İleriye Doğru Küçük Bir Adım

Bu yazı Stalin Arşivinin 18 Şubat 2007 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilen “10 Eylül 1920, TKP ve Günümüzde Komünist Hareketin Hayati Sorunları Forumu” hakkındaki değerlendirmesini içermektedir. Yazı daha önce forumun kitap haline getirilen belgeleri arasında yayınlanmıştır ve Stalin Arşivinin günümüzde komünist hareketi ilgilendiren bazı temel konulardaki görüşlerini ortaya koymaktadır.

Hazırlık Süreci

“10 Eylül 1920 - TKP ve Günümüzde Komünist Hareketin Hayati Sorunları Forumu”nun hazırlık sürecinde, büyük çoğunluğu ilk defa bir araya gelen farklı çevrelerden kadroların çok sınırlı biçimde de olsa görüş alışverişinde bulunma fırsatı buldukları anlar, grup temsilcilerinin katıldığı iki kısa hazırlık toplantısı (birincisinde sadece Sorun Yayınları Kolektifi, Yeni Dünya İçin Çağrı Dergisi, Yeni Durum Kolektifi ve Stalin Arşivi Kolektifi temsilcileri; ikincisinde daha geniş: Alev Yayınları Kolektifi, Yeni Durum Kolektifi, Yeni Dünya İçin Çağrı Dergisi, Sorun Yayınları Kolektifi, Stalin Arşivi Kolektifi, Uzun Yürüyüş Dergisi [bu sonuncusu gözlemci olarak] temsilcilerinin katılımıyla) ve bu toplantılar sonucunda pratik işleri yürütmek üzere görevlendirilen üç kişilik (Sorun, Çağrı ve Stalin Arşivi üyelerinden oluşan) icra komitesinin yaptığı iki uzunca toplantıdan ibaretti.

Toplantıların tümünde, forumun ismi, uygulanacak yöntem, yapılacak işbölümü vb. teknik sorunlar kaçınılmaz olarak başlıca gündemi oluşturdu ve fikir tartışması daha çok hazırlanan çağrı metninde çizilecek çerçevenin ve kullanılacak ifadelerin ayrıntıları üzerinde oldukça sınırlı bir biçimde gerçekleşebildi. Bu aşamada örneğin “komünistlerin birliği” şiarına karşı tutumlar belli bir kendiliğindenlikle gündeme geldi.

Bir bakış açısına göre (özellikle Yeni Durum temsilcileri bu anlayışı dillendirdiler) forum tarzı çalışmalar, “parçalı, aslında yararsız, pek bir yere varamayacak çalışmalardı; tartışmalarla şimdiye kadar bir yere varılamamıştı, bütüncül atılımlara ihtiyaç vardı, böyle şeylerle vakit kaybetmemek gerekiyordu, forum yerine birlik meselesini oturup çözüme bağlamak gerekliydi, en hayati ve en acil sorun kavranması gereken halka örgütseldi, forum yapılacaksa bile en azından bu böyle bir amacı önüne koyan grupların bir girişimi olmalıydı, vb, vb.”

Diğer bir anlayış ise (özellikle Çağrı Dergisi temsilcisi tarafından dile getirildi) kendi konumunu, “bize göre böyle bir sorun [”Komünistlerin Birliği”] yoktur, böyle bir şiarın günümüz koşullarında gerçekleştirilebileceğine inanmıyoruz, dolayısıyla gündemine bunu alacak bir çalışmada bizim yer almamız sözkonusu değil” şeklinde açıklamayı tercih etti.

Stalin Arşivi olarak biz ise, ikinci hazırlık toplantısının gündemine yazılı olarak sunduğumuz (tümü dört paragraftan ibaret olan) “Forum Amaçlarının Belirginleştirilmesi İçin Çerçeve Önerimiz”de foruma bakışımızı mümkün olduğunca açık bir şekilde ortaya koymaya çalıştık:

“Forum’un “Kolektif mirasımız olan 10 Eylül 1920 TKP’sinin tarihsel örneği ışığında, grup ve çevrelerin kendi sorunlarının tartışılmasının dışında ve ötesinde, hareketin ortak ve hayati sorunlarının tartışılmasını amaçladığını, bu çerçeveye bağlı kalmak koşuluyla başka hiçbir sınırlama olmaksızın, komünizm davasına katkı getirmeye çalışan; küçük-büyük, ünlü-ünsüz demeden tüm kurum, çevre ya da kişilerin katılımına açık olduğunu ve teşvik ettiğini” açıklamanın yararlı olabileceğini düşünüyoruz.

- Forum girişimimizin “günümüzde Grup Partisi yerine Sınıf Partisi‘nin oluşturulmasından yana olan en mütevazi katkılara bile büyük önem verdiği ve özünde bu yönde çaba sarf eden tüm oluşumların ortak sorunlarının açığa çıkarılması yönünde bir adım olarak tasarlandığı” açıkça ilan edilebilir.”

Forum girişiminin amaçlarının bu şekilde konuluşu önerimiz, aslında -devrimci kadro adaylarının marksist-leninist temelde ideolojik donatımına mütevazı bir katkıda bulunmanın ötesinde- grup iddiaları olmayan bilimsel-eğitsel bir inceleme birimi olarak kolektifimizin ve benzer nitelikteki kolektiflerin, bu toplantıya çoğunluğu bu tür “grup”, grupsal “miras-gelenek”, hatta “örgüt”, “parti” iddiaları olan diğer grupların yanında katılarak söz almasına uygun olan yegane çerçeveyi ortaya koyma amacını güdüyordu. Ancak çerçevenin bu şekilde konuluşunun, biz her ne kadar bunu örgütleyici grupların üzerinde uzlaşabileceği asgari bir zemin olarak görüyorduysak da, elbette bazı dar grup alışkanlıklarını rahatsız edebileceği ihtimalini (özellikleGrup Partisi yerine Sınıf Partisi’nin inşasından taraf olanlar” ve “Kolektif mirasımız olarak 10 Eylül 1920 TKP’sinin tarihsel örneği ışığında” vurgularının) başından beri öngörmediğimizi söylemek doğru olmaz. Bunu biliyorduk ve gerçekten de -en azından ilk anda- gelen tepkiler aşağı yukarı şöyle oldu:

Yeni Durum temsilcisi: “grup partisi de olabilir, örneğin Çağrı‘dan arkadaş açıkça ‘Komünistlerin Birliği’ şiarına karşı olduklarını belirtiyor, bu bir cesarettir, kendisini kutluyorum, yani ‘partiyi ben kuracağım ya da kurdum’ diyor. Bizim de bunu söylememiz lazım. Önemli olan örgütsel sorunu en kısa zamanda çözmektir. Burada ‘Komünistlerin Birliği’ diyenlerin bir araya gelip örgütsel sorunu en kısa yoldan çözüme bağlamasıdır.. ‘Parçalı işler’le artık zaman kaybetmemek gerekir, vb, vb…”

Çağrı temsilcisi: “grup partisinden ne kastediyorsunuz, biz bunu anlamıyoruz, böyle bir formülasyonu gerekli görmüyoruz, vb, vb,…”

Bu tür tepkiler “Komünistlerin Birliği”, başka deyişle “Parti” sorununun hiç bir Marksist-Leninist’in inkar edemeyeceği yegane Leninist formülasyonunu (ya bir grubun veya çevrenin partisi, ya da sınıfın, kitlelerin partisi) kabul etmeye ve özümsemeye hareketin çeşitli unsurlarının (kesinlikle en kötü temsilcileri değil) ne kadar uzak olduklarını gösteren örneklerdir. Böylelikle, forumun hangi tartışmalar temelinde şekilleneceği de aslında forumdan önceki toplantılarda ortaya çıkmış oluyordu.

Yeni Durum temsilcisi Refik Gürel arkadaş, kolektifi adına forumdan bir kaç gün önce uzun bir not yollayarak sorunun formülasyonunun ne kadar önemli olduğun, önümüzdeki on yılın mücadelesinin bu hatta gideceğini neden sonra keşfetti, bunu ilk planda olumlu bir gelişme olarak not ettik. Ancak özellikle forum sonrasında bu çevrenin sergilediği tutumlar onların gerçekte grup alışkanlıklarını terketmekten ne kadar isteksiz olduklarını gösterecek ve “bizi keşke daha az övseydiniz de ne söylemek istediğimizi daha iyi kavramaya çalışsaydınız” dedirtecekti. Yeni Durum çevresinin birlikçi söylemlerinden daha gerçek olan grupçuluğun en kötü alışkanlıklarına dayanan hemen her konuda sergiledikleri tutumlarına, birliğin komünist ve oportünist kavranışlarını ele alacağımız son bölümde döneceğiz.

Forum Süreci: Gruplar ve Görüşleri[1]

“10 Eylül 1920 - TKP ve Günümüzde Komünist Hareketin Hayati Sorunları Forumu”, sadece komünistçe disiplini, farklı kökenlerden gelen çok sayıda grup, çevre ve devrimci bireyin ortak iradesinin ve emeğinin ürünü olan yoldaşça atmosferi gibi nitelikleri bakımından dahi komünist hareketin toparlanması yönünde mücadele eden odakların önümüzdeki süreçte gerçekleştirecekleri aynı yöndeki çabaların önün açan, bu güçlerin elini kuvvetlendiren, onlara bir başlangıç noktası veren mütevazi, şatafatsız, gürültüsüz ama bir o kadar anlamlı bir etkinlik olarak başarıyla gerçekleştirildi. “… Komünist Hareketin Hayati Sorunları Forumu”, genellikle sağırlar diyalogu veya salt grupsal didişme biçiminde geçen panel, açıkoturum, vb. alışılagelmiş gruplar arası etkinliklerden farklı olarak (ayrımını aslında daha isminden başlayarak koymuştu) hareketin gerçekten canalıcı sorunlarından bir kısmını -elbette ancak bir başlangıç düzeyinde de olsa- cesaretle ele almayı başardı ve bu konuda söz almak isteyen her türlü görüşe kendini ifade etme olanağını verdi. Bazılarının körü körüne tapındığı, gruplar ve “partiler” üstü bazı “entelektüel” şöhretlerin[2] ve diğer reklâmcı yöntemlerin - bize göre son derece istenir ve uğurlu olan- yokluğunda, forum tamamen komünist hareketin sorunlarına duydukları ilgi dolayısıyla orada toplanmış bulunan ve böylece dile getirilen görüşleri kesinlikle değerlendirebilecek durumda olan her yaştan devrimcilerden oluşan, -özellikle bu anlamda- azımsanmayacak sayıda bir izleyici kitlesi karşısında gerçekleşti.

Hiç şüphesiz foruma örgütleyici, izleyici ya da salt gözlemci olarak katılanlar - bir bölümü salt teknik imkansızlıklardan kaynaklı olmak üzere çok çeşitli nedenlerle - “tüm Türkiye komünistlerinin” bütününü temsil etmekten uzaktı, ancak çok küçük ve hatta bir dereceye kadar rastlantısal bir örneklemini oluşturuyordu. Ancak forumda kendini ifade etme imkanı bulan farklı hatta yer yer birbirine belirgin biçimde zıt görüş ve eğilimlerin tüm hareketi ne dereceye kadar anlamlı bir biçimde temsil ettiğine karar verirken her şeyden önce forumda yer alan bütün sunuş ve katkı metinlerini ve bunlarla ilgili tartışmaları ve diğer belgeleri, önyargısız bir bakış açısından dikkatle incelemek gerekir. Bize göre forumun hazırlık, gerçekleştirilme ve forum sonrası tartışmalar sürecinde, tüm hareketi anlamlı ölçüde temsil eden ve tüm hareketin sorunlarının doğru biçimde saptanmasına ve daha ileri tartışılmasına kesinlikle temel olabilecek zengin bir malzeme ortaya çıkmıştır. Bu malzeme elinizdeki kitapta son derece tam bir biçimde yer aldığı için, bu değerlendirme yazısında her bir grubun görüşlerini ayrıntılı olarak değerlendirmek yerine grupların konumlarını ve görüşlerini bize göre tartışmaların temel eksenini oluşturan bir dizi konudaki tutumları bakımından kısaca değerlendirmeye çalışacağız. Bu temel eksen, “Komünistlerin Birliği”, “Sınıf Partisi”nin oluşturulması ve Türkiye ve dünya komünist hareketinin deneyiminin (başta Tarihsel TKP’nin kuruluşunun) bu iki temel sorunun bakış açısından değerlendirilmesinden oluşmuştur.

Sözü fazla dolandırmadan söylemek gerekirse; bizim sözkonusu materyalin incelenmesinden çıkardığımız sonuca göre, forumda özellikle yazılı katkılarda ifadesini bulan görüşlerin en özlü karakterizasyonu ancak şu şekilde yapılabilir: 1- “Komünistlerin Birliği”ni -“istisnasız tüm çevre çıkarlarının, çevre duygularının ve geleneklerinin bütün kalıntılarının silinip süpürülmesini” sağlayacak süreçler temelinde- tüm Türkiye komünistlerinin Parti’li birliği olarak anlayarak savunan tutarlı Sınıf Partisi taraftarları (özellikle Sorun ve Stalin Arşivi ve bunların katkılarının en özlü ifadesi olarak “çevre, grup ya da Grup Partisi değil, Sınıf Partisinin oluşturulması”) ; 2- Tüm Türkiye komünistlerinin Parti’li birliğinin, çiçeği burnunda, mahçup ve kararsız savunucuları (özellikle karakteristik biçimde Yeni Durum ve onun “birlik içinde çelişkinin korunması” ya da “parçaların korunarak bütünün oluşturulması” vb. üzerine pek “felsefi” çözümlemelere boğulmuş olarak -bu haliyle her tarafa çekilebilir durumdaki- “platform tezler”i) ve “Komünistlerin Birliği”ni lafta savunurken bunu kendi küçük grubunun en dar ufkuna sığdırmaya çalışan diğer bir eğilimi de ikinci gruba eklemeli (özellikle dışardan katkı yapan Köz ve daha az belirgin olarak Alev[3]) 3- “Komünistlerin Birliği”nin açık karşıtları (en azından, forum sürecinin başından itibaren, günümüzde gerekli olmadığı, gerekli olsa bile mümkün olmadığı iddialarıyla bu düşünceye karşı her zaman tutarlı olmasa bile kararlı ve açık sözlü bir savaşım vermesi ölçüsünde, foruma bütün müdahalesini bu temel üzerine oturtması ölçüsünde tek başına Çağrı: “komünistlerin birliği gereksizdir, kaldı ki imkansızdır” vb.)

Bu gruplandırmayı çevrelerin görüşlerinin ve niteliklerinin değerlendirilmesi üzerinde açıklamaya çalışacağız.

Sorun Kolektifi adına ilk sözü alan temsilci, işçi sınıfı hareketinin ve sosyalist hareketin partinin kuruluşunu önceleyen gelişmesinden başlayarak, tarihsel Parti’nin (Tarihsel TKP’nin) örgütsel birliğinin yaratılması sürecinde, Türkiyeli komünistler tarafından Konferans (”1918 Moskova Türk Sosyalistleri Konferansı”), Hazırlık Örgütü (”Türk Komünistleri Teşkilatı”) ve nihayet Kongre (”Birinci Tüm Türkiye Komünistleri Kongresi) araçlarının proletarya disiplini ve yaratıcılığının bir örneği olarak başarıyla kullanılmasının tarihi hakkında ayrıntılı bir inceleme yapmış ve bunun Parti birliği parçalanmış bulunan günümüzün Türkiye Komünist hareketi açısından anlam ve uyarısı üzerinde önemle durmuştur. Sorun kolektifi temsilcisi arkadaşın, Forum’da ayrılan sınırlı süre içinde ancak kısa bir özetini verebildiği kapsamlı incelemesi, bize göre özellikle, Parti tarihinin kuruluş evrelerini yalnızca bunun ideolojik eksiklik, çocukluklarını saptayıp açığa çıkarma iddiasıyla ele alan “piyasadaki” hakim dar akademik-apolitik incelemelerin (pek bilgiç bir edayla kaleme alınan bu kitaplar özellikle genç kuşaklarda, tarihsel Parti’nin tarihinde kayda değer hemen hiçbir kazanım ve ders olmadığı yanılsamasını, kendi hareketinin tarihine karşı küçümseme duygularını beslemektedir) aksine günümüz komünist ve işçi sınıfı hareketinin somut sorunları bakış açısından ele alındığında burada olumlu ve önümüzü aydınlatan zengin dersler ve örnekler olduğunu göstermesi bakımından oldukça anlamlı bir katkı niteliğindeydi.

Alev Yayınevi adına ikinci sırada söz alan Ahmet Koçak’ın sunuşunda “özgün” olan yönler bizim anlayabildiğimiz kadarıyla, şu temel görüşe indirgenebilir: “Lenin, Karl Marx’la, onu yeniden keşfedip aslına döndürecek olan (”TKP-İşçinin Sesi” çizgisinin “ünlü” ideoloğu) Rıza Yürükoğlu arasına tarihin bir cilvesi sonucu olarak girmiş olan devsel bir yanılsamaydı. O kadar ki, bir süreliğine de olsa, Rıza Yürükoğlu ve onun “partisi”ni bile aldatabilmişti. Lenin’in düşünceleri gerçek dışıydı, Marx’ı çarpıtmıştı ve Sovyetler’de sosyalizmin varlığı işte bu çarpıtılmış düşüncelere dayanarak kanıtlanmıştı. On milyonlarca işçi, aydın, komünist, bu masallara körükörüne inanmıştı, ta ki uzun süre sosyalist ülkelerin “eşiğini aşındırdıktan” sonra, son beş dakika kala, nasıl bir yanılsamaya düştüğünü insanlıktan gizlemeye gönlü elvermeyen Rıza Yürükoğlu bunu bütün dünyaya açıklamaya nihayet karar verinceye kadar.”

Kendisini harici büro TKP’si içinde “leninist kanat” diye ayırmış olan bu çizgi, süreç içinde anlaşılan o ki iddia ettiğinin aksine leninizmi geliştirip zenginleştirmek yerine leninizm tüketmişti. Ve şimdi sözümona Marx’ı Lenin’den “kurtarmak” yolundan daha önce geçmiş olan herkesin vardığı yere, proletarya devrimi ve diktatörlüğünü, Marksizm’in bütün özünü açıkça reddetmenin eşiğine, kapitalizmin sözümona hala hayat dolu, canlı, gelişen niteliği hakkındaki en yüzeysel burjuva görüşleri propagandası (Ahmet Altan-Nabi Yağcı tarzı çağdaş “marksizm”) önünde yerlere kadar secdeye varma noktasına ulaşmıştır. Forumda nispeten mahçup bir şekilde dile getirilen bu görüşler, forumdan bir kaç gün önce bu grubun internet sitesinde S. Can imzasıyla yayınlanan “Günümüzde komünist hareketin bazı hayati sorunları üzerine notlar” başlıklı yazıda daha açık olarak ortaya konmuştu. O yazının bir özeti niteliğinde olan elindeki metni okuyan A. Koçak, forumdan sonra Alev Yayınları adına yaptığı değerlendirmede her ne kadar tezlerinin forumda yeterince tartışılmadığından yakınmış olsa da forum sırasında kendisine yöneltilen soruları ciddi bir şekilde yanıtlamaktan kaçınmış, bunun yerine tasavvuftan örnekler getirmeyi tercih etmişti.

Forumda üçüncü sırada Çağrı dergisi temsilcisinin sunuşu yer aldı. Çağrı adına söz alan Çetin Desde, Ekim Devrimi’nden tarihsel TKP’nin kuruluşuna kadar gelen süreci kısaca özetledikten sonra, “10 Eylül 1920 TKP’siyle … tarihsel bir adım atılarak TKP çatısı altında komünistlerin birliğinin gerçekleştirildiğini” saptayarak başladı. Forum girişiminin ismine ve ruhuna uygun olan bu yerinde saptamadan günümüzdeki komünist hareket açısından çıkardığı sonucu ise şöyle ifade etmiştir: “Ülkemizde komünistlerin birliğini gerçekleştirme tarihsel görevi TKP’nin kuruluşuyla yerine getirilmiştir. Komünistleri birleştirme görevi, dönemi bizim açımızdan bu anlamda kapanmıştır.” Keza, “… parti kurma ile parti inşasının bir ve aynı şey olmadığı, kurmanın bir kereye mahsus bir olay olduğu, buna karşın inşanın bir süreç işi olduğu da iyi kavranmalıdır. Partinin kurulması için ön şartların ne olduğu konusunda Marksist-Leninist klasiklerde bir kural bulmak mümkün değildir. [Klasikler] kurma eylemini çoğu halde bir amaç ifadesi olarak kavramışlar[dır] … küçücük bile olsa bir grup kendisine parti diyebilir … bir savaş ilanı anlamında parti isminin … gerçeğe dönüşüp dönüşmeyeceğini belirleyecek olan daha sonraki süreçtir. … fakat Marksizm-Leninizm’de ilk önce ulusal çapta ülke içerisinde bulunan tek tek bütün komünist güçleri birleştirmek gerekir, komünist partisi ancak bu temelde yaratılabilir diye bir düşünce yoktur… bu bağlamda RSDİP veya tarihsel TKP’nin ulusal çapta bütün komünistleri birleştiren kuruluş örnekleri klasiklerde evrenselleştirilmemiştir.” Çağrı‘nın sunuşunu yapan Çetin Desde ve Çağrı dergisi okurları olarak tekrar tekrar söz alarak onu tamamlayan çok sayıda katılımcının “Komünistlerin Parti Birliği” yolundaki düşüncelere karşı getirdikleri eleştiriler, esas olarak bunlardan ibaretti.

Çağrı’ya göre, RSDİP ve daha sonra Komintern döneminde tarihsel TKP de dahil olmak üzere kurulan belli başlı komünist partilerin büyük çoğunluğunun kuruluşlarında ulusal çapta bütün komünist güçlerin birliğini sağlama mücadelesi vermiş olmaları, yalnızca belli tarihsel şartların ürünü olarak gerçekleşmiştir. Bu şartlar, “bütün dünya komünist hareketi içinde haklı bir otoriteye sahip olan SBKP(B)’nin var olması, bütün dünya komünist hareketinin üzerinde birleştiği bir ortak çizginin var olması, bunun da ötesinde Komintern şahsında uluslararası örgütsel bir birliğin var olması ve komünist olmanın bu örgütlerin yüksek otoritesi tarafından saptanan kriterlerinin çok net olması” gibi bir dizi tarihsel şartlardır. Benzer şartlar günümüzde yoktur. Dolaysıyla günümüzde tek bir ülkede tüm gerçek komünist güçlerin Parti’li birliğini sağlamak şayet imkansız değilse çok zor olacaktır. (Bu noktada zaten ilkesel olarak Marksist-Leninist klasiklerde şart koşulmadığını iddia ettikleri bir yöntemin aynı zamanda günümüz şartlarında zor ya da imkansız olduğunu kanıtlanmaya çalışmaları Çağrı taraftarlarının bu konudaki kafa karışıklığının anlamlı bir göstergesiydi.)

Her ne kadar yeterli açıklıkta formüle edemese de Çağrı, bu saptamalarında, günümüzde hemen hemen bütün ülkelerin komünist hareketlerinde görülmekte olan ideolojik ve dolayısıyla örgütsel dağınıklığın, uluslararası hareketteki bölünmelerden ve bu bölünmeler içinde bütün gerçek komünist güçleri bir araya getiren bir merkezleşmenin ortaya çıkmamış olmasından kaynaklandığı ve ancak tekrar böyle bir uluslararası merkezin oluşmasıyla tek tek ülkelerdeki dağınıklığın sonlandırılabileceği koşullardan söz edilebileceği düşüncesinden hareket etmektedir.

Bunun için de, günümüzde “Marksist-Leninist olduğunu söyleyen, komünist iddiasını taşıyan tüm grup, parti ya da çevreler bugünkü koşullarda komünist olmanın ölçütlerini neler olarak gördüklerini ortaya koymak, Marksizm-Leninizm’in devrimci özünü savunmanın içinde bulunduğumuz somut durumda içeriğini nasıl doldurduklarını ortaya koymak zorundadırlar. Yalnızca Marksizm-Leninizm’in devrimci özünü -proletarya devrimi ve proletarya diktatörlüğü- savunmak günümüzde komünist sayılmak için yeterli değildir.” Komünizmin özünü oluşturan proleter devrimi ve proletarya diktatörlüğünü fazlasıyla hafife alan bu iddiasını kanıtlamak için, Çağrı temsilcisi, son derece çürük bazı tespitlere dayanmıştır. Örneğin, açıkça, “1917 Ekim Devrimi’ne kadar proletarya diktatörlüğünün lafta kabulünün Marksist-Leninist sayılmanın kıstaslarından biri olarak kabul edildiğini” ileri sürmesinde olduğu gibi. Oysa, Lenin’in bu konudaki hükmü tartışmaya yer bırakmayacak kadar kesindir: “Sonuna dek devrimci tek sınıf olarak proletaryanın diktatörlüğü, burjuvaziyi devirmek, ve onun karşı devrimci darbelerini savuşturmak için gereklidir. Proletarya diktatörlüğü sorunu o kadar önemlidir ki, onu reddeden veya sadece sözde tanıyan biri, sosyal demokrat partinin bir üyesi olamaz. (Lenin, Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm Üzerine, 1916, Seçme Eserler cilt 5, İnter yay.) Kaldı ki, bir ilkeyi sadece lafta savunmanın hiç bir koşulda hiç bir değeri olmayacağını anlamak için Lenin’e başvurmaya da gerek yoktur.

Günümüzde komünist sayılmak için kabul edilmesi beklenen, “Marksist-Leninist olmanın güncel kıstasları” adı altında proleter devrimi ve proletarya diktatörlüğünü söz ve eylemiyle savunmanın sözümona yetersizliğini giderme iddiasıyla ortaya atılan bir dizi kıstas, çoğunlukla Maoizm kökeninden gelen hareketlerin özeleştiri sürecini yansıtan bir dizi yarım, sonuna kadar götürülmemiş ve bütün yönleriyle incelenmemiş doğrular, bazı tarihsel saptamalar ve kimi genel geçer bilinen doğrulardan oluşmaktadır. “Komünist olduğunu iddia eden tüm gruplar kendileri için günümüzde Marksist-Leninist olmanın ne anlama geldiğini açıklayan benzer kriterler ortaya koymalıdır. Bu temeldeki farklı platformlar üzerinde yapılacak olan tartışma temelinde ortak bir platformda tüm komünist parti ve grupların birleşmesiyle dünya komünist hareketi ve dünya komünist partisi yeniden yaratılacaktır.” Bu “kıstaslar”dan, forumda en ayrıntılı olarak üzerinde durulan olması, özel olarak komünistlerin birliği düşüncesine karşıt olarak ele alınması ve ayrıca Çağrı‘nın parti inşası sorununa bakış açısını ve Marksizm-Leninizm’i bu konuda yorumlayışının benzer gruplara özgü olan karakteristik darlığını diğer her şeyden daha iyi göstermesi bakımlarından “Leninist Parti Öğretisini, bugün özellikle bu öğretinin partinin nasıl yaratılacağına ilişkin “iki aşamalı parti öğretisi” alanını evrensel bir öğreti olarak savunmak”[4] diye özetlediği görüşlerini ele almak gerekir.

Çağrı’nın, Lenin ve Stalin’in, Rus hareketi de dahil olmak üzere, kendilerine kadar gelen proleter devrimci hareketin deneyimlerinden sentezledikleri Parti inşasının bütün ülkeler için geçerli olan gelişme aşamalarına ilişkin öğretilerinin (en kısa anlatımıyla; birinci aşama, proletaryanın öncüsünün kazanılması, ikinci aşama, işçilerin ve bir bütün olarak ezilenlerin geniş kitlelerinin öncüye kazanılması, üçüncü aşama, sosyalizmin inşasını başlatmak ve sürdürmek üzere iktidarın ele geçirilmesi ve korunması) gerek forumda, gerekse forum izleyicilerine salık verilen yayınlarında[5] bir dereceye kadar tam ve doğru bir özetini yaptığını teslim etmemiz gerekir.

Ancak, klasiklerden bir özet yapmak, deyim yerindeyse “iyi bir ev ödevi” hazırlamak -bunun öğretici önemi her ne kadar küçümsenemez olsa da- başka bir şeydir, bunları gerçek anlamda kavramak ve ülke somutuna uygulamak başka bir şeydir.

Çağrı, Lenin ve Stalin’in bolşevik partisinin deneyiminden çıkardığı aşamaları mümkün olan en dar, en yüzeysel biçimde, yasak savar gibi kavrıyor ve bunu Lenin’in ve Rusya’da onun önderliğindeki tüm tutarlı komünistlerin sınıf bilinçli proletaryayla birlikte tüm sınıf güçlerinin tek bir parti bayrağı altında sağlamca birleşmesi için başından beri verdikleri kesintisiz mücadelenin karşısına koyarak kavrıyor. Bu ikincisinin (ülkenin tüm komünistlerinin Parti’li birliği için mücadelenin) sadece Rusya’ya veya sadece belli bir döneme özgü bir çaba ve günümüz için bir lüks ya da bir imkansızlık olduğunu (çoğu zaman büyük bir kafakarışıklığı sergileyerek ikisini aynı anda, yani hem “gereksiz olduğunu”, “ilke olmadığını”; hem de “imkansız olduğunu”) iddia ediyor.

Stalin birinci evrede “komünizmin temel görevi”ni “en iyi, en aktif ve proletarya davasına en sadık işçi sınıfı güçlerini Partiye kazanmak, proletarya partisini biçimlendirmek ve ayakları üzerine dikmektir” diyerek saptar ve ekler: “Lenin yoldaş bu görevi “Proletaryanın öncüsünü kazanmak” şeklinde formüle eder.”

Lenin bu dönemi ayrıca “Proletaryanın öncüsü düşünsel olarak kazanılmıştır. Esas olan budur. Bu olmadan zafere ilk adım bile atılamaz” diye karakterize eder. Ve yine Lenin’e göre “bu birinci tarihsel görevi (proletaryanın sınıf bilinçli öncüsünü Sovyet iktidarı ve işçi sınıfı diktatörlüğüne kazanmak) oportünizme ve sosyal-şovenizme karşı tam bir ideolojik ve politik zafer kazanmadan yerine getirmek mümkün değil”dir. (bkz. Komünizmde Solcu Çocukluk Hastalığı, Rusça. - metin boyunca altı çizili vurgular bize aittir.)

Bu görevi bizim somut tarihsel durumumuza uyguladığımızda her tutarlı Marksist’in çıkarmak zorunda olduğu sonuç açıktır: sorun, yani komünistlerin birincil tarihsel görevi -ya da aynı anlama gelmek üzere “parti inşasının ilk aşaması”-, “en iyi, en aktif ve proletarya davasına en sadık işçi sınıfı güçlerini, en iyi kadroları” kazanabilecek, böylece henüz sadece ilk adımın atılmasını mümkün kılacak bir Parti örgütlenmesini sağlamak için mücadele etmektir. Bu görev de ancak, herşeyden önce bu güçlerin ve kadroların birleştirilmesinin önündeki başlıca engel olduğu için ve o ölçüde, oportünizme ve sosyal-şovenizme karşı tam bir ideolojik ve politik zafer kazanmadan yerine getirilemez.

“Partimizin -yani onun Rus bölümünün- gelişmesinin birinci döneminde temel görev kadrolar, Marksist kadrolar yaratmaktı. Bu kadrolar bizde Menşevizm’le mücadele içinde yaratıldı ve biçimlendirildi. Bu kadroların o zamanki, o dönemdeki … temel görevi, işçi sınıfının en canlı, en dürüst ve en saygın unsurlarını Bolşeviklere kazanmak, kadrolar yaratmak, bir öncü müfreze kurmaktı. Burada mücadele ilk planda, kadroları birleştirmemize, onları yekpare bir bütün halinde, Parti’nin temel çekirdeği halinde birleştirmemize engel olan burjuva karakaterli akımlara karşı, özellikle Menşevizm’e karşı yürümekteydi.” (Stalin, Eserler, Cilt 5 sf. 258-259, İnter yay.) Çok açık olarak ortaya konulduğu gibi partinin inşasının birinci aşamasının görevlerinin formülasyonunda komünist kadroların proletaryaya öncülük edebilecek unsurların birliği hiç bir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde içkindir. Bu aşamada işçi sınıfı içindeki burjuva kaynaklı akımlara (oportünizme) karşı verilecek mücadelenin zorunluluğu bu akımların etkisinde bölünmüş olan öncü güçlerin birleştirilmesinin kaçınılmaz bir görev olmasından kaynaklanır. Demek ki Çağrı’nın yaptığı gibi parti inşasının birinci aşamasını komünistlerin birliği mücadelesinin karşısına koymak şöyle dursun, bu ikisini birbirinden ayırarak kavramak imkânsızdır.

Bu alıntıların tümünü ve daha fazlasını sözkonusu çizginin Parti inşasıyla ilgili görüşlerini özetleyen H. Yeşil, Bolşevik Parti İnşa Öğretisi Üzerine adlı kitabında geniş olarak alt alta dizmiş, uzun uzadıya yorumlamıştır. Ancak bu öğretileri ne dereceye kadar kavradığını görebilmemiz için Türkiye işçi sınıfının somut duruma bunları uygulamaya sıra geldiğinde söylediklerine bakmamız gerekir:

“Bugün işçi sınıfının ileri kesimi dediğimiz kesim öncelikle … değişik revizyonist ve oportünist örgütlerin çevresinde örgütlü ve sempatizan olan kesim ve fabrikalarda, işyerlerinde doğal önder rolü oynayan işçilerdir.

Propagandanın bugün özellikle ve öncelikle bu kesimin içinde yaygınlaştırılmasına hizmet eden bir örgüt ağı kurulmalıdır. Bu bağlamda şunlar da bilinmelidir: Bugün oportünist-revizyonist örgütlerin de işçi sınıfı içinde çok önemli bir örgütlenmesi ve gücü yoktur. İşçi sınıfının doğal öncüleri daha çok örgütsüz veya sendikalar içinde örgütlüdür. Diğer yandan, oportünist ve revizyonist örgütlerin çevresinde örgütlü olan kesim, önemli ölçüde “takım tutma” psikolojisi içinde hareket etmektedir ve bunların kazanılması, örgütsüz olanların kazanılmasından çok daha zordur. Ve kazanılanlar da, geçmişte içinde veya çevresinde çalıştıkları örgütlerin bir dizi yanlışını içinde barındırarak komünist saflara gelmektedir.” (H. Yeşil, Bolşevik Partisi İnşa Öğretisi Üzerine, sf. 238)

Şöyle bir tablo ortaya çıkmaktadır: Partinin gelişiminin ilk aşaması, partinin kazanılması, proletaryanın öncüsünün düşünsel olarak kazanılması, bu öncünün saflarını bölen burjuva kaynaklı akımlara karşı, yani oportünizme ve sosyal şovenizme karşı tam bir ideolojik zafer kazanmadan başarılamaz (Lenin ve Stalin). Oysa Türkiye’de böyle bir sorun yoktur. Oportünist, revizyonist, vb. burjuva kaynaklı akımların “işçi sınıfı içinde çok önemli bir örgütlenmesi ve gücü yoktur”. İşçi sınıfının sınıf bilinçli öncüsünün büyük bölümü bağımsız sendikalarda örgütlenmiş, veyahut tamamen örgütsüz durumda ama aynı zamanda bir mucize eseri olarak oportünizmin revizyonist veya sosyal şoven akımların etkisinden bir şekilde korunmuş ya da uzak olarak öncünün çağrısını bekler vaziyette, ne burjuva ideolojisi ne de sosyalist ideolojiden henüz etkilenmemiş, deyim yerindeyse nötr bir durumdadır (H. Yeşil). Söz konusu çizginin, Parti’nin kazanılması mücadelesinde en temel olan şeyi anlamaktan ne kadar uzak olduğunu bu satırlar ortaya koymaktadır. “… ya burjuva ideolojisi, ya sosyalist ideoloji. İkisi arasında bir orta yol yoktur” (Lenin), yani nötr bir durum yoktur. Bilimsel komünizm sorunu böyle koyar. Gerçekten de doğal yönelimiyle bir adım sosyalizme yönelen işçi, hergünkü burjuva etkiyle her seferinde iki adım burjuva ideolojisine doğru çekilir.[6] Bu etki ancak tekrar karşıt yönde, kendiliğindenliğe karşı amansız, birçok yılları kapsayan bir mücadelenin sonucunda, başlangıçta en azından öncü unsurların içinde her türlü oportünizmin bütün bölücü etkilerinin kesin bir şekilde kırılmasıyla -herhangi bir nötr ya da ara aşama yaşanmadan- tersine, sosyalist ideolojinin egemenliğine doğru çevrilebilir.

Durum bu olunca Çağrı’nın hareket içindeki, Türkiye işçi sınıfı içinde oportünizmin ve sosyal şovenizmin koçbaşlarının belli başlı biçimlerinin neler olduğu konusunda hiç bir yerde en ufak bir sorgulamaya girişme ihtiyacı içine girmemiş, bu konuda en ufak bir saptama yapmamış olmasına şaşırmamak gerekir. Bunların nasıl teşhir ve tecrit edileceği konusunda, bunun için hangi taktiklerin izleneceği ve hangi araçların kullanılabileceği konusunda en ufak bir plana sahip değildir. Bu konu üzerinde düşünmemiştir bile. Marksizm’in belli bir yönünün -bu örnekte parti inşa öğretisinin- benzer nitelikteki gruplarda hiç de az rastlanmayan bu tarz bir karikatürleştirilmesinin, kabalaştırılmasının kaynağını her şeyden önce bir yorumlama hatasında değil de bu öğretinin en dar grup perspektifine sığdırılmaya çalışılmasında aramak gerekir.

Bir diğer grup, forumun örgütlenme sürecine katkı getirmeyip yalnızca yazılı katkısını forumda okumayı tercih eden Köz gazetesi çevresiydi. Parti inşasını karikatürleştiren, kendi dar grup perspektifine kadar indirgeyen Çağrı gibi ama ondan biraz daha “iddialı” olan Köz, Dünya Partisi’nin (Enternasyonal’in) kuruluşunu hem teorik, hem örgütsel, hem de tarihsel planda karikatürize etmeye bütün grupsal varlık gerekçesini kendince dayandırmış olan bir çevredir. Yerli troçkist gruplarımız, şimdiye kadar troçkizm’de umduklarını bulamamış, daha doğrusu bu akımı, “bütün sapıklıkların o uluslararası tutamağını”,[7] batıdaki Troçkist hareketlerin hedef aldıkları katmanlara (genellikle işçi aristokrasisi ve sendika bürokrasisinin “sol” kesimlerine) bekledikleri ölçüde kabul ettirmeyi uzun yıllar süren çabalara rağmen bir türlü başaramamış ve bu kesimler üzerinden işçi sınıfının daha büyük çoğunluğu üzerinde etki kurma umutları boşa çıkmıştır. Köz grubu, bu gruplar içinden, söz konusu çözümsüzlüklerine kendilerince bazı açıklamalar getirerek, dünyadaki troçkist örgütlerin etkili oldukları her yerde neden hep ihanet ettiklerini (aynen böyle!) sözümona sorgulayarak, açık troçkist pozisyonları terkedip yarı-proleterlerle radikal gruplara yönelen birkaç küçük-burjuva deklase entelektüelin görüşleri uzantısında oluşmuş olan küçük bir sekttir.[8]

Köz‘ün forumda söylediklerinden akılda kalanlar: Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresi bugünkü bütün sorunlarımızın çözümüdür, bunu olduğu gibi, onun mükemmel saflığını bozacağı için, hiç bir güncellemeye tabi tutmadan, tek bir satırına bile dokunmadan savunan bir tek biz varız, aynı şekilde 1920 TKP’sinin programını -87 yıl önce yazılmasından kaynaklanan ufak tefek farklılıklar dışında- hiç dokunmadan almayı savunan, yeni bir program hazırlamaya ihtiyaç olmadığını savunan yalnızca Köz’dür. Dolayısıyla Komünist Enternasyonal’in bütün dünyadaki ve TKP’nin de bütün Türkiye’deki biricik gerçek mirasçısı Köz’dür, diğerlerinin hepsi tasfiyecidir.[9]

Marksizm-Leninizm’in bütününden koparıldığında, daha önce hazırlanmış olan en mükemmel, güncel değerini tamamen koruyan en doğru bir programın bile, özellikle de onu ilk hazırlayanların yetkinliğiyle yorumlayıp pratiğe uygulayacak seviyeden yoksun olanların elinde bir hiç düzeyine ineceğini görmek için Köz’ün gerçekten de mükemmel bir örnek verdiğini, hiç değilse bu anlamda yararlı olduğunu teslim etmemiz gerekir. Lenin Alman solcularını eleştirdiği bir yerde, “Yeni bir politik (ve sadece politik değil) düşünceyi gözden düşürmenin, ona zarar vermenin en emin yolu, bu düşünceyi saçmalık derecesine vardırarak savunmaktır … İşte … radikaller, Sovyet iktidarının burjuva demokratik parlamentolardan üstün olduğuna dair yeni gerçeğe tam da böyle bir ayı dostluğu gösteriyorlar” (Lenin, Seçme Eserler, Cilt 10, s.119) diye yazmıştı. Aynı bunun gibi, Köz, Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresini yeni bir şey gibi, komünizmi ilk defa keşfeder gibi, keşfetmekle kalmayıp, onu saçmalık derecesine vardırarak savunmakla onu yalnızca gözden düşürüyor ve ona zarar veriyor. Böylece tek mirasçısı olduğunu iddia ettiği Komintern’e karşı olan dostluğu, bir ayı dostluğu diye karakterize edilmeyi hak ediyor. Köz‘ün sonraki iki kongreyle birlikte yok saydığı Komintern’in beşinci kongresinde, büyük devrimci Clara Zetkin’in, dördüncü kongreden sonra, iki kongre arasındaki komünist hareketin gelişmesini ve güncel sorunlarını dikkate almadan, önceki kararları şablonlaştırarak ele aldığı gerekçesiyle Zinovyev’e getirdiği eleştirileri hatırlamamak mümkün değil:

“… Politikamızın somut ve pratik ilkeleri nerede kalmıştır? Ne Zinovyev’in raporu, ne de tartışmalar birleşik cepheyi gerçekleştirmek için izlememiz gereken taktiği şimdiye kadar netlikle ortaya koyamadı. Zinovyev, 4. Kongrenin kararlarını bir Kitab-ı Mukaddes ya da İncil tefsircisi tarzında yorumladı. Luther’le aynı fikirdeyim: “Kelam’ı rahat bırakalım”. Dördüncü kongrenin kararları, açıklama ve yorumlamalardan geçirilmelidir. Yetersiz oldukları yerde, değiştirilmek zorundadırlar. Neyi Zinovyev’in tek başına, neyi Radek’le birlikte kaleme aldığı ve şu ya da bu pasajın nasıl yorumlanması gerektiği konularında biz ters düşüyorsak, bu durumda diğer yoldaşlara da kararları kendi tarzlarında yorumlama hakkı tanınmalıdır.” (Komünist Enternasyonal’in 5. Kongresi tutanakları, 17 Haziran-8 Temmuz 1924 içinde, 24 Haziran 1924 tarihli 11. Oturum)

Köz‘e göre, “aslında kavramsal olarak bile birbirinin zıddı fiilleri ifade etmelerine rağmen, Komünist Enternasyonal’i kuranlarla tasfiye edenler arasında bir politik süreklilik olduğunu savunanlar bugün hâlâ vardır.” Burada adını vermeye cesaret edemeden tasfiyecilikle suçlanan Stalin’den başkası değildir. Kurmak ve dağıtmak zıt eylemler olduğuna göre, kuranlarla dağıtanlar aynı çizgide olamaz (!) Mantığın böylesine ancak şapka çıkarılır Közcü baylar! Aynı yöntemle, Birinci Enternasyonal’i kuran Marx’la onu görevini yerine getirdikten sonra kapatma kararı alan Marx aynı çizgide olamayacağı, böylece Marx’ın tasfiyeciliğe düştüğü de kanıtlanabilirdi. Ancak kötü bir şaka olması gereken her şey, troçkizmin mantığını son noktasına götürmüş olan bu bayların fantastik evreninde kolayca gerçeğe dönüşebilmektedir. Tam olarak şöyle: “Marx ve Engels’in Komünistler Birliği’ni kapatıp teorik çalışmalar yapmalarının iyi olduğu söylendi. Bu çok tehlikeli bir görüş. Marx ve Engels’in yaptığı gibi, eğer ki Komünistler Birliği kapatıldıysa, Birinci Enternasyonal Amerika’ya taşındıktan sonra kapatıldıysa; ortada hesap soracak Bolşevik Parti gibi bir parti yoksa, o zaman bütün bu yapılan işler nihai hedefine ulaşamayacaktır. Eğer Lenin de … Marx ve Engels’in yaptığını yapsaydı, bir Bolşevik devrimden bahsedemezdik. Biz demiyoruz ki Kapital’in yazılması gerekmezdi. Fakat bu ne demek? Bu işler için devrimci örgütlerin sürekliliğine gerek yok demektir. Bu tasfiyeci bir bakış açısıdır.” Bu inciler, bir toplantıda yine bir Köz temsilcisi tarafından (yine bir Teori ve Politika dergisi toplantısı ve yine Köz!) döktürülmüştür. Bir kaynakta, bu sözleri aktarıp yorumlayan yazar, haklı olarak hayretlerini belirtiyor: “Şimdiye kadar Marx ve Engels nelerle itham edilmedi ki, ancak biz tasfiyecilikle ilk defa suçlandıklarını duyuyoruz.” Ve yazar Köz benzeri gruplara karşı takınılacak tavır konusunda her komünistin görevlerini doğru bir şekilde özetlemeden edemiyor: “Canımız sıkılsa da açığa vurma görevinden geri durmayacağız; sınıf dışı eğilimlerin, küçük burjuva avantüryelerin ve de kapitalizmle birlikte böylelerinin çanına ot tıkayacağız.” (Ahmet Temizel, Boş Ambarlar ve Marksizm Üzerine Tartışmalar, Sorun Polemik dergisi, Kasım 2005, sayı 18) Forum’un tartışmalar bölümünde söz alan bir işçi arkadaş bizim burada anlattıklarımızı çok daha özlü bir şekilde dile getirdi ve böylece kendilerine en anlamlı dersi vermiş oldu: “Stalin’i eleştirenler bugüne kadar taş üzerine taş koymamışlardır, var olanı bitirmişlerdir. … işte sorunu dört kongreye sıkıştırmak, Troçki’nin görüşleridir. Arkadaşlar bunu [bunun Troçki’nin görüşleri olduğunu] açıkça söylemiyorlar. Sorunu ilk 4 Kongreye sıkıştırmak, Marksizm-Leninizm’i dondurmaktır -gerçi Marksizm-Leninizm’i de kabul etmiyor Közcü Arkadaşlar ya…[10] Yalnızca ilk dört kongreyi savunanları biz ayırıyoruz, onlara komünistler diye bakıyoruz diyorlar. “Marksizm-Leninizm’i kabul etmiyoruz, çünkü bütünlüğü yoktur, Marx Avrupalı kalmıştır Asya’yı kavramamıştır” ve bunun gibi tanrı arayışları bizi bir yere götürmez. … Şayet Lenin’in önerisine uyup Bolşevik Devrimi tarihini yeterince incelemiş olsaydık, bu türden görüşlerin yenilgi dönemlerinin ürünü olduğunu bilir, onların ortaya çıkmasını engelleyebilirdik. Oysa bunu yapmıyoruz ve yeni teoriler üretiyoruz. Bu yeni teoriler Marksizm-Leninizm teorisi karşısında tuzla buz olmaya mahkûmdur, olacaktır da.”[11]

Aslında tamamen aydın-teorisistçe bunalımların sonucunda gelinmiş bir tükenişin ifadesi olarak, devrimci teorinin öneminin - “devrimci teori” adına “Maoizm”, troçkizm, i.bilen’cilik, aep’çilik vb. tarafından geçmişte yapılan yaygın maymunlukları bahane göstererek- en şapşalca küçümsenmesi (“…siyasal faaliyetin gerektirdiği kadar teori, militanların önünü aydınlatacak kadar eğitimle yetindik” vb.) , komünizmin tarihsel deneyiminin bütünlüğünden kopartılarak yarı-dinsel kalıtlar şeklinde fetişleştirilen uluslararası hareketin bazı tarihsel belgelerinin otoritesinin kendi kendine ilan edilmiş hazine bekçiliğine soyunarak, herhangi bir ülkenin hareketinde şimdiye kadar görülmüş olan muhtemelen en kafasızca “düşünce ekonomisi” savunusunun en yüksek ilke düzeyine çıkarılması. En dar, ekonomist, hatta dokunamadığı çiğere pis der gibi modern proletaryanın devrimci niteliğine kara sürerek öncelikle yarı-proleterleri, öğrencileri vb. “proletaryanın öncüsü” diye örgütlemeye yönelen “ekonomist” diye anılmayı bile hak etmeyen Parti güvencesinden yoksun “dernekçilik” pratiğinin düzeyine uygun olarak, mümkün olan “en dar teori”. Köz çevresinin, “10 Eylül ve Komünist Hareketin Hayati Sorunları” forumumuzda da bir istisna yapmadığı her zeminde yıllardır fersudesini çıkardığı görüşlerinin bütün özü bunlardan ibarettir.

Köz çevresi, devrimci ve komünist gruplarla devrimci ilkeler değil, troçkist alışkanlıklara uygun olarak “entrizm” ilkeleri çerçevesinde yürüttüğü ilişkilerde ise, ülkemizdeki devrimci kadro ve sempatizanların Marksist-Leninist formasyonlarının bir sır olmayan genel zayıflığından ve en kötü kelime oyunlarından medet ummuştur (“ilk dört kongreyi savunmak troçkizmdir diyorsunuz, o zaman siz Komintern’in ilk dört kongresini savunmuyorsunuz, biz de onu söylüyorduk işte… “ vb. Hayır demagog baylar, biz ilk dört kongreyi savunmaya değil, komünizmi yalnızca - o da bir tekerleme şekline sokulan- “ilk dört kongre”ye indirgemeye, onu komünizmin bütün tarihsel deneyiminden kopararak, Komintern’in sözde hain olan sonraki kongrelerinin karşısına koyarak sözde savunmaya troçkizm diyoruz!)

Bu tür grupların bütün aldatıcı görüş ve yöntemlerini tanıyarak, onları teşhir ve tecrit etmek bütün komünistlerin görevidir. Hareketimizin mevcut zayıf ve dağınık durumunda bu özellikle kaçınılmazdır.

İflas eden uluslararası çizgilerin uzantısında…

Alev:

“Bu sorunlar bugün artık pratik olarak aşılmıştır, çünkü Sovyetler Birliği çözülmüştür; ama sorunlar henüz komünistlerin bilinçlerinde tam olarak aşılmamıştır.”

“Başta “Sovyetçi” komünistler olmak üzere farklı görüşleriyle komünist-sosyalist çevrelerin kapitalizmin ardından gelecek olan topluma yönelik olarak yaptıkları “sosyalizm” tanımı ile Marx’ın “sosyalizm”e yönelik düşünceleri çakışmamaktadır.”

Yaşadığımız tarihsel dönem, “komünistlerin görüşlerini olgunlaştırmalarına yardımcı olan bir çığırdan” akmamaktadır.

“Gençliğinde uzun süren bir devrimci kabarış dalgasının üzerine binerek yürümüş olan kuşakların günümüzün gericilik döneminde zorlanması kaçınılmazdır. Teorik çözümlemelere uysa da uymasa da hareketin-bereketin bol olduğu bir dönem geride kalınca, en eski komünist kuşakların iğneyle kuyu kazmaya dayalı çalışması yeniden önümüze gelince bocalamamak elde değil. Dahası Sovyetler Birliği’nin çözülmesinin getirdiği dünya çapında yaşanan büyük bir moralsizliğin aşılması gereklidir.”

“Dün, belki “komünist” adını kapıverirsek kendimize yeni güç sağlarız kurnazlığından yarar umanlara bile bugün o ad bir yük olmaya başladı.”(Alev’in foruma katkısından)

Yeni Durum:

“(…)dünya çapında olgunlaşan ve hatta fazlasıyla olgunlaşan sosyalizme geçişin nesnel gereği ile yığınların çöküşten dolayı sosyalizmden uzaklaşmasının neden olduğu öznel geçiş olanaksızlığı arasındaki çelişki” (Yeni Durum’un foruma katkısından)

“Biz bu satırları yazarken bütün geleneğin bildiği üzere, bugün burada iş işten geçtikten sonra konuşuyor değiliz. Daha 80′lere varmadan, Sovyetlerde, Dünya Komünist Hareketinde ve TKP’de çürümeye yüz tutan sorunları zamanında görmüş ve bunları SBKP ve TKP düzeyinde, kendi gücünce ama çok kimsenin karşı çıkmayı göze alamadığı koşullarda ortaya atma yürekliliğin göstermeyi başarmış, bunun ağır bedellerini de kendi partisinde fazlasıyla ödemiş kadro olarak; dün söylediğimizi bugün inkâr ediyor değiliz ki, bugün söylediklerimizi de yarın inkâr edelim.” (R. Gürel, “Yolumuz Devrimci Yenilenme Yoludur”, Devrimci Atılım internet sitesinden)

Çağrı:

“Rus sosyal-emperyalizminin ve onunla birlikte onun önderliğindeki kampın çökmesi ertesinde, Marksizm-Leninizm adına konuşan kimi gruplar, “eski bölünmeleri” bir kenara bırakma önerileriyle ortaya çıkıyor. Bu, Dünya Komünist Hareketinin tarihinden çıkarılmaması gereken bir sonuçtur!” (H.Yeşil, Bolşevik Parti…, sf. 205)

(…) “Yaşayan Sosyalizm” adına yapılmış olanlar, bugün hâlâ ÇHC, Kore, Küba gibi ülkelerde yapılanlar; sosyal-emperyalist kampın bir iskambil kulesi gibi çöküşü vb. işçi ve emekçi yığınlar içinde sosyalizmin itibarını önemli ölçüde sarsmış, onun geniş işçi ve emekçi yığınları açısından bir çekim gücü olma durumunu zedelemiştir. İşçi ve emekçilerin ileri kesimleri arasında da -Sosyalizmin çöküşü olarak tanıtılan- Rus sosyal-emperyalizminin ve onunla birlikte sosyal-emperyalist kampın çöküşü, önemli ölçüde moral bozukluğu yaratmıştır. (Aynı yerde, sf.. 214)

Teorik çalışma alanları içinde saydığımız “Uluslararası Ko­münist Hareketin programını yaratma” çalışması, bugün Rusya’daki yetkinlikte Bolşevik Parti gibi böyle bir çizgiyi üreten, devrim pratiğinde bu çizgiyi sınayıp doğruluğunu pratikte gös­teren bir merkezin yokluğunda ve ülkemizdeki Bolşevik Par­ti’nin de bu merkez olmadığının bilincinde olarak, diğer ülkele­rin Marksist-Leninist grupları ve partileriyle birlikte, onlarla sıkı bir işbirliği, işbölümü temelinde yapılmaya çalışılmalıdır. (Aynı yerde, sf. 234)

Partimiz, bütün ülkelerde Bolşevik örgütlerin kurulması/yaratılmasını, Dünya Komünist Hareketinin önündeki en temel görev olarak tespit etmiştir. Marksist-Leninist güçleri, partileri bütün gücüyle desteklemeyi önüne proleter enternasyonalizminin en önemli görevlerinden biri olarak koymuştur. Eski kardeş örgütlerimiz olan GDS (Batı Almanya’da “Akıma Karşı” Örgütü), MLPÖ (Avusturya ML Partisi), “WBK” (Batı Berlinli Komünist) ile … ideolojik ve örgütsel ayrılık ertesinde, hiçbir grup veya partiyi Marksist-Leninist olarak de­ğerlendirmemiştir. Uluslararası ilişkilerin “ideolojik etkileme çabasıyla sınırlı kalması, doğrudan desteklenecek bir Marksist-Leninist örgütün yokluğu olgusunun da bir sonucudur. (Aynı yerde, sf. 245-246)

Köz:

“Köz’ün arkasında duran komünistlerin önüne koyduğu temel hedefin dünyada proleter devrime önderlik edecek dünya komünist partisinin kuruluş kongresini düzenlemek ve bunun Türkiye kolunu oluşturacak partiyi yaratmak olduğunu belirttik. Bu yolda komünistlerin önüne aldığı referansların ise Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresi olduğunu belirttik.

… Köz’ün arkasında duran komünistler olarak konuşmamıza Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresini referans almayı Troçkizmle özdeşleştirmenin çok büyük bir hata olacağını belirterek başladık. Lenin’den sonraki sosyalist akımların hiçbirisinin leninist partinin rolünü, görevini ve yapısını kavramadığını ve hayata geçirmediğini ve bu yüzden de kitlelere proleter devrim yolunda önderlik etmekten mahrum olduğunu belirttik.” (“İlk Dört Kongreyi Savunmak Troçkizm midir?”, Köz, sayı 35, Nisan 2007)

İşte, çok farklı kökenlerden gelen grupların (kesinlikle bu gruplarla sınırlı olmayan, ama foruma katılan bu grupların görüşlerinin yine de son derece anlamlı ve zengin bir şekilde yansıttığı bütün hareketi kapsayan) ortak kafa karışıklığının mükemmel bir tablosu. Hiç birinin açıkça itiraf edemediği, bu kafa karışıklığını yaratan ve ona genel, grupsal iddiaları çiğneyip parçalayan ve hepsinin birbirine benzerliğini ortaya koyan bir bunalım biçimi veren tarihsel olgunun, SSCB’nin çözülüşünden başka bir şey olmadığı gerçeğidir. Hepsi de tarihin yalnızca kendi çizgilerini haklı çıkardığını iddia eden gruplar, “SSCB’nin çözülüşünün geniş kitlelerde yarattığı sosyalizmin itibar kaybı, sosyalistlerde yarattığı moral bozukluğu” üzerine derin tahliller yapmayı pek severler. Ama SSCB’de çözülen aslında gerçek sosyalizm değildir, “sosyal emperyalizm, bürokratik devlet kapitalizmidir”. Ya da “zaten başından beri hiç bir zaman aslında sosyalizm kurulmamıştır.” Sorun, “kitlelerin sosyalizm zannettiği her neyse o sistemin” çözülüşünün, bu çözülüşü “ta o zamandan ön görmüş ve açıklamış olan, tarihin haklı çıkarmaya doymadığı, bu grupların hakiki sosyalizmlerinin üzerine de gölge düşürmesi, geniş kitlelerin, SSCB’nin sahte sosyalizmiyle grupların hakiki sosyalizmini ayırmayı başaramamalarıdır.” Bazıları (dünün troçkistleri) Lenin’in ölümüyle (aslında Troçki’nin komünist hareketten atılmasıyla); bazıları (dünün Maoist’leri) Stalin’in ölümüyle (aslında Stalin’in ölümünden yirmi küsür yıl sonra ÇKP’nin iş işten geçtikten sonra modern revizyonizme karşı nihayet savaş açmasıyla); bazıları da (dünün “sovyetçi”leri) son anda yaptıkları “zaten hiç bir zaman sosyalist olmamıştı” dönekliğiyle akıllarınca Sovyet Sosyalizmi (”reel sosyalizm”) defterini kapatmışlardır.

SSCB’nin çözülüşü, emekçi halklar için sadece moral değil maddi çöküntüler, özel olarak dünya proletaryası için muazzam bir nesnel güç kaybına yol açtı. Bu büyük toplumsal yıkımlardan söz açmayıp, kapitalizmin gerçek yüzünü gösteren bu olayları, halkların birbirini boğazlamasını, kitlelerin sefaletini, kadınların köle olarak satılmasını, sosyalizm için bir propagandaya dönüştürmeden ikiyüzlüce salt sosyalizmin itibar kaybından söz etmek, mücadele kaçkınlığından hatta bencil dar kafalılıktan başka bir şey değildir. Sovyet sosyalizmi, yaşanan bütün gerilemelere rağmen, gerçekti, onu yaşatmak için sosyalist proletaryanın verdiği mücadele gerçekti. Bu gerçeklik aslında troçkist, “Maoist”, aep’çi ve diğer anti-Sovyet sollara da aslında bir varlık gerekçesi hatta burjuvazinin onlara belli bir kredi açmasını sağlıyordu. En azından, kendilerini parti disiplinine kavuşturmak isteği ve yeteneğinden yoksun olan dar grupların sosyalizm üzerine tartışmalarının kitlelerin nezdinde kendi grupsal varlıklarıyla değil de gerçekten sosyalizmin kaderiyle ilgiliymiş gibi görünmesini sağlıyordu. Kendi ülkelerinin işçi sınıfı içinde kök salmamış olmaları da eklenince (sözümona “Sovyetçi” geçinenler de dahil olmak üzere) SSCB’nin çözülüşüyle bu temel altlarından çekilmiş oldu ve şimdiki bunalıma yol açtı.

“Sahte sosyalizmin çözülmesiyle hakiki sosyalizmimiz için şimdi artık yeni bir yol açıldı” türünden bütün iddialar kısa bir sürede boşa çıktı. Burjuva ideolojisinin, anti-sovyetizmin, anti-komünizmin döküntüleriyle dolup taşan bitpazarlarına kimse nur yağdırmadı.

Bu durumda Köz’ün örneğindeki gibi eski boşa çıkmış düşünceleri yeni bir ambalaj altında piyasaya sürerek onlara son bir yaşam atılımı vermeyi deneyenler olduğu gibi, bunu başaramayıp sadece dün çeşitli kurnazlıklarla aldıkları komünist isminden değil aynı zamanda proletarya devrimi ve proletarya diktatörlüğünden de kurtulmanın çarelerini arar hale gelerek ideolojik ve örgütsel olarak yok oluşun eşiğine gelenler de olmuştur. Hatta bazılarıysa uluslararası komünist ve işçi hareketinin inkâr edilemeyecek ideolojik ve örgütsel dağınıklığı içinde, anti Marksist-Leninist sapmaların uzantısında oluşmuş olan pozisyonlarını anlamlı bir yere oturtamamalarını uluslararası komünist hareketin yokluğu olarak tasarlıyorlar.

Getirdikleri “bütün dünya komünistlerinin üzerinde birleşeceği” ilkelerin sonucu olarak, bütün dünyada kendilerinden başka komünist grup olmadığını ciddi ciddi söyleyip yazabilen Çağrı, Köz, vb. grupların kâğıt ve mürekkepten oluşan bir temel üzerinde yeni bir Komünist Enternasyonal kurma çağrıları yapmaları boştur. Ancak çeşitli ülkelerde güçlü işçi ve komünist hareketlerinin yeniden ortaya çıkmasıyla yeni bir enternasyonal kurulması kaçınılmaz olarak gündeme gelecektir. Ve gerçek bir ihtiyacın ürünü olacak böyle bir enternasyonal ise ancak komünist hareketin 150 yılı aşkın deneyiminin bütününün eleştirel bir sahiplenilmesi üzerinde yükselecektir. Yoksa onun herhangi bir parçasının bütününden kopartılması ya da benzer sihirli formüller üzerinde değil.

Uluslararası harekette sağlıklı eğilim

Özel olarak Türkiye hareketiyle ilgili olumsuz bir bakış açımız olduğu izlenimi doğabilir. Mevcut durum, Türkiyeli proleter devrimcilerin daha kavrayışsız veya yeteneksiz olmalarından, Türkiye proletaryasının kendine özgü bir geriliğinden vb. özel bir nedenden kaynaklanmamıştır. Bunun temelinde çeşitli ülkelerin işçi ve komünist hareketlerinin eşitsiz gelişmesi olgusu yatar. “Proletaryanın enternasyonal devrimci hareketi değişik ülkelerde aynı ölçüde, bir ve aynı biçimde gelişmez, gelişemez. Her faaliyet alanında her fırsattan tam ve sonuna kadar yararlanılması, başka başka ülkelerdeki işçilerin sınıf savaşımından doğmaktadır. Her ülke ortak akıma kendi değerli ve özgün özelliğini katar, ama her ülkedeki hareket, kendi şu veya bu tek yanlılığının, tek tek sosyalist partilerinin kendi teorik ve pratik eksikliklerinin cezasını çeker.” (Lenin, Dünya Siyasetinden Alev Alabilecek Maddeler”, 1908)

Bizde egemen sınıflar 1960′lara gelinceye kadar baskı, terör, içerden ve dışardan her türlü kuşatmalarla komünist yazını, komünist düşünce ve eylemi, ve komünizmin Partisi’ni yeniden ayağa kaldırma yolundaki girişimlere nefes aldırmamıştı, devrimciler ilk kez Marksist yazını gün ışığına çıkartıp tartışarak öğrenmeye başladığı bir noktada kendisini yeterince hazırlığı olmadan o güne kadar muazzam bir güce kavuşmuş olan uluslararası hareketteki büyük ve sarsıcı çatırdamaların, giderek bölünmelerin içinde bulmuştur. Kendi ülkesinin işçi sınıfı içinde derinlemesine kök salma imkanı bulamadan uluslar arası hareketin sorunlarıyla yüzleşmek zorunda kalmıştır. Bu süreç, bir zamanlar gerçekleşmesi imkansız görülen en son mantıksal sonuçlarına kadar ulaşarak tamamlanmıştır. Böylece her şeye rağmen, geriye dönük sürecin bilincine kavuşarak Türkiye hareketinin uluslararası hareketteki sağlıklı eğilimleri gözeterek belli bir toparlanma sürecine pekala girebileceğini öngörmek hayalcilik sayılmaz.

Çok değerli mücadele deneyim ve örneklerine sahip olmasının, özellikle “ulusal sorun” konusunda henüz Marksist-Leninist bir tahlile tabi tutulmamış olmakla birlikte çok kapsamlı sayılacak canlı bir deneyime, mükemmellikten uzak olmakla birlikte Marksist (ve Marksist iddialı) yazının en yaygın olduğu ülkelerden birisi olmasının ötesinde, uluslar arası harekette ortaya çıkmış hemen hemen bütün çizgilerin en küçük varyantlarına varıncaya kadar hepsinin “karşılık” bulduğu ve her birinin en iyi yanlarının olmasa bile en kötü yanlarının büyük bölümünün etkilerini ve sonuçlarını bizzat deneyimleyen Türkiye hareketinin de uluslararası harekete yapacağı, yapmak zorunda olduğu önemli katkılar vardır. Ancak böyle bir ilişki ve tartışma, karşılıklı etkileşim süreci içinde Türkiye komünist hareketi kendi konumunun tam ve tutarlı bir bilincine kavuşabilecek konuma gelecektir. Ancak bu sürecin biraz olsun sağlıklı bir temelde yürümesi, çeşitli safsatacı, teorisist, kariyerist, sekter öğelerin elinde parçalanıp gitmemesi için bu çalışmanın da başından itibaren asgari bir Parti güvencesine (proleter disiplinine) kavuşturulmuş olmasının icap edeceğini hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak kadar açık olarak gösteren deneyimlerimiz de fazlasıyla vardır.

Uluslararası harekette sağlıklı eğilimi, bir yanda; “Maoizm”, “AEP’çilik” gibi günümüzde büyük ölçüde iflas etmiş olan akımların içindeki en iyi, en canlı unsurların, anarşizmin, “sosyal-forum”culuğun ya da “radikal” liberalizmin vb. kucağına düşmek yerine modern proletaryayla daha sıkı bağlar kurma yoluna girmeyi başarmış unsur ve odakların sözkonusu çizgilerin gerçekleşmemiş iddialarından geriye (gerçekte kuramsal bakımdan tamamen ileriye) ve öte yanda; Stalin’i terk etmenin, Stalin ve SBKP(B) önderliği altındaki komünist hareket tarafından doğru özümsenerek uygulanan, böylece uluslararası burjuvaziyi nihai sonuyla burun buruna geldiğini düşündürecek seviyeye ulaşan komünizmin Marx, Engels, Lenin tarafından konulan temellerini de terk etmek anlamına geldiğini olayların zorlamasıyla kavrama noktasına gelen eski “Sovyetik” denilen çizgideki en iyi, en devrimci, en dürüst, sosyal-demokratlaşmamış unsur ve odakların ileriye doğru hareketiyle birbirlerine yaklaşan ve Marks-Engels-Lenin-Stalin‘in muzaffer hattında buluşma eğilimine şimdiden girmekte olan ortak yönelişlerinde gördüğümüzü saklamıyoruz. Elbette bu eğilimin hiçbir bakımdan nihai halini almış, örgütsel güvencelere kavuşmuş, şu ya da bu uluslar arası “konferans”, “kongre” ya da “merkez” tarafından temsil edilen bir çizgi olduğu iddia edilemez. Henüz eskiz halinde olan bu eğilim için böyle bir merkezileşme, henüz istenir bir şey de değildir. Belli tarihsel yenilgilerin etkisinde oluşan ve bu yenilgiler karşısında teslim olup kapitalizmin sözümona ölümsüzlüğü önünde secdeye varmayı kabul etmeyen, Marksizm-Leninizm’in sağlam temellerinin bu yenilgilerle boşa çıkarılmak şöyle dursun, bilakis mükemmel bir şekilde doğrulandığını kavrayan ve “kaldığı yerden devam etmek” üzere soğukkanlılıkla harekete geçen öğelerin eğilimini temsil eden bu taslak halindeki çizgi, tek tek “ulusal” partiler tarafından devrimci pratikle sağlam şekilde birleştirilerek ayakları üzerine dikilmeyi beklemektedir. Gerçi, bu çizgi bütün hamlığına rağmen şimdiden Parti niteliğini asgari ölçüde kazanmamış tek bir grup ya da çevrenin onu belli bir ülkede temsil edebileceği boyutları şimdiden aşmıştır. Bu da büyük ölçüde olumludur, çünkü Türkiye hareketinde boşa çıkmış çizgilerin içinde boğulup durmaktan bıkmış, gerçek çok yönlü devrimci pratik için gerçek bir teorik temel talep eden öğeler üzerinde gruplar çağını kapatacak olan Parti birliğini sağlama yönünde giderek artan, giderek bilinçli bir şekil alan büyük bir baskı yapmaktadır.

Birleşmeden önce ve birleşebilmek için

Bir ülkenin komünist hareketi ancak Marksizm-Leninizm’in sağlam ilkeleri, onun belli bir ülkedeki sınıf ilişkilerine doğru bir şekilde uygulanmasına dayanan tam bir program, doğru bir devrim stratejisi ve sağlam devrimci taktikler temelinde birleştirilebilir. Parti birliğinin ilk adımı budur, bu olmadan, “program ve taktik sorunları üzerinde yeterli bir birlik” olmadan, örgütsel birliğin kalıcı bir şekilde kazanılmasından söz edilemez. Bütün komünist çevreleri yekpare bir parti halinde birleştirecek ve çevrecilik dönemine son verecek olan örgütsel birliğin kalıcı bir biçimde kazanılmasından söz edilemez.[12]

İnsanlığın sosyalizme doğru yürüyüşüne sonuna kadar önderlik edebilecek tek sınıf olarak proletaryanın davasında saf tutanlar Marksizm’i her şeyden önce bütün kapitalist ülkelerdeki gelişmenin zorunlu yönünü ve geçmek zorunda olduğu aşamaları aydınlatabilecek, böylece her ülkede öncelikli görevi kendi burjuvazisiyle hesaplaşmak olan proletaryanın devrimci strateji ve taktiğini temellendirebilecek biricik bilimsel teori olması nedeniyle eylemlerinin en sağlam kılavuzu olarak kabul ederler.

“Hiçbir Marksist Sosyal-Demokrat görüşlerini, teorinin gerçekliğe ve belirli toplumsal ve ekonomik ilişkilerin, yani Rusya’nın toplumsal ve ekonomik ilişkilerinin tarihine uygunluğundan başka bir şeye dayandırmamıştır: Bir Marksist başka türlü de yapamazdı, çünkü teori konusundaki bu istek son derece kesin ve son derece açık bir biçimde bizzat “Marksizmin” kurucusu tarafından - Marx tarafından - ilan edilmiş ve bütün öğretisinin temel taşı yapılmıştır.” ( Lenin, “Halkın Dostları” Kimlerdir?, 1894, İnter yay., s. 84)

Oysa Marx’ın bütün ülkelerin komünistlerinden bu kesin talebi, şu ya da bu uluslararası merkezin “genel çizgilerinin”, “polemiklerinin” sonsuz bir şekilde tekrar edilmesinin her şeye yeteceği düşüncesinin etkisi altında ya tamamen bir kenara bırakılmış, ya da ancak yasak savar şekilde, işi kitabına uydurmuş görünecek kadar yerine getirilmiştir. [Bu görevi 87 yıl önce yazılan programı küçük değişikliklerle kabul etmeyi önererek ve buna yanaşmayanları, çapsızlığın ve kafasızlığın böyle bir belgelenmesini kabul etmeyecek olanları redd-i mirasla tehdit ederek bazı gruplarımızın ne kadar yaratıcı bir şekilde çözdüklerini yukarıda gördük.]

Revizyonizmin ve oportünizmin işçi sınıfı saflarında etkili olan bütün belli başlı biçimlerinin; yanlız uluslararası anaakımlarının değil, “ulusal”, bizzat Türkiye işçi sınıfı içinde en etkili olan belli başlı biçim ve odaklarının; yalnızca bilinen, belli bir dereceye kadar teşhir edilmiş olan eski türlerinin değil, -bunların yarattığı tahribatların ürünü olan burjuva ideolojisinin lehine büyük ideolojik ve tarihsel inisiyatif kaybı ve nihayet sosyalizmin en büyük bazı tarihsel kazanımlarının, güç kaynaklarının ve bağımsız sınıf bakış açısının büsbütün yitimi temelinde gelişme imkanı bularak- giderek daha açık, daha pervasız ve daha zararlı ve güçlü hale gelen en aktüel biçimlerinin de, bütün yönleriyle ve bütün sonuçlarıyla nasıl teşhir ve tecrit edileceği üzerine en geniş, açık ve sistemli bir tartışmanın örgütlenmesi - bu adı almaya layık olan bütün Komünistler için en öncelikli görev olarak durmayı sürdürmektedir. Bu tartışmanın, yeterince geniş ve sağlam bir temel üzerinde ve daha en başından bu işi sonuna kadar proletaryaya özgü kararlılık, sabır ve soğukkanlılıkla götürebileceğini deyim yerindeyse “dosta düşmana saydıracak ve inandıracak” güçte yöntem, tarz ve araçlarla ele alınabilirse aynı zamanda dolaysızca tüm hareketin hangi temel üzerinde ayrıştırılıp birleştirileceğini de tartışmak anlamına geleceği kendiliğinden açıktır.

“Daha önce de söylediğimiz gibi, Rus Sosyal-Demokratlarının ideolojik birliği henüz oluşturulmamıştır ve bu amaç için, bizce, günümüz “ekonomistleri”nin, Bernsteincıların ve “eleştirmenler”in ortaya attığı ilke ve taktiklerin temel sorunları hakkında açık ve geniş bir tartışma yapmak gereklidir. Birleşme öncesinde ve birleşebilmek için, öncelikle sağlam ve kesin sınırlar çizmeliyiz. Aksi takdirde birliğimiz bir hayalden öteye geçemez, varolan karmaşayı gizler ve bu karmaşadan köklü bir biçimde kurtulmayı da engeller. Dolayısıyla, yayınlarımızı değişik görüşlerin biriktiği bir depo haline getirmemeye kararlı olduğumuz anlaşılabilir. Aksine onu kesinlikle belirlenmiş bir eğilim ruhu içinde yürüteceğiz. Bu eğilim Marksizm sözcüğü ile ifade edilebilir ve Marx ve Engels’in fikirlerinin sürekli gelişmesini savunduğumuz ve Eduard Bernstein, P. Struve ve başkalarının moda haline getirdiği bulanık, kandırıcı, oportünist “düzeltmeleri” şiddetle reddettiğimizi eklemeye dahi gerek yoktur.

Tüm Rus Sosyal-Demokratlarının ve sınıf bilinçli işçilerin gözü önünde yürütülen açık polemikler, varolan ayrılıkların derinliğini ortaya koymak için, görüş ayrılıklarına yolaçan sorunların tüm açılardan tartışılmasını sağlamak için, sadece değişik görüşlerden değil, değişik yörelerden, ya da devrimci hareketin değişik “özelliklerinden” gelen temsilcilerin kaçınılmaz olarak düştükleri aşırılıkları altetmek için istenir ve gereklidir. Gerçekten, yukarıda belirtildiği gibi, biz, farklılığı açık olan görüşler arasında polemiklerin yokluğunu, temel sorunlar konusundaki ayrılıkları gizleme çabasını bugünkü hareketin zaaflarından biri olarak görüyoruz.”(Lenin, “Iskra Yazı Kurulunun Bildirgesi“, Ekonomizm Taraftarlarıyla Bir Konuşma içinde, Yurt Kitap Yayın, sf. 62)

Lenin’in yönteminin Rusya proletaryasının zafere götüren üstünlüğü, daha en başından bilimsel komünizmin temelinde mümkün olacak Rusya’nın gerçekliğinin tam ve çok yönlü bir tahlinin ürünü olan mükemmel bir program ve mükemmel bir taktiksel çizgiyle çıkmanın mümkün olduğunu kanıtlamasında, revizyonizmin ve oportünizmin kofluğunu, altının boş olmasını tam da bu temelde (Revizyonizmin ve oportünizmin koşulların doğru tahlilini yapamayacağı, devrimci stratejiyi ve taktikleri hazırlamak için tamamen işe yaramaz olduğunu, bunların çürük temeli üzerinde olsa olsa kafakarışıklığı, kararsızlık ve nihayet utanç verici bir yenilginin yolunu hazırlayabileceğini) ortaya koymasında ve “bütün hareketi” bu gerçekler üzerine kitlelerin önünde açık tartışmaya çekmeyi başarmış olmasında yatar.

Her biri, kendileri de bütün Türkiye’deki tek gerçek komünist parti veya örgüt olduklarını iddia eden gruplardan yine kendi kendilerini “Bolşevik”, “Leninist Kanat”, “Leninist” ilan ederek ayrışmış olan gruplarımızın (sadece foruma katılanlardan örnek vermek gerekirse “TKP-Leninist Kanat”, “TKP/ML (Bolşevik)”, “KDH-Leninist” gibi) istisnasız hiçbiri böyle bir tartışmayı örgütlemeyi, Rusya’da Leninist Kanat’ı, Bolşevik Parti’yi, Leninizm’i ortaya çıkaran RSDİP’in tarihsel önemdeki ikinci kongresi gibi, Rusya’daki bütün Marksist grupları tutarlı devrimciler, tutarlı oportünistler ve bataklık olarak mükemmel bir şekilde ayırt eden ikinci kongre gibi tüm Türkiye komünistlerinin ikinci kongresini gerçekleştirme hedefini hareketin önüne koyamamışlardır. Bunun yerine, “kendi menşevizmlerine” karşı “kendine bolşevizmleri”yle yetinmeyi tercih etmişlerdir. Revizyonizm ve oportünizm sorununu kendi son derece dar grupsal bakış açılarından değil de “ulusal” ve enternasyonal planda bütün işçi sınıfı hareketinin bakış açısından koymayı başaramamışlardır. Tek kelimeyle “Lenincilik” oynamaktadırlar.

Bütün işçi sınıfı hareketinin bakış açısından:

Enternasyonal planda; revizyonizm ve oportünizmin en etkili, en gösterişli, aynı zamanda en tehlikeli biçimleri, yarattıkları yıkıntılarla birlikte kendileri de büyük ölçüde ortadan kalkan, kendi “resmi” izleyicileri için bile artık gerçek bir referans kaynağı oluşturmayan, Leninizm’in emperyalizm teorisinin burjuva düşünceleriyle soysuzlaştırılmasından doğan Kruşçev revizyonizmi, “üç dünyacı” revizyonizm, ya da “süper devletler” teorileri etrafında değil, bütün işçi sınıfı hareketi ve sosyalist eğilimli hareketler üzerinde son derece büyük bir etki yapan, onları vahşi kapitalizmi dizginlemek için mücadeleye davet eden, sosyalist olmasa bile güya kapitalist de olmayacak “mümkün bir dünyayı” kurmaya çağıran, belirgin bir şekilde anti-komünist ve anti-marksist sosyal forumculuk, küreselleşme karşıtı hareketler, vb.’den kaynaklanan görüşler oluşturmaktadır.

Bazı “en komünist, kızıl, bolşevik, leninistler”imize bunu hatırlatmak zorunda kalmak utandırıcı da olsa gerçekte Karl Marx Kapital’i “yazmak”la, tasfiyecilik (!) yapmak ya da mücadeleyi bırakmaya çağırmak şöyle dursun, kapitalist düzenin sosyalist düzene dönüşmesinin kaçınılmaz olduğunu nihai biçimde kanıtlayarak, “Bütün dünyayaya bir mücadele sloganı” vermiştir.[13] Bugün bu slogan “başka bir dünya mümkün” alternatif sloganını ortaya atan uluslararası sermayenin otuz yıllık yatırımlarının meyvesi olan uluslararası “sosyal-forumlar”,[14] küreselleşme karşıtı hareketler vb. eliyle bilinçli ve sistemli olarak çarpıtılarak, dünyanın ve proletaryanın elinden alınmak istendiği, proletarya ne sosyalist ne kapitalist olacak şu “başka bir dünyanın” temeli olarak -kendi ürettikleri sermayenin- büyük uluslararası hareketleri üzerinden küçük bir sadaka için “mücadeleye” yöneltildiği ölçüde ve en bilimsel komünist iddialı maoist, troçkist, aep’çi, sovyetçi, ve eski-maoist, eski-troçkist, eski-sovyetçi, eski-aep’çi grupların tümü bu forumların başlıca müşterileri oldukları ölçüde Marx’ın bu büyük katkısını hatırlatmak bir kat daha zorunlu hale geliyor.

Ulusal planda; oportünizmin ve sosyal şovenizmin ana kaynakları olarak, işçi sınıfının içindeki en etkili mevzileri, özgürlükçü-sol, [sosyal]-”yurtsever”-sol, ulusalcı-sol vb. adlar altında bir dizi sahte legal “sosyalist ve işçi” partileri. (”Radikallerimiz” bu odağın unsurlarını kendilerinin herkesten önce zaten reformist, revizyonist, oportünist, hatta giderek şovenist, faşist, ajan ilan etmiş olduklarını hatırlatmakla övünmeyi yeterli bulurlar. Marksizm-Leninizm’in bakış açısından, bunların nasıl tek tek ve bir bütün olarak teşhir ve tecrit edileceği konusunda tam bir planları olması kesin bir gereklilikken, bu gerekliliğin ya farkında değiller ya da böyle bir umutları yoktur. Böylece, kendilerinin sınıfın partisi değil yalnızca bir grubun partisi olduklarını kesin olarak belgelemiş olurlar. “… fakat önemli olan tam da, bizim için ömrünü doldurmuş olanı, sınıf için, kitle için, ömrünü doldurmuş görmemektir. Tam da burada bir kez daha “radikaller”in yargıda bulunmayı bilmediklerini, sınıfın partisi olarak, kitlelerin partisi olarak davranmayı bilemediklerini görüyoruz. Sizler kitlelerin seviyesine, sınıfın geri kesimlerinin seviyesine inmekle yükümlüsünüz. … önyargılarını adlı adınca çağırmakla yükümlüsünüz. Fakat aynı zamanda, (sadece sınıfın komünist öncüsünün değil) tüm sınıfın, (sadece emekçi kitlenin ileri unsurlarının değil) tüm emekçi kitlenin gerçek bilinç ve olgunluk seviyesini soğukkanlılıkla izlemekle yükümlüsünüz.” (Lenin, “Sol Radikalizm”, Komünizmin Çocukluk Hastalığı, Seçme Eserler, Cilt 10 sf. 114] “”radikaller” kendilerinin bu yükümlülüğünü yerine getirmemekle, kendilerinin bu apaçık hatasını en büyük dikkat, titizlik ve özenle incelememekle, sınıfın partisi değil, bir çevre olduklarını, bir kitle partisi değil, aydınların ve aydın­ların en kötü özelliklerine öykünen az sayıda işçinin oluşturdu­ğu bir grup olduklarını gösteriyorlar demektir.” (Lenin, aynı yer, sf. 113). Grup Partisi yerine Sınıf Partisi‘nin oluşturulması formülüyle anlatmak istediğimiz de başından itibaren bu görevleri önüne koyabilen gerçek Parti’nin yaratılmasıdır.)

Birliğin Oportünist ve Komünist Kavranışları Üzerine Küçük Bir Ders

Gerçek Sınıf Partisi’nin yaratılması yolunda, mevcut tamamen çevresel ilişkilerin tüm kalıntılarından sıyrılarak, bunun yerine yekpare, güçlü bir parti bağı kurma, parti güçleri olmaya aday, kadro ve birikimlerin tamamen birleştirilmesi ve bu güçleri parçalayıp bölen, israf eden, kaosun ortadan kaldırılması yolunda bizim forum girişimimiz gibi en mütevazi çalışmalar bile kaşarlanmış çevrecilik zihniyetinin derindeki çamurunu derhal harekete geçirir. Herkesin önünde yapılan tartışmanın taze rüzgârına dayanacak durumda olmayan çevrecilik zihniyetiyle, parti zihniyeti; birliğin çevrecilik diplomasisinin ötesini tasavvur edemeyen oportünist kavrayışıyla, farklılığı açık olan görüşler arasında polemiklerin yokluğunu, temel sorunlar konusundaki ayrılıkları örtbas etme çabasını, bugünkü hareketin bir zaafı olarak gören komünist kavrayışı, sayısız biçimde karşı karşıya gelir.

Bu tür bir çatışmanın, kendince “anlamlı” küçük bir örneği Yeni Durum çevresinin ortak forum değerlendirmesi metninde bütün grupların kendilerine bırakılan sunuşlarının özetlendiği yerde Stalin Arşivi‘nin forumda açıkça ve kayıtlara geçmiş bir şekilde dile getirdiği bir görüşünün yer almaması dayatmasından kaynaklanan tartışmayla ortaya çıktı. Bu görüş, harici büronun kendisini SBKP’nin o dönemki revizyonist yönetiminin göz yumması altında devrimci yasallığı çiğneyerek, kendilerini zaman içinde “TKP” ilan etmelerinin, o tarihten itibaren bir çığ gibi büyüyen sonsuz gruplara parçalanma hastalığının ilk kanserli tohumunu atmış olması idi. Stalin Arşivi olarak böyle bir dayatmayı kesinlikle reddettik, özellikle Sorun ve bir dereceye kadar Çağrı çevrelerinin bu konudaki ilkeli tutumları sayesinde bu dayatma tamamen boşa çıkartıldı.

Stalin Arşivi‘nin belli bir konudaki görüşlerinin -her ne kadar forumdan hemen sonra bu görüşlerin açıkça ifade edildiği sunuşumuz Yeni Durum‘dan Refik arkadaş tarafından forumdan hemen sonraki değerlendirme toplantısında ateşli övgülerle anıldıysa da- tarihsel olarak oluşmuş bir geleneğe kabul edilemez bir saldırı olduğu Yeni Durum tarafından neden sonra gene ateşli bir protesto halinde ileri sürüldü. Yeni Durum‘a göre, kadrolar kendi görüşlerini, “başkalarını suçlamadan ifade etmenin bir yolunu bulmalıydılar”, diğer kolektifler Stalin Arşivi‘ne “80 öncesini anımsatan bu tür suçlayıcı kültürün yoldaşlık hukukuna katkıda bulunmayacağını, bunun her kolektif için ve Türkiye Sosyalist ve Komünist Hareketi(!) için geçmişte nelere yol açtığını hatırlatmalıydılar”, aksi halde Yeni Durum diğer kolektiflerle “ortak adım atmakla büyük bir hata işlediği gibi bir düşünceye kapılacaktı”, “buna engel olmalarını rica ediyordu”. Bu gülünç ricayı Alev kolektifi dışında ciddiye alan olmadı.

Bu talep Lenin tarafından, çevrecilik diplomasisi ve dar kafalı uzlaşmacılık ya da birliğin oportünist kavranışı olarak karakterize edilen bir anlayışa dayanıyordu: “Görüş ayrılıkları sessizlikle geçiştirilmeli, onların kökleri, anlamları ve objektif koşulları ise ortaya serilmemelidir. Kişileri ve grupları “uzlaştırmak” - esas mesele budur. Eğer bunlar ortak bir çizginin uygulanmasına yanaşmıyorsa, o zaman bu çizgiyi onların hepsi için kabul edilebilir olacak şekilde yorumlamak gerekir. Yaşa ve yaşat. Bu, kaçınılmaz olarak çevrecilik diplomasisine yol açan darkafalı “uzlaşmacılık”tır. Görüş ayrılıklarının kaynaklarını “tıkamak”, onları sessizce geçiştirmek, “anlaşmazlıklar”ı ne pahasına olursa olsun “bir yana bırakmak”, birbirine düşman akımları nötralize etmek -böylesi bir “uzlaşmacılığın” esas dikkati buna yöneliktir.”[Lenin, Seçme Eserler, Cilt 4, s. 46, 49, 51] Bütün bu gürültü, kapalı ve küçük bir çevrenin sırça köşküne alışmış olan kimselerin herkesin önünde söylediklerinin ve yaptıklarının sorumluluğunu almak zorunda kaldıkları açık ve serbest mücadele meydanına çıktıklarında hemen düşüp bayılmalarından kaynaklanmıştır. Kişisel şeyler, hayal mahsülü ürküntüler, işi şahsiyete dökmeler ve ünü lekelenmeler yumağı, tarihsel ve politik bir konuyu ancak bu şekilde ele alabilme, bu konularda söyleyecek gerçek bir düşünceye sahip olmamanın en karakteristik itiraf şekillerinden biridir.

Forumdan hemen önce kolektifimizin ikinci hazırlık toplantısına sunduğu kısa çerçeve önerisi hakkında kaleme aldığı, çerçeve önerisini abartılı biçimde yücelten yazısında, hareketin tarihi ile ilgili sorunda tamamen farklı bir konum almıştı:

“Kolektif mirasımız, 10 Eylül 1920 TKP’si”. Bu saptama da bir öncekinden daha az önemli değildir. Hatta, diyebiliriz ki, ta 1965′te TİP’te, TİP’ten kopuşlarla başlayıp gelişen 68’sürecinde, sonra 70′lerin başında, onu izleyen THKP-C döneminde, ondan sonraki yeniden örgütlenme dönemecinde, DEV-YOL oluşumunun başlangıcında ve nihayet 1979′dan sonra gelişen TKP bunalım döneminde, darbe ve çöküşlerden geçerek olgunlaşan yeniden örgütlenmenin mantığı ve özü bu ifadede içerilmiş bulunuyor. Yeniden örgütlenmemizin kolektif potası “10 Eylül 1920 TKP’si”dir, politik pota budur, arayış da budur.” (Refik Gürel)

Burada Refik arkadaş daha sonra eleştirilemez iddiasıyla kıyamet koparacağı 73 atılımının sözünü etmekten dahi çekiniyordu. Bu da oldukça anlamlıdır, Sınıf Partisi taraftarlarının İ. Bilen’e herhangi bir sempati beslemediklerinin, varlıklarını ona borçlu olmadıkları ölçüde bazıları için parti tarihi yerine geçen onun hakkındaki ancak küçük burjuva darkafalılığını tatmin edebilecek anekdotlara, efsanelere, masallara gülmekle yetindiğinin pekala bilincindeydi. Yine de bu satırlarda Refik arkadaşın kendi kişisel politik geçmişini neredeyse bütün hareketin tarihi olarak gösterme, gördüğümüz kadarıyla THKP-C’den İ.Bilen’in “K”P’sine bir uçtan öbür uca savrulmalar da içeren bu tarihe sözümona bir tutarlılık ve süreklilik atfetme girişimi, satır aralarında göze çarpıyor.

Refik arkadaş, bu yazdıklarından da anlaşılacağı üzere, 40 yıllık bir zaman diliminde 5-6 veya daha fazla örgüt değiştirerek birbirlerini ÖDP bataklığında bulan, ve hiçbirinde parti iddialarını gerçekliğe kavuşturamayan, hatta girip çıktıkları bütün grupların tarihsel temsilcisi gibi konuşma hakkını kendilerinde görerek politik savrulmalarını dikiş tutturamamalarını itibar kaynağı ve erdem düzeyine yükseltmeye çalışan oldukça yaygın bir “politik” tipi örneklendirmektedir. ÖDP’nin anti-marksistleninist, kanatlı parti, gruplar partisi, hizipli parti, Brezilya İşçi Partisi, parti olmayan parti türünden bir türlü bitmeyen model arayışları ibu tipin Parti nosyonunu iyice parçalayıp yok etmiştir. Yeni Durum, hareketin tarihini istediği gibi biçimlendirebileceği plastik bir malzeme olarak kavramaya başlamıştır. Tutarlı sınıf partisi taraftarlarından alarak daha dün telaffuz etmeye başladığı “Komünistlerin Birliği”ni gerçekleştirmiş olma onurunu, yine onlardan alarak aktardığı Mustafa Suphi’nin tarihsel sözleriyle destekleyerek forumdan kısa süre sonra hazırladıkları bir yazıda, kendi politik varlıklarını borçlu gördükleri İ. Bilen’e hediye etmeye kalkmıştır.

Ne kadar haklı olursa olsun zor bir davanın bu tür tutarsız, kararlılıktan ve ilkelilikten yoksun, kısa süreli yol arkadaşlığının küçük darbeleriyle biraz daha olgunlaşmadan asıl, geri döndürülemez yolunu bulması hayatın diyaektiğinin kaçınılmaz bir sonucudur. Yalnızca çimenler diyalektiğe göre büyümez, parti mücadeleleri de diyalektiğe göre gelişir.

Komünistlerin birliği bir kaçınılmazlıktır

Tüm Türkiye Komünistlerinin Birliği sorunu, sınıf partisi taraftarlarının bilinçli çabalarıyla olgunlaştırılacaktır. Bir kez gerçek bir ihtiyaç haline geldiğinde, sistemli bir şekilde hazırlanmış bir düşüncenin karşısında hiç bir ordu duramaz.

“Bazı kişiler, özellikle de liderlik rolünün başarısız adaylarından bazıları, (eğer yeterince proleter disiplin sahibi ve kendilerine karşı dürüst değillerse) hatalarında uzun süre ısrar edebilirler, fakat işçi kitleleri, zamanı geldiğinde çabucak ve kolayca, hem kendilerini hem de tüm dürüst komünistleri, Sovyet sistemini ve proletarya diktatörlüğünü gerçekleştirme yeteneğine sahip birleşik bir partide birleştireceklerdir.”

dipnotlar


[1] Gruplar ve görüşlerini değerlendirirken, kendimizi yalnızca forumda yapılan sunuşlarla sınırlandırmadık. Grupların ve onların görüşlerinin temellerini daha tam bir şekilde ortaya koyabilmek için gerekli olduğu ölçüde kendi yazınlarından da yararlanma yoluna gittik.

[2] Bunların Latin Amerika’daki deneyimlerden gelişigüzel anekdotlardan, “küreselleşme karşıtı hareketler”den ve artık çocukların bile ezbere bildiği ABD’nin dünyanın dört tarafındaki katliamcılıklarının betimlenmesinden başka bir şeyden söz ettiklerine pek az rastlanır…

[3] Alev çevresinin katkısının söz konusu sorunlardaki konumunun belirsizliği onun - Alev temsilcisinin de seçilmesine katıldığı icra komitesi tarafından son hali verilen ve altında kendisinin de imzasının bulunduğu- Foruma Çağrı Metni’nde (bkz. elinizdeki kitap) açıkça ifade edilmiş olan “grupların kendi sorunlarının değil hareketin sorunlarının tartışılması” esprisini en az dikkate alan çevre olmasından kaynaklanıyordu. Alev çevresinin kolektif çalışmanın asgari ilkeleriyle bağdaşmayan bu tutumunu ne yazık ki diğer konularda da gözlemledik ve örneğin yine çağrı metninde yer alan “10 Eylül TKP’sinin kolektif mirası” ibaresi “sınırlayıcı” olduğunu Alev temsilcisi foruma sunuşunun hemen başında (neden sonra) “keşfetti” ve bu ifadeyi benimsemediklerini vurgulama ihtiyacı duydu - oysa bu itirazını forumdan çok önce dile getirme imkânları olduğu halde hiçbir itirazları olmadığını belirterek Çağrı Metni’ni onaylamışlardı.

[4] “Bizim iki aşamalı parti inşası, bu öğretiye göre bizim durumumuzun ne olduğu sorusuyla karşı karşıya gelmemiz, 1978 sonlarında özeleştiri taslağı üzerine yaptığımız tartışmada, o dönemdeki kardeş örgütlerimizden Akıma Karşı’nın getirdiği eleştiri yoluyla olmuştur.”Akıma Karşı”, Batı Almanya’da Marksist-Leninist parti inşası görevini önüne koyan bir örgüttü. Bu örgüt, 1983 yılına kadar önce TKP/ML, daha sonra da TKP/ML(BOLŞEVİK)’in kardeş örgütüydü. 1982′den başlayarak bu örgüt ve onunla birlikte hareket eden Batı Berlinli Komünist ve Avusturya Marksist-Leninist Partisi arasında şiddetli bir ideolojik mücadele yürüdü. Geri dönüp bakıldığında bu ideolojik mücadelede, gerek Akıma Karşı’nın, gerekse diğer eski kardeş örgütlerin, yer yer kendi işçi sınıfı hareketinden bütünüyle kopuk, yanlış parti inşa pratiklerini teorileştirdiklerini görmek mümkündür. Akıma Karşı, daha sonraki gelişme içinde, çizgisinde bir dizi Marksist-Leninist görüşler olmasına ve uluslararası alanda savunduğu teorik çizgi itibarıyla Bolşevik Parti’ye en yakın görüşleri savunan bir örgüt olmasına rağmen [Gerçekte bizim incelediğimiz kadarıyla bu “bir dizi” görüşü Çağrı çizgisi Almanya’daki Akıma Karşı grubunun yayınlarından “hazır” olarak almıştır, bu yüzden görüşlerin yakınlığına şaşırmamak gerekir - S.A’nin notu], Marksist-Leninist bir partiye doğru gelişme ihtimali olmadığını pratikte gösterdi.” (H. Yeşil, Bolşevik Parti İnşa Öğretisi Üzerine, Dönüşüm Yayınları, sf 253)

[5] “Bu noktada YDİ Çağrı’nın görüşlerini daha detaylı öğrenmek isteyen arkadaşlar belki biraz reklâm olacak ama “Bolşevik Parti İnşa Öğretisi Üzerine” diye bir kitap var Dönüşüm Yayınları’ndan çıkan H.Yeşil’in onu alıp okuyabilirler.” Çetin Desde, forumun soru-cevap bölümünden

[6] “İşçi sınıfı kendiliğinden sosyalizme doğru çekilir; ne var ki en yaygın (ve sürekli olarak ve çeşitli biçimler altında canlandırılan) burjuva ideolojisi, kendisini işçi sınıfı üzerinde kendiliğinden daha da büyük ölçüde kabul ettirir.” (Lenin, Ne Yapmalı, Sol Yayınları, sf. 56)

[7] Troçkizmin Burjuvazi - Siyasi Polis ve kuyrukçuluk (sonraki dönekler) tarafından Türkiye’ye ilk kez sokulmasını Hikmet Kıvılcımlı bir yerde şöyle anlatır:
“Kuyrukçuların son tutamakları bu oluyor, “Troçkizm’in hakkı var.” En kabak kuyrukçudan en zeki demagoguna kadar hepsi o yolu tutturmuşlardı. Partiden giderayak, sistematik olarak bütün sapıklıkların o uluslararası tutamağına dört elle sarılmışlardı.“Almanya’ya yürünseydi, bugün Avrupa Bolşevik olurdu. Koca Çin’in bozguna uğraması, Troçkizmin dinlenmemesinden ileri gelir.” Ve kuyrukçuların parlak savları bunlardır. Bugün eğer Emniyet Müdürlüğü ve Gizli Polis, parti içinde bir de “Troçkizm lazım” olduğuna inanıyorsa onun bu düşüncesi ne rastlantıdır ne de yersizdir. Burjuvazi ne istediğini biliyor. Kuyrukçular da ona ne vereceklerini bilmezlikten gelmiyorlar.” (Hikmet Kıvılcımlı, “Partide Konaklar ve Konuklar”, Yol 3)

[8] Modern proletaryasız bir “Marksizm” (bir safsata) vaaz etme açık misyonuyla ortaya çıkmış olan bir derginin “onuncu yılı” dolayısıyla yapılan oturumlarda, birbirleriyle hareketin, devrimin, sınıfın sorunlarını tartışmak üzere asla bir araya gelemeyen şu kadar “radikal” grup başka bir şeyi değil de, bu nitelikteki bir derginin görüşlerini tartışmak üzere bir kaç büyük ilde yapılan bir dizi toplantılarda bir araya gelmişlerdir - hepsi birbirinden “bilimsel komünist” iddialı devrimci ve “solcu” gruplarımızın ideolojik durumu bakımından (olumlu olmasa bile) oldukça anlamlı bir göstergeydi bu. Bunların içinde “Köz’ün arkasında duranlar” adına söz alanların başında Orhan Dilber de vardır. O. Dilber, Köz grubunu oluşturuncaya kadar tanınmış bir yerli troçkist “ideolog”umuzdu. Sözkonusu oturumda “on yıldan biraz fazla” önce geçirdiği ve şimdiki “Köz” eğiliminin çizgisini ortaya çıkaran değişimleri şöyle karakterize ediyor Dilber:

“Biz de söz konusu [bir dizi örgüt sayılıyor] hareketlerin böyle bir tıkanma süreci içinde olduklarında hemfikirdik. Ayrıca biz içinden geldiğimiz troçkist geleneği oluşturan muhtelif akımların «bütünlüklü bir tıkanma süreci içinde olduklarını» da düşünüyorduk. Hatta… bağlı olduğumuz geleneğin baştan itibaren kusurlu olup olmadığı konusuna kafa yormaya başlamıştık. … Sahiplenerek arkasında durduğumuz Dördüncü Enternasyonal geleneğini yahut daha yaygın tanımıyla «troçkist hareketi» bir bütün olarak ameliyat masasına yatırmak gerektiği sonucuna varmış ve bunu ilan da etmiştik. [dipnottan devam ediyor]… içinden çıkmakta olduğumuz gelenekten söz ederken şu ya da bu troçkist eğilimi değil, dünya çapında bir bütün olarak troçkist hareketi kastediyorduk.

… Mamafih o zaman çoğumuz bu geleneğin o ameliyat masasından kalkabileceğini düşünüyor ve buna inanmak istiyorduk… Sonuçta bazılarımız bu otopsinin sonuçları konusunda farklı noktalara yöneldik. Bu geleneğin o zaman ameliyat masasına yatırılmasını gerektiren sınavdan geçtiği kanaatine varanlarımız oldu. Buldukları sonuçları hazmedemeyip büsbütün siyasetten vazgeçenler oldu. Başlangıçtaki kuşku ve endişelerinin yersiz olduğu sonucuna varıp, bu geleneğe daha büyük bir heves ve bağlılıkla sarılanlar oldu…

Ben zorlanarak da olsa bu geleneğin ameliyat masasında kaldığı sonucuna varanlarla kaldım. O günden beri de bu kanaatimden kuşkuya düşmedim; aksine isabetli bir teşhis olduğu konusundaki kanaatim günden güne pekişti.” (Teori ve Politika dergisi, “Teori Ancak Devrimci Politikanın İzinde Devrimci Olur”, Orhan Dilber, sayı 35, s. 46-47) Söz konusu grubun temellerine ilişkin böyle özlü bir anlatıma “asılsız troçkizm yakıştırması” hakkında yakınmalarla dolup taşan Köz gazetesinin kendi sayılarında ulaşmak mümkün olmadığı için, bu alıntıyı aktarma ihtiyacı duyuyoruz.

[9] Aslında, Köz temsilcisinin söylediklerinden çok, her bir sözünden sonra, kürsüde yer alan diğer grup temsilcilerinden bu sözüyle iyi bir ders verdiğini düşündüğü kişiye yeri geldikçe başını yazıdan kaldırarak fırlattığı imalı bakışlar akılda kaldı.

[10] “Bizler kendimizi «Marksist-Leninist» olarak tarif etmiyoruz, çünkü bu belirsiz bir kavramdır. Marksizm-Leninizm’den ne anlaşıldığı açık değildir, sınırları belli değildir. Marksizm Leninizm derken Marks’ın Lenin’in bütün kitaplarını yoksa bütün yaptıklarını mı anlamalıyız? Bu anlayış siyaseti hem kişiler düzeyine indiren bir anlayıştır. Hem de böyle yapıldığında süreklilik-kopuş diyalektiği sağlanamaz. Marx’ın ve Lenin’in bütün tutumlarını peşinen doğru kabul etmeyiz. Örneğin Marx’ın I. Enternasyonal’i kapatıp Amerika’ya taşınmasını onaylamasını doğru bulmayız.” (Proleter Devrimci Köz, Sayı 34, Aralık 2006)

[11] İlyas arkadaşın forumdaki konuşmasından.

[12] “Program ve taktiğin temel sorunlarında birliğimiz olmadığı sürece, bir dağınıklık ve çevrecilik döneminde yaşadığımızı da açıkça söylüyorduk; birleşmeden önce, aramızdaki ayrılıkları belirlememiz gerektiğini açıkça ifade ediyorduk; ortak bir örgüt biçiminden değil, bilakis sadece program ve taktik alanında oportünizme karşı mücadelenin yeni (o zamanlar gerçekten yeni) sorunlarından söz ediyorduk. Şimdi bu mücadele artık herkesin kabul ettiği gibi, Parti programı ve taktik sorunlar üzerinde Parti kararlarında ifadesini bulan ve yeterli bir birlik sağladı: artık ikinci adımı atmak zorundaydık ve herkesin rızasıyla bu adımı attık: yekpare, bütün çevreleri bir bütün halinde bir araya getiren bir örgüt biçimi hazırladık.” (Lenin, Bir Adım İleri İki Adım Geri, 1904, s.210)

[13] Bu mücadele sloganının Marx tarafından ilk kez verilmesinin mücadele açısından muazzam önemi Lenin tarafından daha ilk büyük çalışmasında mükemmel bir şekilde ortaya konmuştu. (bkz. “Halkın Dostları” Kimlerdir?, Birinci Kısım, s. 66, 74-75)

[14] Bu konuda bkz. Taimur Rahman, “Dünya Sosyal Forumu: 30 Yıllık Yatırımın Meyvesi”, Stalin Arşivi, 9 Nisan 2006

Yorum yapma kapalı.