip tarihsel analojilere ve Sovyet gerçekliğinin kimi yanlarından yola çıkan keyfi çıkarsamalara dayanıyordu.

Saldırı tehdidi altında ÇKP, hiç şüphesiz, komplolara karşı Çin’in bağımsızlığını savunmak zorundaydı. Ama bu savunma burjuva milliyetçiliğinden hareketle yapıldı. Bu nedenle, ÇKP, dünya sosyalist devriminin evrensel çıkarlarını giderek daha az hesaba kattı. Sovyet revizyonizmini ve maceracılığını Marksist-Leninist temelde, sınıf temelinde eleştirmiyordu; oysa ancak bu şekilde Sovyet komünistlerini ikna edebilirdi. Sovyet ordularının 1968′de Çekoslovakya’ya girmesi ile 1950′de Amerika’nın Kore’ye saldırmasını aynı kefeye koymak demek, burjuva milliyetçiliği propagandası uğruna Marksist analizi terk etmek demektir. “Prag Baharı” bir burjuva restorasyonuna, Alman ve Amerikan emperyalizminin bu ülkede denetim kurmasına yol açabilecek revizyonist bir karşı-devrimdi. Sovyet müdahalesi bu karşı-devrimci sürece son verdi. Aynı zamanda, Çekoslovakya’yı Sovyet hegemonyasına soktu. Revizyonist ve burjuva milliyetçi güçler 1968-1989 yılları arasında gelişmeye devam ettiler; ta ki Çekoslovakya’da burjuva diktatörlüğünü barışçı bir tarzda yeniden kuruncaya kadar.

Kendisini Maocu olarak tanımlayan partiler, Çin dış politikasını takip ederek kabul etmiş oldukları fikirlerin eleştirel bir çözümlemesini yapmak zorundalar. Belçika Emek Partisi bunu “SSCB ve Kadife Karşı-Devrim” adlı bir kitapta yaptı. Hiçbir Sovyet komünist örgütü Mao’nun “devlet tekelci kapitalizmi, sosyal-faşizm ve sosyal emperyalizm” tezlerini kabul etmedi. Oysa Kruşçev döneminde revizyonizmin yönetimi ele geçirmesiyle Gorbaçov döneminde kapitalizmin bütünüyle yeniden kurulması arasında Sovyetler Birliği’nde meydana gelen değişiklikleri en iyi tahlil edebilecek konumda olanlar Sovyet komünistleridir. Kapitalist restorasyon sürecini bilimsel olarak kavrayabilmek için Sovyet Marksist-Leninistleriyle yapılacak tartışma belirleyici önemdedir.

“Sosyal-emperyalizme” karşı ilkesiz ittifaklar

ÇKP’nin devlet kapitalizmi, sosyal-emperyalizm, sosyal-faşizm tezlerini kabul etmesi çok ciddi sonuçlar doğurdu.

Her şeyden önce, milliyetçilik sosyalist Çin’i Amerikan emperyalizmi ve gericiliği ile ilkesiz ittifaklar kurmaya itti.

Mao tarafından formüle edilen Üç Dünya Teorisi, hem “Dörtlü Çete” denen eğilim hem de Deng Xiaoping tarafından kabul edilmişti. Temel tez şuydu: “İki süpergüçten biri olan Sovyetler Birliği’nin emperyalizmi en vahşi olanıdır, bir dünya savaşının en maceracı, en geri ve en tehlikeli kaynağıdır“. (Başkan Mao’nun Üç Dünya Teorisi, Marksizm-Leninizm’e Önemli Bir Katkı, Pekin, 1977, s.33) Sovyetler Birliği’nde, “Sovyet sosyal-emperyalizminin, tüm ulusal ekonomiyi ve devlet aygıtlarını askerileştirmesine izin veren faşist diktatörlük” rejimi vardır. (Başkan Mao’nun Üç Dünya Teorisi, Marksizm-Leninizm’e Önemli Bir Katkı, Pekin, 1977 s.36-37)

ABD’ye yaptığı gezide Deng Xiaoping, bu tezlerin, Amerikan emperyalizminin en sağcı kanadıyla bir ittifakı desteklemeye varan en uç sonuçlarını formüle etti. Şöyle bir açıklama yaptı: “Biz savaş tehlikesinin SSCB’den geldiğini düşünüyoruz“. “İhtiyacımız olan şeyler uygulanabilir ve gerçekçi tedbirlerdir; örneğin, Sovyet hegemonyacılığına karşı çıkabilmek için ABD, Çin, Japonya, Avrupa arasında bir birlik kurulabilir“. (Beijing Information , Şubat 1979, s.14)

ABD emperyalizminin Sovyetler Birliği’ne karşı mücadelede iki taktiği vardı. Aşırı sağ kanat, SSCB’yi katlanılmaz askeri harcamalar yapmaya iterek “SSCB’ye kan kaybettirmek” için ekonominin üst düzeyde savaş sanayine endekslenmesini istiyordu; komünizme karşı tüm faşist güçleri harekete geçiriyordu ve askeri bir maceraya hazırdı. Liberal kesim ise askerileşmenin uzun vadede ABD’nin ekonomisini ve uluslararası konumunu sarsacağını düşünüyordu; bu kesim de politik ve ekonomik sızma taktiklerini kullandı; Sovyet kadrolarını satın almak ve kapitalizm yanlısı ideolojik eğilimleri teşvik etmek için Sovyetler Birliği’ndeki yükselen burjuva güçler ile ABD’nin büyük burjuvazisi arasında bağ kurmak istiyordu. Hedef kadife karşı-devrimi gerçekleştirmekti. Deng Xiaoping, sağ kanatla birleşmek için liberallerle mücadele ediyordu. Onu destekleyenler şöyle yazıyorlardı: “Savaş tehdidine karşı ödün verme bugün, Chamberlain dönemi ile karşılaştırıldığında daha büyük bir tehlike arz etmektedir; çünkü, tek kurban Çekoslovakya olmayacak, onu Batı Avrupa ya da hatta Afrika ve Orta Doğu da izleyecektir. Şu an, ABD Batı Avrupa’yı koruyor ama Sovyetler Birliği buraya beklenmedik bir saldırı düzenlerse Washington’un nasıl bir tepki verecek, bilmiyoruz”. “Sonnenfeldt doktrini, Sovyetler Birliği’ni yatıştırmak için, Doğu Avrupa’nın Sovyet nüfuz alanı içinde olduğunu açıkça kabul ediyor“. (Beijing Information, 12 Aralık 1977, s.8-9)

Bu yönelimi, en kötü gericilerle yakınlaşma politikası izlemiştir. Beijing Information, 17 Nisan 1978 tarihli sayısında şu haber yer almıştır: “Avrupa’da, Hıristiyan-Sosyal Birlik [Almanya’da sağ kanat bir siyasal parti -ç.n.] lideri Strauss: “nötron bombasının reddedilmesi, NATO ve Avrupa’nın savunma kapasitesi üzerinde yıkıcı sonuçlara yol açacaktır” dedi”. Çin, “en tehlikeli süpergücün ajanları” ile savaşma bahanesine sığınarak en cani diktatörlükleri desteklemiştir. Örneğin 20 Nisan 1981 tarihli Beijing Information şöyle yazmıştır: “Pek çok terörist Türk örgütü, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından, geçtiğimiz altı ay içinde çok ciddi biçimde sarsıldı, sosyal düzen ülkeye az çok hâkim oldu”. “Güvenlik güçleri, aşırı sağcı ve aşırı solcu teröristleri yakalamak için ülke içinde birçok kitlesel operasyon düzenledi. Türk basınına göre, Eylül 1980′den bu yana 45.000′den fazla insan tutuklandı.” “Sağlanan politik istikrar, ekonominin iyileşmesine yardımcı oldu”. (Beijing Information, 20 Nisan 1981, s.12)

Bu milliyetçi yönelimin ikinci yönü ise, revizyonizmin her türden eleştirisinin terk edilmesi ve “en tehlikeli güç” ile ayrımları olan revizyonistlerle ittifak kurmak oldu. Bu da ilkin, her iki tarafça da paylaşılan burjuva milliyetçiliği temelinde gerçekleşti.

Titoculuk, her zamanki gibi öncü rolünü oynadı, tabii ki… ABD emperyalizmine hizmet etmekte.

Mao, daha 1975′te Yugoslavya Başbakanı Djemal Biyedic’i ziyaret etti ve “Sovyet süpergücü karşıtlığı” temelinde yakınlaşma sağlandı. Hua Kuo Feng 1977′de Yugoslavya’da şu açıklamayı yaptı: “Başkan Mao Çin-Yugoslav ilişkilerine çok önem veriyordu. Ekim 1975′te Başkan Bijedic ile dostane bir görüşme yaptı; burada çok olumlu ifadeler kullanarak demirden bir iradeye sahip olduğu için Tito’nun baskılar karşısında korkuya kapılmadığını söyledi”. (Beijing Information, 5 Eylül 1977, s. 9). ÇKP, tarihinde ikinci kez burjuva milliyetçi temelde Yugoslavya ile politik olarak yakınlaşmış oldu. Tito Eylül 1977′de Pekin’e geldi ve 1963′te Amerikan ajanı olduğu söylenen kişi bu kez büyük bir Marksist-Leninist olarak karşılandı… Hua Kuo Feng ona 1978′de şunları söyledi: “Çin ve Yugoslav halkları… her iki halk da devrimi ve inşaayı bağımsızlık ve özerklik ilkelerine göre geliştirdiler”. “Yugoslav Komünistler Birliği, Marksizmin bilimsel teorisinden ve ülkenin somut koşullarından hareketle, bağımsız bir sosyalist yönetim kurdu ve geliştirdi”. (Beijing Information, 4 Eylül 1978, s.13-14)

ÇKP Polonya’da, hem Solidarnosc’un emperyalizm yanlısı gerici güçleriyle hem de revizyonist partiyle ilişki kurdu; çünkü, her ikisi de Sovyet politikasına karşıydı. “ Ülkelerinin temel çıkarlarını korudukları ve dış düşmanlara karşı birlik oldukları sürece hiçbir yıkıcı müdahale Polonya halkını ve Polonya hükümetini korkutamaz ” (Beijing Information, 6 Nisan 1981, s.9).

ÇKP Kasım 1980′de, en anti-Sovyet konumda olduğu gibi basit bir gerekçeye dayanarak revizyonist İspanyol [Komünist -ç.n.] Partisi ile yeniden ilişki kurdu. Aynı şekilde, açıkça sosyal-demokrat bir çizgide olan öro-komünist çizgiyi, Marksizm-Leninizmin İspanya’nın özgün gerçekliğine somut uygulanışı olarak değerlendirdi. ÇKP, İspanya Komünist Partisi içinde Leninist konumları savunurken aynı zamanda Sovyetler Birliği ile dayanışmayı sürdüren güçlere karşı bir tutum aldı. “10. Kongre sırasında delegelerin büyük bir çoğunluğu örokomünist çizgideydi; yalnızca “Sovyet yanlısı” çok küçük bir azınlık onlara ısrarla karşı çıktı”. (Beijing Information, 10 Ağustos 1981, s.9)

Çin devriminde milliyetçiliğin doğası

İlkin 1956′da Titoizm karşısında, 1968′den sonra “sosyal-emperyalizm” sorununda dış politikada izlenen milliyetçi yol, Çin’deki demokratik anti-emperyalist devrimin önemli dayanaklarından birisi olan Çin milliyetçiliğinin doğasının yeniden sorgulanmasını gerektirir.

Mao Zedung’un 1956′da “Proletarya diktatörlüğünün tarihsel deneyimi” adlı çalışmasında yaptığı proletarya enternasyonalizmi tanımı da son derece tartışmalıdır.

Marksizm-Leninizm, proletarya enternasyonalizmi ile her bir halkın yurtseverliğinin birleştirilmesi zorunluluğuna her zaman işaret etmiştir.” “Komünist Partiler halklarının meşru çıkarlarını ve milli hislerini yansıtmalıdır. Komünistler her zaman gerçek yurtseverlerdi ve hala da öyledirler. Onlar, ancak kendi uluslarının çıkarlarını ve hislerini doğru biçimde yansıtırlarsa geniş halk kitlelerinin güvenini ve gerçek sevgisini kazanabileceklerini biliyorlar.” (Proletarya diktatörlüğünün tarihsel deneyimi, 1961, Foreign Languages edition, Pekin, s.63).

Dünyanın komünist tarzda kavranışı enternasyonalist bir kavrayıştır; bu, tüm dünya işçi sınıfının evrensel çıkarlarından kaynaklanmaktadır. Belirli koşullarda, milliyetçi politik konumlar ve bir milli mücadele ulusal ve uluslararası işçi sınıfının çıkarları ile uygunluk içinde olabilir. Ama ÇKP’nin burada yaptığı gibi, enternasyonalizmi ve milliyetçiliği özdeşleştirmek yanlıştır. Komünistler milliyetçiliğin olumsuz yönünü, dış, emperyalist egemenliği reddetmesini desteklerler. Ama milliyetçiliği kendinde olumlu bir değer olarak desteklemezler; çünkü milliyetçilik işçileri sömürücülerine bağlar. Çin’de milliyetçilik uzun zaman devrimci bir karaktere sahip olmuştur; çünkü Çin kendisini emperyalist baskıdan kurtarmak zorundaydı. Ama devrimci milliyetçi ideoloji, burjuva devriminin sınırları içinde kalır. Çin komünistlerinin emperyalizme karşı yürütmek zorunda oldukları uzun mücadelede radikal milliyetçilik onların kitleler arasındaki en güçlü ideolojik kaldıraçlarından biri olmuştu. Pek çok kişi radikal milliyetçiliğin, dünyanın komünist kavranışının bir parçası olduğuna inandırılmıştı. Bu yanlıştır.

Çin burjuvazisinin devrimci milliyetçiliği

Milli-demokratik devrimden sosyalist devrime geçiş şüphesiz çok karmaşık bir süreçtir.

Milli-demokratik devrimden sosyalist devrime geçilirken sınıfların saflaşması hangi zorunlu değişimlerden geçer? Demokratik diktatörlük ile proletarya diktatörlüğünün içeriği arasındaki fark nedir?

Komünist Parti’nin, kitleleri devrim için harekete geçirmesini sağlayan politik ve ideolojik çizginin gerçek sınıfsal içeriği nedir? Ve milli demokratik devrimin gerçekleştirilmesi, devrime önderlik edenlerin Marksizm-Leninizm kavrayışlarını ne kadar etkilemiştir? Marksizm-Leninizm’in kavranışı hangi dereceye kadar milli-demokratik devrimin sınırları içinde kalmıştır? Çin’de oportünizm ve revizyonizmin Çin’e özgü bir kaynağı burada bulunabilir.

Japonya’ya karşı savaşta milliyetçi burjuvazinin konumu incelendiğinde bu hipotez mantıklı görünüyor. Bu dönemde, Marksizm-Leninizm’e karşı olan Komintang’ın sol kanadı, milli-demokratik devrimin oldukça radikal bir burjuva kavrayışını geliştirdi. Bu kanadın en önde gelen temsilcilerinden biri, Sun Yat Sen’in oğlu, Kuomintang Merkez Yürütme Kurulu üyesi Sun Fo idi. 1940-1943 yılları arasında aşağıda bazı alıntılar yaptığımız bir dizi makale ve çözümleme yayınladı.

Milli devrim için şöyle yazar: “Çin’in en acil ihtiyacı, onu boğan politik ve ekonomik engelleri ortadan kaldırarak tam milli bağımsızlığını yeniden kazanmaktır. Bu Yurtsever Direniş Savaşı çabalarının doruğa ulaştığı noktadır.” “Bu mücadelenin sonucunda ülkemiz özgürlüğünü ve bağımsızlığını kazanacaktır. Ülkemizi, zengin, güçlü, mutlu ve barıştan yana, milletler ailesinin saygın bir üyesi haline getireceğiz.” (Sun Fo, Yarının Çin’i, Ed. Nagel, Paris, 1946, s.11, 13-14).

Sun-Fo’ya göre, Çin’in milli bağımsızlığı yalnızca güçlü bir milli sanayinin yaratılması ile sağlanabilir. Japonya’ya karşı savaşın ardından derhal uygulanması gereken politikalar hakkında şöyle yazar: “Zamanın sermaye demek olduğu ve koşulların elverişliliği göz önünde bulundurulduğunda, mümkün olan en kısa sürede ülkemizi sanayileştirmeliyiz. Her türlü sanayinin temelini ağır makinelerin üretimi oluşturmaktadır; bu nedenle öncelik ağır sanayinin geliştirilmesine verilmelidir (…) Hükümet ağır sanayiyle ilgilenirken halk da, özel üreticiler olarak, hafif sanayiyle ilgilenebilecektir.” (aynı yerde, s. 176-7). “Savaşın ardından ekonominin ulusal ölçekte inşası, yalnızca Devlet eliyle gerçekleştirilmek zorundadır ve gerçekleştirilebilir. Özel girişim, böyle büyük bir görevi, yeterince kısa sürede gerçekleştiremez.” “Yol gösterici ilke şöyle formüle edilebilir: Sanayide ve madenlerde devlet mülkiyeti ve devlet idaresi”. (aynı yerde, s.266; 296).

Sun Fo’ya göre Sovyetler Birliği Çin milliyetçiliğinin en önemli müttefikiydi. Şöyle yazıyordu: “Sun Yat Sen, Rus devriminin başarısının Çarlık Rusyası’ndaki emperyalizme öldürücü darbenin vurulmasıyla sınırlı olmadığını, gücünü dışarıda da kullanacağını ve dünya kapitalizmini temelinden sarsacağını anlamıştı. (…) Biz 180 milyon Rus’a 450 milyon Çinli’yi ekleyebilirsek, yeni bir dünya kurmak bir hayalden ibaret olmayacak (…) (Japonya’yı yendikten sonra Çin) güçlü ve bağımsız bir ulusun enerjisiyle, Sovyet-Rusya ve diğer dost ülkelerle bir olarak, zaferini dünyanın bütün ezilen halklarının özgürleşmesi uğruna kullanmalıdır.” (aynı yerde, s.3-4).

Kuomintang deneyimini çok sert eleştiren Sun Fo, “görevimizi yerine getiremedik” der; “tek parti rejiminin süresizce uzaması“nı ve “asıl kötülük: bürokratların yönetimi”ni eleştirir. (Ibidem, s.9, 110, 278). Çin’in yenilenmesinin çok köklü bir demokratikleşmeyi gerektirdiğine inanır. “Anayasal demokratikleşmenin gerçekten başarılı olabilmesi için şu andaki tek partinin sıkı elinden kurtulması gerekir. Yöneten parti halkın iradesini dikkate almaksızın ebediyen iktidara yapışıp kalırsa Çin’de gerçekten demokratik bir hükümetin varlığından söz edilemeyecektir. Kuomintang’ın başarısızlıklarının nedeni budur. (aynı yerde, s.110). Politik olarak, yerel öz-yönetimler tüm ülkede kurulmalı ve sağlamca yerleştirilmelidir. (…) Ulusal ölçekte demokrasiyi gerçekleştirmek için yerel öz-yönetim tüm diğer politik eylemlerin temel bir koşuludur. “Demokratik hükümet doğası gereği devrimcidir. Halktan kendi işlerinin idaresine aktif biçimde katılmasını ister.” (aynı yerde, s.278, 280).

İlk demokratik görev, der Sun Fo, toprağın millileştirilmesi ve kooperatifçilik hareketinin geliştirilmesini içeren tarım devrimini gerçekleştirmektir. “Eski bir deyiş vardır: ‘göğün altındaki tüm topraklar krala aittir’, başka deyişle, devlete attir. Bireyler toprağı kullanabilirler, devlet onlara kiralar; ama hiç kimse ticaretini yapmak, satmak için toprağı kullanamaz.” (aynı yerde, s.181). “Bizler şimdi, kooperatif topluluklarının ilke ve yöntemlerinin yaygın biçimde uygulanması temelinde yeni bir milli ve ekonomik sistem inşa etme iddiasındayız. (…) Kooperatifçilik hareketinin en yoğun olduğu ve sosyalist yeniden inşada en fazla kullanıldığı ülke Sovyet Rusya’dır. (…) Zaferden ve barıştan önce üretim ve tüketim kooperatifleri kasaba ve kırsal bölgelerde yeteri kadar yayılmalıdır.” (aynı yerde, s.282-3)

Kuomintang önderliği gerici karakterini, yozlaşmışlığını ve emperyalist güçlere bağlılığını gözler önüne serdikçe Sun Fo’nun belirlediği milli-demokratik görevleri yerine getirmedeki yetersizliğini de açıkça gösterdi.

Pek çok yönetici ve aydın Komintang’dan ayrılıp Komünist Parti’ye katıldı.

Bunların yanı sıra, yüzbinlerce öğrenci, köylü ve aydın ÇKP’yle ilişki kurdu; çünkü feodalizme, emperyalizme ve emperyalizm yanlısı burjuvaziye karşı sonuna kadar savaşmanın tek yolu buydu.

Açık ki her iki ideolojik eğilimin ortak yanları çoktu.

Milli burjuvazi sosyalizmi onaylıyor muydu?

1 Ekim 1949′da, milli-demokratik devrimin zafere ulaştığı bu büyük günde, acaba ÇKP liderlerinden kaçı bu devrimin proletarya devrimine nasıl dönüşeceği ve bunun komünistlerin ideolojisinde ne gibi değişimlere yol açacağı konusunda açık bir fikre sahipti?

İşte, iktidarın alınışından on yıl sonra Parti başkan yardımcısı ve cumhurbaşkanı Liou Chao Chi’nin yazdıkları: “Çin Komünist Partisi önderliğinde halk devriminin zafere ulaşması, öncelikle Kuomintag’ın gerici egemenliğine geri döndürülemeyecek şekilde son verdi, onun halkı baskı altında tutmaya yarayan bürokratik ve askeri aygıtını parçaladı. Büyük Halk Cumhuriyeti 1949′da bu şekilde kuruldu; bu cumhuriyet gerçekte bir proletarya diktatörlüğüydü. Böylece demokratik devrimden sosyalist devrime geçiş başarıyla gerçekleştirildi.” (On büyük yıl - 1949-1959, Toplu Eserler, Pekin, 1960, s.9). Burada demokratik halk diktatörlüğü ve proletarya diktatörlüğü açıkça aynı anlamda kullanılmaktadır.

Aynı şekilde, “Halk arasındaki çelişkilerin doğru çözümü üzerine” adlı eserinde Mao Zedung, burjuvaziyi de “sosyalizmi kabul eden, destekleyen ve sosyalizmin inşasına katılan sınıflar…” içine dahil eder ve ekler, “Çin’de milli burjuvazi ikili bir karaktere sahiptir (…) Sosyalist devrim döneminde işçi sınıfını sömürür ve onların sırtından kazanır; ama aynı zamanda anayasayı destekler ve sosyalist dönüşümü kabul ettiğine dair iradesini ortaya koyar.” (Seçme Eserler, V. Cilt, s.418-419). Liou Chao Chi bu tezi şöyle açıklar: “Kapitalist girişimler, Devlet sektörünün ve özel sektörün ortak yönetimi altına girdi (…) belirli bir süre boyunca kapitalistlere yıllık faiz ödendi. (…) Bu tedrici dönüşümler boyunca kapitalizm belirli koşullar altında sosyalizmin hizmetine sokulmuş, sosyalist inşa yararına kullanılmıştı. Bu şekilde biz üretim araçlarının mülkiyetinde kapitalizmi tamamen tasfiye edebildik ve kendimizi burjuva öğeleri kendi emekleriyle kazanan işçiler yapmak için adım adım yeniden eğitmeye adıyoruz.” (On Büyük Yıl, s.13,15)

Liou, aynı ilkeleri palazlanmış orta köylülere de uygular; bunlara, halk komünlerine katıldıklarında beraberlerinde getirmiş oldukları araçların ve hayvanların değeri ödenecekti. “Ödeme alan refah içindeki orta köylülerin ezici çoğunluğu, kooperatif örgütlenmesinden hoşnuttu.” (aynı yerde, s. 12). Mao Zedung da şöyle yazar: “Tarım reformu sırasında, zengin köylülere dokunmadığımız sürece orta köylüler sakindi.” (V. Cilt, s.349).

Japon faşistlerine ve Kuomintang’a karşı devrimci mücadeleyi destekleyen tüm sınıf ve katmanlar, proletarya diktatörlüğü sistemine katılacak mıydı? Deng Xiao-Ping 1959′da şöyle yazıyordu: “Çin halkının birliği demokratik devrim, sosyalist devrim ve devrimin devamlı gelişmesiyle sürekli güçlendi.” (On Büyük Yıl, s.99). Mao, Liou ve Deng’in fikirleri Buharin’in, burjuva öğeler ve kulakların sosyalizmle kaynaştırılması tezinin bir çeşidi değil mi? Böylece sosyalist ekonomiye, sonradan iktidarı ele geçirebilecek olan bir burjuva unsurlar katmanı dâhil edilmiş olmuyor muydu? Başlıca görev bu burjuva öğeleri “eğitmek” mi olmalıydı? Burjuvazi ile birlik kuran ve kendisini yalnızca onları eğitmekle sınırlayan bir proletarya diktatörlüğü neye benzer? Lenin, “proletarya diktatörlüğü eski toplum güçlerine ve geleneklerine karşı yürütülen kanlı ve kansız, şiddetli ve şiddetsiz, askeri ve ekonomik, eğitsel ve yönetimsel çetin bir mücadeledir” dememiş miydi?

Dahası, Komünist Parti’nin milli burjuvaziyi hangi ideolojik ve politik çizgi ile eğittiği can alıcı sorusu ortaya çıkıyor. Bu parti radikal bir milli demokratik devrimden ötesine geçmediği sürece, yurtsever milli burjuvaziyle ideolojik bir kaynaşma mümkündü. Mao Zedung 1956′da iki önde gelen oportünistin, Wang Ming ve Li Li-San’ın, merkez komitede kalmak zorunda olduklarını açıkladı; aksi taktirde, “partimizin özellikle aydınlardan oluşan küçük-burjuva kökenli milyonlarca üyesi paniğe kapılabilirler”di (V. Cilt, s.348)

Mao Zedung da dahil olmak üzere ÇKP önderliğinin 1949-1957 yılları arasında milliyetçiliğe ve burjuva tarzı devrimci demokratizme karşı sürekli bir ideolojik mücadele vermediğini gösteren pek çok kanıt var.

Proletarya diktatörlüğüne geçiş

Mao Zedung’un görüşleri Mayıs-Ekim 1957 tarihleri arasında değişmiş görünür. Bu tarihte Kruşçev’in revizyonist çizgisi kendisini SBKP’ne dayatmıştı, Polonya ve Macaristan’da şiddetli karşı-devrimci hareketler meydana gelmişti; Çin gericileri ve sağcıları Komünist Parti’ye ve sosyalizme saldırıyorlardı. Bu tarihten sonradır ki Mao bir dizi yeni tezden söz etti. “Partimizin yeni üyeleri arasında pek çok aydın bulunmaktadır. Bunların bir kısmı revizyonist fikirlerden ciddi biçimde etkilenmiştir”. “Revizyonizm aynı zamanda Parti yönetiminde de varlık bulmuştur.” “Biz şimdi burjuvaziye karşı sosyalist devrimi gerçekleştiriyoruz (…) Temel çelişki sosyalizm ve kapitalizm arasında, sosyalist yol ile kapitalist yol arasındadır. VIII. Parti Kongresi kararnda bu durumun sözü bile geçmemektedir.” Ardından Mao çok önemli bir itirafta bulunur: “Sosyalist devrim çok hızlı geldi; öyle ki geçiş süreci boyunca ne parti içinde ne de çevresinde Parti’nin genel çizgisi hakkında etraflı bir tartışma olmadı” .(V. Cilt, s. 480, 535, 505).

Milli-demokratik devrimden sosyalist devrime geçiş ile ilgili sorunlar bundan böyle Mao Zedung için temel önemde sorunlar olacaktı. Bu açıdan Kültür Devrimi, demokratik diktatörlükten proletarya diktatörlüğüne geçiş koşullarını ilk kez gerçek bir sorun olarak formüle eden Mao Zedung’un özeleştirisi olarak görülebilir. Ama Mao Zedung, herkes tarafından sevilmesine rağmen lider kadro arasında bu kez yalnız kalmıştı. Kültür Devrimi en başından itibaren ÇKP’nin bazı yöneticileri, Çin toplumunda çok güçlü bir konuma sahip burjuva ve küçük-burjuva akımları tarafından sabote edildi.

Kültür Devrimi teorisinin ortaya konduğu 16 Mayıs 1966 tarihli direktifte, Mao’nun 1940′ta “Yeni Demokrasi” ve 1957′de “Doğru Çözüm Üzerine” yapıtlarında ortaya koyduklarının tam tersi bir görüşü savunduğunu belirtmek gerekiyor. Ve sanki bu konuda kafa karışıklığının hâlâ sürdüğünü vurgulamak istermişçesine, bu iki yapıt kültür devrimini anlamak için iki kaynak olarak gösterilmiştir…

Mao 1966′da şöyle yazar: “Komünist Parti’ye sızan burjuva sınıfın temsilcileri (…) proletaryanın burjuvaziye karşı mücadele etmesi gerektiğini, burjuvaziye karşı proletarya önderliğinde bir devrim olması gerektiğini ve proletaryanın burjuvazi üzerinde diktatörlük kurması gerektiğini mutlak biçimde yadsıyorlar. Dahası, onlar burjuvazinin ve emperyalizmin sadık uşaklarıdırlar: burjuva rejimini olduğu kadar burjuvazinin proletaryaya zulmetmesi ve sömürmesi ideolojisini de sürdürmek için onlarla birleşiyorlar (…) Onlar Komünist Partisi ve halk düşmanı karşı-devrimcilerdir; bizlere karşı, eşitliğin söz konusu olmadığı ölümüne bir mücadele verirler. Bizim onlara karşı verdiğimiz mücadele de bu nedenle ölümüne bir mücadele olmak zorundadır, onlarla olan ilişkilerde eşitlikten söz etmeyiz, bu bir sınıfın diğeri üzerinde baskı kurması mücadelesidir, başka deyişle, burjuvaziye karşı proletarya diktatörlüğünü kurma mücadelesidir.” “Burjuvazinin Parti, hükümet, ordu ve kültürel alanlar içindeki temsilcileri karşı-devrimci revizyonistlerdir. Ellerine fırsat geçtiği anda iktidarı alır ve proletarya diktatörlüğünü burjuva diktatörlüğüne dönüştürürler“. (Büyük Proleter Kültür Devrimi- Pekin. 1970. s.128-130, 141).

Milli-demokratik devrimciler

Kang Cheng, 1959′dan itibaren, ÇKP’ye tutarlı bir demokratik devrim düşüncesini savunmaktan öteye gitmeyen bazı yöneticilerin katıldığını ortaya koymuştur. “Demokratik devrim aşamasında, demokratik-devrimi belli bir ölçüde tutkuyla savunarak (bu demokrat burjuva ve küçük-burjuvalar) son kertede kısmen de olsa Marksist-leninist partinin asgari eylem programını hala onayladıklarını gösterirler; aynı zamanda, devrimin başarıya ulaşması için Parti’nin yardımı ve gözetimi altında bunlardan faydalanılabilir. Ama en başından itibaren onlar ve Parti arasında ilke farklılıkları vardır. Parti, demokratik devrimde proletaryanın öncüsü rolünü yerine getirir ve demokratik devrimi sonuna dek götürme iradesi taşır; böylece demokratik devrim sonuna kadar götürülüp derhal, kesintisiz biçimde sosyalist devrime geçilebilir; onlar demokratik devrimin yönetimini burjuvaziye teslim etmek isterler ve devrimi sonuna dek götürmek istemezler, sosyalist devrim içinse daha hazır değildirler“; (On Büyük Yıl. Pekin Editions. 1960. s. 275).

Aynı tema 1976′da, Mao Zedung’un Deng Xiaoping’e karşı siyasal mücadelesinde de kendisini gösterecektir. ÇKP: “1959′da başkan Mao, şu ileri görüşlü uyarıyı yaptı: parti içindeki sağ kanat oportünistler asla proleter devrimcileri olmadılar; onlar yalnızca proletaryanın devrimci saflarına katılan burjuva ve küçük-burjuva demokratlardır; asla Marksist-Leninist olmadılar; onlar yalnızca partimizin birlikte yolculuk ettiği kişilerdir” diye yazar. (Çin’de doğru sonuçları sorgulayan sağ sapma eğilim ile mücadele. 1976. Foreign Language Editions. Pekin. s.189).

Burjuva demokratlarına karşı kesin olarak mücadele etmek nasıl zorunluysa burjuva milliyetçiliğini eleştirmek de o kadar önemliydi. Büyük ve görece homojen bir ulus olan Çin bir asırdan fazla sömürgecilikle ve emperyalizmle çatıştı. Mao Zedung, Çarlık Rusyası ve Sovyetler Birliği’ndeki kadar karmaşık bir ulus sorununu çözmek zorunda kalmadı. Lenin Çarlık Rusyası döneminde gerici milliyetçilikle mücadele etmiş ve Stalin, Sovyetler’e karşı savaşta emperyalizmle bağ kuran gerici Gürcü, Ukrayna, vb. burjuva milliyetçilikleri ile savaşmıştı. Çin komünistleri, Lenin ve Stalin’in ulus sorununu çözmek üzere geliştirdikleri zengin düşüncelerden faydalanmadılar.

Kültür Devrimi’nin belirli bir anında, Mao Zedung milliyetçiliğin tehlikelerini sezdiği ve proletarya enternasyonalizminin ilkelerini yeniden gündeme getirmeye çalıştığı görülür. Sarfettiği bu çabaları ve partide bu çabalara karşı gösterilen direnci incelemek ilginç olabilir. Kültür Devrimi’nin hazırlık aşamasında Mao, Avusturyalı bir temsilciler grubuna: “Sık sık, “sarı tehlike” ile uğraşan bir ülkeden geldiğinizi ve ülkenizde milliyetçiliğin kesinlikle yerinin olduğunu biliyorum. Ama bu, Çin’de de mevcut ve eğer milliyetçiliğe ödün verirsek her şeyi kaybederiz. Tutarlı bir biçimde proletarya enternasyonalizminin arkasında durmamız gerekiyor” demiştir. (Bolşevik Partizan, No. 20, Aralık 1991, s.97).

Milli-demokratik devrimci ideolojinin ÇKP içinde hala canlılığını koruması ve bunun sonucu olan Buharinci görüşler, 1949-1966 yılları arasında Parti içinde önemli bir zaafa yol açtı. “Mao Zedung Marksizm-Leninizmi her alanda parlak bir biçimde geliştirdi ve onu tümüyle yeni bir üst aşamaya yükseltti” tezi, komünist hareketi olumsuz etkiledi. Mao Zedung düşüncesini izleyen pek çok parti, Mao’nun sosyalizmde Stalin’inden daha kararlı olduğunu, “Mao’nun Stalin’in yaptığı hatalardan ders aldığını“, sosyalizm döneminde sınıf mücadelesine [Stalin’den -ç.n.] daha iyi önderlik ettiğini ve proletarya diktatörlüğünü Stalin’den daha iyi sağlamlaştırdığını düşünürler. Ama SBKP’nin [SBKP(B)’nin demek daha doğru olurdu -ç.n.] ideolojik, Marksist-Leninist temelleri ÇKP’ye göre muhtemelen daha sağlamdı. 1900 yılından bu yana keskin ideolojik mücadeleler, bir yandan ekonomizm ile oportünizm ve Marksizm-Leninizm arasına; öte yandan küçük-burjuva sosyalizmi ile bilimsel sosyalizm, proletarya diktatörlüğü ile burjuvaziyle uzlaşma, milliyetçilik ile enternasyonalizm arasına net bir çizgi çekmiştir. Proletarya diktatörlüğü ve sosyalizm döneminde sınıf mücadelesi, Stalin döneminde teorik tartışmaların ve devrimci pratiğin merkezinde yer alıyordu.

Sosyalist devrimin iki büyük deneyiminin, Sovyet devrimi ile Çin devriminin deneyimleri birbirine karşıt olarak ele alınamaz. Ancak Kültür Devrimi’ni tek yanlı kavranılması sık sık Stalin ve Lenin’in teorik çalışmalarının gerçek değerinin küçümsenmesiyle sonuçlanmıştır. Ve bu küçümseme oportünizmin kaynaklarından biridir.

Stalin Arşivi çeviri birimi.

kaynak: http://www.wpb.be/icm/2005/selected_reading_list/Dir95_India_Seminary_LudoM_1995_EN.doc

Yorum yapma kapalı.