MLPD’nin Konumları Hakkında
Bir MLPD yöneticisine bugüne kadar yayınlanmamış bir mektuptan, 6 Kasım 1994
Kurt Gossweiler
Değerli Yoldaş Briese,
Mektubuna ayrıntılı bir yanıt vermem ve ilkesel sorunlarda senin ve partinin bakış açılarınızla çelişmemin nedenlerini bütün yönleriyle ortaya koymam gerekiyor.
Ama önce, sizden nasıl haberdar olduğum ve “Rote Fahne”nizde [MLPD’nin haftalık dergisi -ç.n.] neyi değerli bulduğum hakkında bir çift söz. Duruşunuz ilk kez Ocak 1991′de Friedrichsfelde’deki Liebknecht-Luxemburg Gösterisi’nde gözüme çarptı. Beş başlı ambleminiz [Marx, Engels, Lenin, Stalin, Mao - ç.n.] dikkatimi çekti. Kendi kendime dedim ki, böyle bir amblemi seçen, revizyonizme düşmanlıkta benimle ortaktır. Bunun üzerine, bir yandan sizin düşünce yapınız hakkında daha uzun bir süre bilgi edinmek, diğer yandan anti-revizyonizminizle dayanışmak amacıyla orada sunduğunuz materyallerin bir kısmını satın aldım ve gazetenize abone oldum. Sizde dikkate değer bulduğum, öncelikle gençlik içinde kararlılıkla çalışmanız, ikinci olarak da işyeri çalışmalarına doğru güçlü yönelimdi.
14 yaşımdan, 1931′den beri, komünist harekette örgütlü olarak yer alıyorum; bu nedenle bugün benim için söz konusu olan, gücüm yettiği kadar, şu anda iki büyük parti -PDS ve DKP- ve çok sayıda küçük örgüte dağılmış olan Almanya’daki komünistler arasında bağlantı kurulmasına ve bunun bir işbirliği üzerinde anlaşmaya doğru ilerlemesine katkıda bulunmaktır, çünkü bu temelde, az ya da çok uzun bir sürecin sonunda yeniden ortak bir Almanya Komünist Partisi ayakları üstüne dikilebilecek ve dikilecektir.
MLPD bu konuda önemli bir katkı yapabilirdi ve yapmalıydı. Ancak, bugünkü biçimiyle, -görebildiğim kadarıyla- maalesef bunu yapabilecek durumda değil. Bunun nedeninin, tam da mektubunda açıklamaya çalıştığın görüşler olduğunu düşünüyorum.
Yazıyorsun ki: “Biliyorsun, MLPD, ADC’de [Alman Demokratik Cumhuriyeti -ç.n.] kapitalizmin restore edildiği ve bir bürokratik kapitalizm biçiminin egemen olduğu görüşündedir.”
Evet, bunu biliyorum, ayrıca, bu görüşün Sovyetler Birliği’nin SBKP’nin 1956 yılındaki 20. kongresinden beri bir sosyal emperyalist devlet kabul edilmesinden türediğini de biliyorum. “Sosyalizmin Sonu mu” başlıklı broşürünüzün 32. sayfasında aynen şu var: “… Şubat 1956′da Kruşçev kliği SBKP XX. Kongre’sinde … iktidara el koymayı ve bu temelde kapitalizmin restorasyonunu gerçekleştirmeyi [başardı] … Bu yeni tipte bir kapitalizmdi: bürokratik kapitalizm!” MLPD’nin 1982 tarihli ilkesel programında da, Kısım C, Madde 4′te deniyor ki: “Sovyetler Birliği … bugün, ABD’yle birlikte, dünya çapında gericiliğin, sömürünün ve emperyalist savaş çığırtkanlığının en güçlü kalesidir.”
Kruşçev’le birlikte, hedefi kapitalizmin restorasyonu olan modern revizyonizmin baş temsilcilerinden birinin SBKP’nin tepesini hileyle ele geçirdiği konusunda, aramızda hiçbir fikir ayrılığı yok. Ben bundan, hemen hemen daha 20. Kongre yapılır yapılmaz şüphelenmeye ve korkmaya başlamıştım, 1956 İlkbaharı’ndaki Macar karşı-devrimiyle buna emin oldum. Fakat, Kruşçev kliğinin bütün SBKP olmadığından da bir o kadar emindim; Kruşçev’in dolandırıcılıkla iktidarı ele geçirmesi sosyalizm için büyük bir tehlike anlamına geliyordu, ama henüz sosyalizmin tasfiyesi ve Sovyetler Birliği’nin bir kapitalist devlete dönüşmesi anlamına kesinlikle gelmiyordu.
Aksi iddianız, olgularla çelişiyor, dolayısıyla teorik olarak dayanaksız ve sınıf savaşımında konumunuz üzerinde vahim sonuçlar doğuruyor. Dahası, bunlar konumunuz hakkında, her birine ikna edici yanıtlar vermeyi borçlu olduğunuz sayısız soru uyandırıyor. Sizin görüşünüze göre, tepede bir kişi değişikliği ve tek bir kongre, insanlık tarihinin bugüne kadar yaşanmış en büyük devriminin 36 yıllık Sovyet iktidarında ortaya çıkan sonuçlarının kökünü kazımaya yeterlidir.
Eğer bunun mümkün olduğunu kabul etseydim, ya mucizelere inanmam, ya da daha 20. Kongre’den önce, sosyalizmin neredeyse bir gecede, bir karşı devrimci zor kullanımı bile olmadan yok edilebilecek kadar çürütüldüğünü varsaymam gerekirdi. Ama öyle olsaydı restorasyon sürecinin başlangıcını da 20. Kongre ve Kruşçev’e değil, -Troçkistlerin çoktan beri yaptıkları gibi- Stalin’e kadar götürmek gerekirdi.
Bunu istemiyorsunuz, ve bunda haklısınız. Fakat bu sizi bir tür açıklama bulma ihtiyacıyla karşı karşıya bırakıyor. Bu açığı da, Stalin’in büyük bir hata yaptığı iddiasıyla kapatmaya çalışıyorsunuz: ideolojik çalışmayı boşladı ve bürokrasiye karşı yeteri kadar güçlü savaşmadı. Böylece “yeni tipte bürokrasi” biçiminde yeni bir burjuvazinin (!) doğmasına izin verdi, bunlar da 20. Kongre’de iktidara el koyarak Sovyetler Birliği’nde kapitalizmin restorasyonunu gerçekleştirdiler. Bu tarihten itibaren, Sovyetler Birliği -ve ona bağlı olan COMECON ve Varşova Paktı ülkeleri- artık sosyalist değil, yeni bir kapitalizm tipinin, “bürokratik kapitalizm”in hüküm sürdüğü ülkeler haline geldiler. Bu, sizin klasiğiniz Willi Dickhut’un savunduğu ve sizi ayırt eden parti görüşünüzün aşağı yukarı özünü oluşturan öğretidir.
Fakat Willi Dickhut’tan çok önce Troçkistler “Sovyet Bürokrasisi”nde yeni kapitalist sınıfı “keşfetmişlerdi”. Sizin bakış açınızın en yıkıcı sonucu, bu “öğretiyi” benimseyerek Sovyetler Birliği’ne ve sosyalist ülkelere karşı savaşta troçkizmle ve emperyalizmle aynı safa düşmenizdir.
Şimdi, Sovyetler Birliği’nde ve bizde, ADC’de egemen olduğu iddia edilen şu “yeni kapitalizm tipi” nedir?
Dikkatli bir inceleme, bunun gerçekte tümüyle yeni bir kapitalizm tipi olduğu, daha açıkça ifade etmek gerekirse, kapitalizmin özsel özelliklerinin hiçbirine sahip olmayan bir kapitalizm tipi olduğu konusunda hiçbir şüphe bırakmaz.
Şimdiye kadar Marksistler, her türden ve her tipten kapitalizmin bir dizi temel özellikle tanımlandığı, bunlar arasında da aşağıdakilerin tartışmasız olarak yer aldığı üzerinde hemfikirdiler:
1. Üretimin amacı artı değer, daha doğrusu maksimum kâr elde edilmesidir. Dolayısıyla, kapitalizmden söz etmek, ancak elde edilen kâr yalnız üretim araçlarının sahiplerinin özel tüketimine hizmet etmeyip, yeniden sermaye olarak yatırılıyorsa -ister üretime, ister değerli kâğıtlara- mümkündür.
Ayrıca: Kapitalizm, ulusal ve uluslararası rekabet savaşı anlamına gelir. Varlığını sürdürebilmek için, sermaye üretim araçlarını yenilik ve iyileştirmelerle yeni bir düzeye yükselterek sürekli yüksek bir birikim oranını korumaya uğraşır.
Bu yüzden sermaye, ücretle yaşayanların, işçi ve memurların yaşam düzeylerine aldırış etmeden, ücret maliyetini sürekli olarak düşürmeye çalışır.
Peki sosyalist ülkelerde ne buluyoruz?
Onlarda karakteristik olan, son on yıllarda birikim oranının, tüketim lehine, kira, ulaşım, temel besin maddeleri gibi fiyatları maliyetlerinin altında tutulan ihtiyaçların, kültür kurumlarının, sağlık kurumlarının, anaokullarının, okul kitaplarının parasız dağıtımının vb. vb. desteklenmesi lehine sürekli olarak düşürülmesidir.
Bütün bunları bilmiyor olamazsınız. Fakat kendinize şu soruyu sormamışsınız: halkın yaşam düzeyi lehine birikim oranını küçülten bir kapitalizm, ne biçim bir kapitalizmdir?
2. Kapitalizmin her “tip”i için, sınaî birliklerin içindeki ayrıntılı planlamadan bağımsız olarak, üretimin dıştan, “piyasa” tarafından düzenlenmesi, yani üretim anarşisi geçerlidir. Üretimin amacı olarak maksimum kâr, devlet ölçeğinde planlamanın yerine geçer.
Sosyalist devletlerde olduğu gibi, üretimin bu yolla, piyasa tarafından dıştan yönetilmediği, hedefi maksimum kâr değil, kullanım değerleri yaratmak olan devlet planlamasıyla yönetildiği bir yerde, doğrusu kapitalizmden söz edilemez.
3. Kapitalizmde zorunlu yaşam gereçleri ve üretim faktörlerine kadar tam anlamıyla her şeyin, dolayısıyla insan emek gücünün -hatta insanın kendisinin- zorunlu olarak metaya dönüşümü söz konusudur. Emek gücünün bir meta olduğu yerde, doğal olarak çalışma hakkı da olamaz, barınma hakkı da o kadar az mümkündür, toprak ve konutlar metadırlar ve bu özellikleriyle en yüksek kârı elde etmeye yarayan spekülasyon nesneleridirler.
Bu hakların var olduğu -ve kağıt üzerinde değil de gerçekten var olduğu- yerde de, gene kapitalizm söz konusu olamaz.
Sosyalist ülkelerde bu hak vardı; işsizlik ve evsizlik “geri dönüşe” kadar, karşı-devrimin zaferine kadar, buralarda bilinmeyen sözcüklerdi. Toprak meta değildi, -toplumsal mülkiyet olduğu ölçüde- en düşük bedelle kullanıma sunuluyordu; ormanlar ve sular toplumsal varlıklardı, Federal Almanya’da ve bugün eski ADC topraklarında olduğu gibi özel mülk değillerdi.
4. Hangi alana bakarsak bakalım: ekonomide, toplumsal politikada, kültürde, sağlıkta; sosyalist ülkelerin tümü içinde, -revizyonizmin en yaygın olduğu Polonya ve Macaristan’da bile- egemen ilkenin kapitalist köşe dönmecilik olduğu birini boşuna ararız. Bu ülkelerde devlet politikası da, halkın bütün yaşam gereksinimlerinin mümkün olan en geniş ölçüde -elbette maddi olanaklara bağlı olarak- ve mümkün olduğunca ucuza karşılanması ilkelerine sıkı sıkıya bağlıydı.
Sırf ADC’de, bu ülkenin -sizin tarafınızdan sevinçle “yeniden birleşme” olarak selamlanan!- emperyalist Batı Almanya’yla birleşmesinden beri yaşanan değişimleri -kamusal kütüphanelerin, polikliniklerin, anaokulları ve kreşlerin topluca kapatılmasını, ücretsiz sağlık hizmetlerinin sona erdirilmesini, özellikle kiralarda aşırı fiyat artışını ve, ve, ve…- gözümüzün önüne getirmek, -halkın aleyhine, kapitalist banka ve sınai birliklerin, sigorta şirketlerinin, ilaç sanayinin, büyük medya hanedanlarının, emlak ve toprak spekülatörlerinin, ve ADC’nin “yuvasına dönmesiyle” zenginleşen ve hala zenginleşmekte olan bütün diğerlerinin lehine olmak üzere- tamamen farklı bir toplumsal sistemden geriye döndüğümüzü anlamaya yeter. (Ah, neredeyse şunları unutuyordum: Brandenburg, Mecklenburg, Batı-Pomeranya orman ve göllerinin sevgili “eski sahipleri”, Prens ve Kontlar, baştan başa bu bölgelerin Junkerleri … şimdi yeniden savaştığımız bu adamlar, topraklarını “devlet kapitalisti” ADC’nin sizin öylesine coşkuyla selamladığınız dağıtılması sayesinde yeniden ele geçirdiler!)
5. Son olarak dış politikaya da bir göz atılacak olursa: Kapitalist ülkelerin dış politikası için, nerede olursa olsun, tümünü birden tehdit eden herhangi bir devrimci gelişmeyi engellemek ya da dağıtmak söz konusu olduğunda, aralarındaki rekabeti geri plana atmak, hatta unutmak karakteristiktir. Devrimci, anti-emperyalist hareketlere veya antiemperyalist hükümetlere karşı bütün koşullarda uzlaşır ve sonuna kadar savaşırlar. Bunun örnekleri, birbirleriyle savaşmakta olan Fransa ve Prusya hükümetlerinin Paris Komünü’ne karşı birlikte hareket etmesinden, Sovyet Rusya’ya karşı 14 gücün müdahalesine, ABD’nin Kuzey Kore’ye karşı BM destekli savaşına, Allende yönetimine karşı CIA’nın güdümündeki Pinochet darbesine, Angola ve Mozambik’teki anti-emperyalist yönetimlere karşı UNITA ve Renamo haydutlarının emperyalizmin güdümünde savaşmasına vb. vb. kadar varır.
Anti-emperyalist devrim ve devletlere destek vermek, emperyalizme karşı zaferlerine kadar da bunlara yardım etmek, emperyalizmin doğasına aykırıdır.
Fakat Sovyetler Birliği ve sosyalist devletler, tam da bunu yapmışlardır, -tüm revizyonist yalpalama ve sapmalara rağmen- dış politikalarının başat çizgisi buydu: Onların yardımı olmasa Mısırlılar Süveyş Kanalı’nı devletleştiremezler, Afrika halkları sömürgeci efendilerini defedemezler, Küba halkı ABD’nin ekonomik ablukasına karşı onun kapısının önünde bir sosyalist toplum kurmaya girişemez, küçük Vietnam ABD süper gücüne karşı kimsenin mümkün görmediği zaferini kazanamazdı. Dünya devrimci hareketinin büyük küçük kazanımlarının hiçbiri Sovyetler Birliği’nin, Halk Çini’nin ve diğer sosyalist devletlerin varlığı ve güçlü desteği olmadan elde edilemezdi.
İşte bu yüzden, -emperyalist egemenlerin ve sizin iddialarınızın aksine- “üçüncü dünya” denilen ülkelerde insanlar, -ülkelerinin emperyalist sömürü ve baskıdan kurtulmasını istedikleri ve bunun için savaştıkları ölçüde- Sovyetler Birliği’nin ve sosyalist ülkelerin çökmesinden memnunluk değil, iyi bir dostu ve müttefiki kaybetmenin üzüntüsünü duyuyorlar.
Hal böyleyken, saydığım bütün bu olgulara rağmen, sosyalist ülkelerde “bürokratik kapitalizm” tezine ve Sovyetler Birliği’nin “ABD’yle birlikte dünya çapında gericiliğin, sömürünün ve emperyalist savaş çığırtkanlığının en güçlü kalesi” olduğu iddiasına saplanıp kalmanızı nasıl açıklıyorsunuz?
Belirtmeliyim ki, açıklama biçiminiz size çok hafif kaçıyor. Bu konuda yalnız bir örnek: “Sosyalizmin Sonu mu?” sf. 49′da, Sovyet hükümet başkanı Kossygin’in Eylül 1965 tarihli uzun bir konuşmasından bir cümleyi alıyor ve şöyle bir girişle birlikte aktarıyorsunuz: Sovyetler Birliği’ndeki yeni ekonomik sistem “üç temel ilkeyi hayata geçirmeliydi”; ardından Kossygin’in cümlesi geliyor: “Planlamanın bilimsel düzeyini yükseltmek, işletmelerin ekonomik haklarını arttırmak ve ekonomik özendiricileri güçlendirmek.”
Sosyalist ekonomi yönetiminin ilkelerine karşı olmakla suçlanacak hiçbir şey içermediği halde -ekonomik özendiriciler daha Lenin tarafından belli emekçi kategorilerinin ücretlendirilmesi konusunda geliştirilmişti-, bu cümle kitabınızda en küçük bir akıl yürütme çabası yapılmadan şu şekilde yorumlanıyor: “Bunun arkasında, ekonominin itici gücü olarak kazanç maksimizasyonunun nihai (!) ve tam (!) olarak yerleştirilmesi gizlenmektedir … Artık kazanç ve rantabilitenin merkezi planlama hedefleri olduğu resmen ilan edilmektedir.”
Ne yazık, böyle bir “akıl yürütme”yle ikna olana!
Sosyalist bir ekonominin de randımanlı çalışmak ve sosyalist işletmelerin de kazanç elde etmek zorunda olduğu, kendiliğinden anlaşılan bir şeydir; başka türlü devletin toplumsal görevleri için -okullar, yüksek eğitim, sağlık, kültür vb.- gerekli kaynağı sağlayan birikim fazlasının araçları nereden gelirdi? Bunu bize Marx Gotha Programı’na notlarında çoktan öğretmişti!
Bu nedenle “kazanç” daima, sosyalizmin ekonomi politiğinin çok önemli bir kategorisi ve bir sosyalist ekonomide ekonomik planlamanın sağlam bir dayanağı olagelmiştir. Elbette sosyalist ekonomide ilk önce bütün ekonominin toplumsal ekonomik randımanı gelir, fakat bu, tek tek her işletmenin kazancı bir kenara bırakmasını gerektirmez. (Bu konuda Stalin’in “Sosyalizmin Ekonomik Sorunları” sf. 25′teki açıklamalarına bakın)
SBKP’nin Ekim 1952′deki 19. Kongresinde, şunları eleştirel bir tonda kaydeden G. M. Malenkov’un sunumu da hatırlansın: “… planda öngörülen 2,9 milyar Ruble kazanç yerine köylü örgütleri 2,5 milyar rublelik bir kayba göz yumdular.” (Neue Welt, Sayı 22/1952, S. 2715).
O halde, sizin iddia ettiğiniz gibi kazancın “merkezi planlama hedefi” olduğu Kossygin’in konuşmasının neresinden çıkar? Malenkov’un sözlerinden bu sonuç ne kadar az çıkartılabilirse, o konuşmadan da o kadar az çıkar. Sizin sunuşunuzun -kendimi çok dikkatli ifade etmek istiyorum- “hatası”, Kossygin kazançtan bahsettiği zaman, bunun kapitalist kazançtan başka bir şey ifade etmediğinin kendiliğinden anlaşılacağını ileri sürmeniz, ardından da, bunun “resmen merkezi planlama hedefi” olarak ilan edildiğini iddia etmenizdir.
Sovyetler Birliği’nde kapitalizmin yeniden kurulduğunu işte bu kadar ikna edici bir şekilde “kanıtlıyorsunuz”!
Bundan da, sosyalist ülkelerin hiç de sosyalist ülkeler olmadıkları, dolayısıyla da kapitalistçe ve emperyalistçe, savaşı kışkırtan bir dış politikadan başkasını izleyemeyecekleri sonucu apaçık ortaya çıkıyor.
Ama öyleyse bunların devrimci, anti-emperyalist ve sosyalist devletleri desteklemeleri nasıl açıklanabilir?
Sorun değil! “Sovyet sosyal emperyalizmi, Varşova Paktı’nı … saldırgan bir askeri ittifaka” çevirdi. “Bu kökten değişiklik, dünyanın, başlarında iki süper güç, ABD ve Sovyetler Birliği bulunan iki emperyalist blok arasında yeniden paylaşılması mücadelesini doğurdu. Süper güçlerin rekabeti üçüncü dünya savaşı tehlikesinin başlıca kaynağını oluşturuyor.” (MLPD’nin ilkesel programından)
Bu söylediklerinizin ne derece doğru olduğunu, dünyanın bugünkü hali gösteriyor: doğulu süper güç yok olduğundan beri, dünyamızda bozulmaz bir barış mı hüküm sürüyor … yoksa tersi mi?
Fakat bütün bunlarda yeni ve orijinal hiçbir şey yok. Emperyalistler, sosyal demokratlar ve troçkistler de Sovyetler Birliği’nin dış politikasını tıpkı sizin gibi her zaman “kızıl emperyalizm” olarak tanımlayagelmiştir.
Ama aradan geçen zamanda, artık gerçekten sosyalist olmayan bir Sovyetler Birliği’nin nasıl davranacağının canlı kanıtını görme şansı bulduk: Gorbaçov’un SB’si, eski müttefik ve dostlarına -Küba gibi- destek vermeyi kesti ve bunlara sırtını döndü; ADC’yi AFC [Almanya Federal Cumhuriyeti -ç.n.] emperyalizmine sattı. (Bu arada, gerçekten Gorbaçov’a neden karşı çıkıyorsunuz? Bilmelisiniz ki, o ve politikası olmasa, sizin o kadar olumlu bulduğunuz ve o kadar sevinçle selamladığınız “yenide birleşme” gerçekleşemezdi!) Körfez savaşının da gösterdiği gibi, gerçekten sosyalist olmayan bir Sovyetler Birliği, “üçüncü dünya” devletlerine karşı savaşta artık ABD’nin düşmanı değil, yol arkadaşıdır.
“Sosyalizmin Sonu mu?” kitabınız, Sovyetler Birliği ve ADC’ye yönelik yukarda verdiğimiz örnekle aynı nitelikte -maalesef başka bir şekilde tarif edilmesi mümkün değil- suçlamalarla dolu. Bunlardan yalnız birkaç tanesine girmek ve suçlamaların ne kadar dayanaksız ve gerçek koşulların en küçük bir bilgisinden ne kadar uzak olduklarını kanıtlamak istiyorum.
Brejnev hakkında şu okunuyor: “Çekoslovakya’da bir dizi önde gelen bürokratın başına buyruk hareket edebilmesini sağlamak isteyen Brejnev, 1968′de acımasız bir darbe indirdi.”
Bu ifade, o sırada gerçekten yaşananla uyuşmaz.
Sözde “Prag Baharı”, Çekoslovakyalı revizyonistlerin -Tito, Hruşçov, Gomulka ve Kadar’ın ruh ikizleri-, 1956 ilkbaharında Budapeşte’de başarısız olan şeyi, daha iyi hazırlanarak sonuna kadar başarıyla götürme çabasıydı. “Stalinist” Novotny devrilecek ve artık revizyonistlerin eline geçen parti aygıtıyla burjuva cumhuriyete “barışçı” geri dönüş yoluna girilecekti. Uysal gemi aslanı Dubcek’in birinci sekreterliğinde, Ağustos 1968′e gelindiğinde bu yolda hedeflerine neredeyse varmışlardı, ama bu adamlar halka bu yolun sonunun nereye varacağını elbette söylemiyor, daha iyi bir sosyalizm, “insan yüzlü” bir sosyalizm kurmaktan bahsediyorlardı. 5 Kasım 1990 tarihli “Welt” gazetesinde, bunun gerçek görüşlerini gizlemeye yaradığını açıkça söyleyen, bu karşı-devrimci komplonun elebaşlarından Ota Sik’ten başkası değildir: “Biz, ekonomik reformcuların çekirdeği”, demektedir, “o sırada Prag’da komünizmi düzeltmeyle pek ilgili değildik. Gerçek hedefimiz onu ortadan kaldırmak ve yeni bir sistem inşa etmekti. Açıkçası, sürekli olarak bir sosyalist demokrasi reformundan ya da sosyalist piyasa ekonomisinden söz etmek zorundaydık, çünkü başka türlü halka ulaşmak mümkün değildi.
Sonunda, size de düşünme fırsatı veren bir açıklama!
Şimdi, Brejnev’in şu sözde “acımasız darbesi” neye benziyor? Onun rolü, sizinkinden daha yanlış tarif edilemezdi. Bir zaman Kruşçev’in yakın arkadaşı olan o, gerçekte içte ve dışta revizyonistlerin koruyucu piriydi; Praglı “reformcuların” yoluna engel çıkartmayı kesinlikle düşünmüyordu. Tam tersine: mümkün olduğu sürece, onlara işten el çektirilmesini engelledi. Ve sonunda kendi partisinde, ÇKP’de ve diğer kardeş ülkelerin partilerinde Leninist güçlerin baskılarına teslim olmak ve 21 Ağustos 1968′de müdahaleye onay vermek zorunda kaldığında da, Smrkovsky, Cik, Goldstücker ve bunların uysal birinci sekreteri Dubcek’e kanat germeye devam ederek, görevden alınmalarını engelledi. Eğer sonunda, aylar süren mücadelelerin sonucunda Nisan 1969 tarihli bir MK-plenumunda Dubcek nihayet görevden alındıysa, bunun için kendi ülkesindeki ve ÇKP’deki sağlıklı Leninist güçlere teşekkür etmek gerekir.
Maalesef şunu söylemek bir boyun borcu: Gerçek tarihi sürece taban tabana zıt olan tarih anlatınız, çok basit bir şekilde özetlenebilir: “Uydurduğumuz bu resimde olmayan şey, gerçekte de olmamıştır!”
Bu konuda artık son bir örnek: gene sayfa 52′de okunuyor ki: “70′li yıllarda Sovyet baskısıyla Kübalı paralı askerler (!) Angola’ya girdi.”
Gerçek paralı askerlerle, emperyalistlerin dostu FAZ’la, Güney Afrikalı apartheid rejiminin MPLA’nın üzerine saldığı UNITA çeteleriyle aynı dili konuştuğunuz, nasıl dikkatinizi çekmiyor, ve nasıl sizi sarsmıyor? “Sosyal emperyalist Sovyetler Birliği’yle” ve “Doğu Avrupa’daki devlet kapitalisti devletlerle mücadeleye” saplanıp kalmanız, bunun sizi nereye -yani, Kübalı gönüllülerin, emperyalizmin ve onun paralı asker sürülerinin sıkıştırdığı anti-kolonyal ve anti-emperyalist kurtuluş hareketine devrimci yardımına açıkça, affedilmez bir şekilde kara çalmaya- götürdüğünü fark etmeyecek kadar kör mü etti?
Böyle açıklamalardan sonra insanlar sizin proletarya devrimine ve sosyalizme inancınızı ve revizyonizme ve emperyalizme savaş ilanınızı hâlâ nasıl ciddiye alabilir?
20. Kongre’de bir dönüm noktası gören, SBKP’nin önemli ideolojik ve pratik politik sorunlarda Marksizm-Leninizm’den dönüp revizyonizme yönelişinin resmen onaylandığı dönemeci gören herkes haklıdır.
Fakat, bu dönüm noktasını Sovyetler Birliği’nin ve hatta hemen hemen bütün sosyalist ülkelerin kapitalist devletlere dönüşmesiyle eşitleyen kişi de, bir o kadar haksızdır.
Stalin’in ölümü ve Kruşçev’in yönetimi ele almasıyla birlikte, Kruşçev revizyonistleri, sosyalizmi yozlaştırma, temellerini dinamitleme sürecini, ikinci aşamasında Sovyet sisteminin doğrudan yıkımına ve kapitalizmin restorasyonuna başlamaya geçebilmek için önkoşulları yaratacak ve belirli bir ölçüde de yaratmış olan bu süreci uygulamaya koydular.
Bu süreç çeşitli aşamalardan geçti, sonucuysa en başta kesinlikle ortaya çıkmamıştı.
Kruşçev’in ve onun revizyonizme yönelmesinin işin başı olduğu doğru yargısının, sizin elinizde ne hale geldiğini görünce, Lenin’in “radikalizm” hakkında söyledikleri aklıma geliyor: İnsan, “hangi doğruyu olursa olsun, ‘aşırı’ hale getirdiği … abarttığı, gerçek uygulama alanının sınırlarının dışına taşırdığı zaman, saçmaya indirgeyebilir, daha doğrusu bu koşullarda doğru mutlaka saçmalaşacaktır.” (Lenin, Werke, Bd. 31, Berlin 1959, S. 47 ve devamı)
Leninist maskesi takmış birinin ve onun kliğinin parti ve devletin tepesini işgal etmesinin, sosyalist Sovyetler Birliği’ni kapitalist bir devlet yapmaya yettiği yolundaki aceleci vargınız, böyle “aşırı” bir abartmadır. Bunun savunulabilmesi, ancak bu akıl yürütmenin gerçeklikle karşılaştırılmamasıyla ve Kossygin’in açıklamaları ve bunların yorumlanması örneğinin de gösterdiği gibi gerçeğin bu şemaya uyacak şekilde kırpılmasıyla mümkün olabilmiştir.
Şu aşağıdakileri, ancak gerçeğe gözü kapalı, diyalektik-olmayan şabloncu bir kafa yapısı mümkün görebilir:
- Neredeyse bir gecede, akşamdan sabaha, Lenin’in partisi, Sovyetler Birliği Komünist Partisi, kapitalizmi geri getirmeye çalışan bir parti haline gelebilmiştir;
- Kızıl Ordu da aynı hızla bir emperyalist işgal ordusuna dönüşmüştür (aynı kadrolar ve aynı komutanlarla!);
- Wilhelm Pieck, Maurice Thorez, Palmiro Togliatti, Dolores Ibarruri, Harry Pollit ve daha pek çok sınanmış komünist işçi lideri, bütün hayatlarını adadıkları davayı 20. Kongre’den sonra birden satmış ve dönekleşmişlerdir.
Hayır, kitleler tarafından yaklaşık kırk yıl boyu Sovyet iktidarının savunulması ve 1917′den başlayarak sosyalizmin inşası, sosyalizmin ve Sovyet yaşam biçiminin Sovyet halkında sağlam ve derin kökler edinmesine yol açmıştı. Bu düzenin düşmanı ve kapitalizme geri dönüşün savunucusu olduğunu açıkça gösteren kimse, sıradan insanlar tarafından güvenlik organlarına teslim ediliyordu. Bunu, Sovyet iktidarının emperyalist metropollerdeki düşmanları, Sovyetler Birliği’ndeki komünist maskeli ortakları kadar iyi biliyordu.
Bu yüzden, deyim yerindeyse bir taarruzla sosyalist düzeni dağıtıp yerine kapitalist bir düzen geçirmeyi hiç mi hiç düşünmüyorlardı. Kapitalizmin restorasyonu yolunun çok uzun ve risklerle dolu olduğu ve dolayısıyla çok dikkatli ve adım adım ilerlemek gerektiği konusunda kafaları gayet açıktı.
En başta, bu yolun kapitalizme dönüş yolu olduğu hiçbir aşamada belli edilmemeli, sonuna kadar, sosyalizmi iyileştirilmek zorundayız ve bu yoldayız denmeliydi.
İkincisi, kitlelerin kendi Sovyet düzenlerine bağlılığı baltalanmalı ve bu düzeni savunma azimleri yavaş yavaş söndürülmeliydi.
Üçüncüsü, halk ve parti üyeleri, emperyalizmde başlıca savaş kaynağını değil, barışın korunması için el sıkışılacak bir ortağı görmeye yöneltilmeli, bu yolla, sınıf savaşımı ideolojisinin yerine sınıf uzlaşması düşüncesi geçirilirken Marksizm’den temelden kopulduğu gözden saklanmalıydı.
İlkini sağlayabilmek için, yapılan her şeyin, komünizme hızla ulaşılmasına hizmet ettiği illüzyonu yaratıldı.
Bunu yaparken, Kruşçev türü demagoglar, “komünizmin yüksek göklerine” derhal ulaşma sözlerinin insanlarda başlangıçta yarattığı tozpembe umutların, kaçınılmaz olarak kendi karşıtına, derin hayal kırıklığına, umutsuzluğa, kayıtsızlığa ve hatta parti ve Sovyet iktidarına karşı düşmanlığa dönüşeceğinden emin olmakla kalmadılar, güçleri yettiğince bu dönüşümün mümkün olan en erken ve en radikal biçimde ortaya çıkmasına çalıştılar; çünkü ikinci noktanın yolu buradan geçiyordu: insanların kendi Sovyet iktidarlarına bağlılıklarının söndürülmesi. Ekonomi-politikte Kruşçev “reformları”nın, dikkatli bakıldığında, organizasyon bozukluğundan, halkın geçim ihtiyaçlarının karşılanmasında darboğazın ortaya çıkmasından ve Sovyet ekonomisinin emperyalist dış ülkelere gittikçe artan bağımlılığından başka bir sonuç veremeyecek olan ve gerçekten de vermeyen bir dizi tam hedefi vuran hastalık yayıcı önlemden ibaret olduğu kendisini gösterir.
Arzulanan sonuçlardan üçüncüsüne, insanların bir atom savaşının patlamasından duydukları korku sistematik olarak kaşınarak ulaşıldı. Kruşçev çok defa, ABD emperyalizminin liderleriyle elbirliği ederek, “süper güçler” arasında bir atom savaşının başlamak üzere göründüğü -1958 Berlin krizi, 1962 Küba krizi-, fakat “son dakikada” Kruşçev’in ABD başkanlarıyla doğrudan pazarlığı sayesinde -halklara, başta da Sovyet halkına böyle aksettiriliyordu- “engellendiği” sahneler düzenledi. Bu yolla, Gorbaçov yönetiminde sonuna kadar götürülen şey, daha Kruşçev yönetimi altında uygulamaya kondu: “Yeni düşünce”nin özü: Emperyalizm insanlığın yenmek zorunda olduğu ölümcül düşmanı değil, insanlığı atom-cehenneminden korumak için güven içinde işbirliği yapılabilecek bir partnerdir.
Sosyalizmin o güçlü organizmasının zayıflatılması, ekonominin dağınıklaştırılması, kitlelerin mevcut düzenden hoşnutsuzluğu ve zihinlerinin ideolojik olarak, sözde sosyalizmi güçlendirmeyi hedefleyen, gerçekteyse Sovyet iktidarını nihai olarak çözmeyi amaçlayan karşı devrimci önlemler olan reformları, sosyalizmi gerçekten güçlendirecek adımlardan ayırt edemeyecek hale gelene kadar bulanıklaştırılması ne zaman ki yeteri kadar ilerlemiştir, ancak o zaman Sovyet iktidarının altının oyulması ve temellerinin sarsılmasından, tasfiyesine, kapitalizmin restorasyonuna geçilebilmiştir.
Her kim ki, Sovyetler Birliği’nde kapitalizmin restorasyonuna 20. kongrenin yettiğini söylüyorsa, Lenin ve Stalin’in yönetiminde halk kitleleri tarafından yaratılan Sovyet iktidarı hakkında hiçbir fikri yoktur; kitleleri bir avuç revizyonist hainle aynı kefeye koymakta, veya kitleleri bu hainlerin elinde basit bir oyuncak olarak ele almaktadır.
Hayır, Kruşçev ve Brejnev dönemlerinde yaşanan süreç, kapitalizmin yeniden kurulması süreci değil, sosyalizmin temellerinin zayıflatılması ve sosyalist yaşam tarzının bozulması yoluyla bunun hazırlanması süreciydi. Ancak bu sürecin sonunda sosyalizmin tanınmayacak hale getirilmesinden sonradır ki, tamamen yıkılması hedefiyle hücuma geçilmesinin yolu açılmıştır. İşte bu da “Perestroyka” bayrağı altında yaşanmıştır.
36 yılda inşa edilmiş olanı yıkmak için, Kruşçev’den Gorbaçov’a kadar gelen karşı devimciler 38 yıla ihtiyaç duydular. Bu 38 yıl, bir tarafta revizyonistler, diğer tarafta Marksizm-Leninizm’in savunucuları arasında keskin ve sürekli bir savaşla doluydu. Gözlerini kapamayan kimse, dışsal ve aldatıcı bir birlik örtüsünün altında kalsa da belirli kızışma noktalarında patlayarak kendisini gösteren bu savaşı görmemezlik edemez: yalnız Temmuz 1957′de SBKP prezidyumunun Kruşçev’i görevden alma kararı ve bundan intikam almak için Kruşçev’in genişletilmiş-MK temmuz plenumunda yönetimden attırmayı başardığı Molotov ve Kaganoviç’e karşı saldırısı düşünülsün yeter.
Anti-revizyonist güçlerin karşı hücumuysa, Kasım 1957′de Komünist ve İşçi Partileri Moskova Konferansı’nda, revizyonizmin komünist hareketin karşısındaki başlıca tehlike olarak mahkum edilmesiyle gelmekte gecikmemişti.
Bu yüzden Kruşçev ve adamları, yeniden saldırıya geçmek ve Molotov’la Kaganoviç’i partiden atmak için -SBKP 22. Kongresi’ne kadar- dört yıl beklemek zorunda kaldılar. Kruşçev’in, aralarında iç savaş kahramanı Voroşilov’un da yer aldığı başka karşıtlarını da partiden atma talepleriyse, kongrede direnişle karşılaştı ve bu durum Kruşçev kliğinin partiyi elinde sapasağlam tutamadığını gösterdi. Bu ise, Kruşçev’i indirerek, onun partinin tepesinde yarattığı karışıklığa bir son veren Ekim 1964 plenumunda tamamıyla görünür hale geldi. Ama bunu Marksizm-Leninizm topraklarına tam bir geri dönüşe vardırmak yerine, Kruşçev’in “veliaht prensi” Brejnev onun halefi seçildi. Parti yönetiminde ki güç ilişkileri o hale gelmişti ki, artık revizyonistler davalarını, Kruşçev zamanındaki gibi vurgulu bir şekilde savunamıyorlardı. Kendilerini, “Kruşçevizm”le temelli bir hesaplaşmayı ve bunun karşı devrimci özünün teşhir edilmesini engellemekle ve bu yolla Gorbaçov türü “20. Kongre nesli”nden genç memurların giderek önemli parti görevlerine yükselmelerine izin vermekle sınırladılar.
Mart 1984′te Brejnev’in halefi Yuri Andropov’un -yalnız 15 ay partinin başında kalmıştı- ani ölümünün ardından, ölmek üzere olan 72 yaşındaki Çernenko yeni genel sekreter olarak sunulduğunda, hemen hemen bütün yorumcular bunu, Andropov’un ardından şiddetli kavgaların yolda olduğu, fakat henüz sonuna kadar götürülmeyip Çernenko’yla bir “ara çözümün” bulunduğu şeklinde değerlendirmekte birleşiyorlardı.
Perde arkasındaki iktidar mücadelelerinin sonuçta hangi eğilime varacağı konusunda, Gorbaçov’un göreve gelmesinden sonra bile, onun en yakın çevresindekiler dışında bir soru işareti varlığını bir süre sürdürmüştü, çünkü Gorbaçov da, konumunu sağlamlaştırmak için, başlangıçta gerçek yüzünü ve gerçek görüşlerini göstermemiş, kendisine savaşçı bir anti-emperyalist ve kaya gibi bir Leninist süsü vermişti.
Stalin Arşivi çeviri birimi.