Stalin versus Comte - Kaan Kangal
Stalin versus Comte: conflictus philosophicus
1. Giriş
Her politik akımın ardında kuşkusuz, boşlukta yüzen veya tam tersine ayakları yere basan felsefı belli bir arka plan bulunur. Birbirine zıt pratik eylemler aynı felsefi düşünce biçiminden geldiği gibi, farklı felsefi anlayışlar, pratik düzleme benzer, örtüşen ve aynı uzamlar doğurabiliyorlar. Farklı politik düşünce biçimleri birbirleriyle yapısal ve kısmi olarak çelişme veya örtüşme içindeymiş gibi gözükebiliyorlar.
Felsefenin politik eylem doğrultusunda iki ana karakteri olduğunu söylemek mümkün. 1- Eylemin ardında duran soyut genellemeler ve genel anlamıyla yaşama dair anlamlandırma-yorumlama bütünü; ve 2- bu teorik çerçeve dışında ve ötesinde pratik-materyal dünyada insanın kendi bulunduğu noktayı ve ilerleyeceği istikameti belirlemesi için ihtiyaç duyacağı metot. -Felsefenin teorik bir uğraş oluşu tanımı- dışında demek ki, 1-teorik, ve 2- pratik çerçevede iki ana işlevi var.
Aynı felsefi çıkış noktasına sahip, ancak farklı uzamları olan; veya farklı felsefi hareket noktaları olup, örtüşen uzamlara sahip düşünsel akımlarda da aynı model geçerlidir. Felsefenin politik eylem içi ve ona karşı olan ilişkisi sabittir.
Günlük politik mücadelenin farklı işlevleri olabilir ve vardır da. Çünkü bir eylem belli bir amaç doğrultusunda gerçekleştirilir. Bu amaçsa toplumun farklı kesim ve sınıflarına mensup kişilere farklı tesirlere sahip olacaktır. Politik mücadelede bir pratik eylem olarak belirlenmesi ve netlik kazanması gereken üç nokta vardır: 1- Ne tür bir ve hangi amaç için mücadele verildiği, yani eylemcinin ne istediği ve ne amaç güttüğü, 2- amaç doğrultusunda seçilen eylem biçiminin “doğru” olup olmadığı, ve son olarak 3- eylemin dayanak noktası olarak seçtiği teorik düzlemin kendi teorik doğası içinde ve pratik olarak tutarlılığı. Yani eylemcinin kendince cevaplaması gereken üç soru var: 1- Ne için savaşım veriyorum, 2- Seçtiğim eylem pratiği tutarlı mı?, 3- Seçtiğim felsefi dayanak tutarlı mı?
Toplumsal marksist mücadele biçimlerinde bugün farklı şemalar, yeni eleştiri ve yorum biçimleri olduğu gibi, “Doğru eylem nedir?” sorusuna verilen cevaplarda farklılık göstermekte. Kendi bulunduğu noktayı sadece Marks ve Engels ile sınırlayanlar, Stalin karşısında pozitif veya negatif konum alan bolşevikler, maoistler, trostkistler vs.
Bu akımlar farklı felsefi ve saf materyalist-pratik damarlardan beslendikleri gibi, kendi aralarında teorik ve pratik olarak birçok zıtlaşma ve örtüşme yaşarlar. Her akımın bu iki düzleme yaklaşım biçimlerinde kendince bir yönelge ve içerik vardır. Bu marksist geleneği kendisine referans alan akımların yanında bugün burjuva demokrasi söylemiyle revizyonize olma eğilimiyse şüphesiz Sovyetler Birliği’nin en çok polemize edilen konusu olmuştur. Nitekim benim bu yazıdaki amacım sadece iki akım arasındaki dispozisyon, yani ayrım ve birleşme noktalarıdır: Burjuva demokrasisinin bugün bolşevik mücadeleye olan “eleştirisi”, tutumu ve bolşevizmin buna olan tarihsel ve felsefi cevabı.
Burjuva demokrasisinin ne tür sınıf çıkarları güttüğünü herkes bilmekle beraber, onun sosyalizme karşı cephe alışı ve getirmeye çalıştığı eleştiriler gün geçtikçe popülaritesi artar nitelikte. Bu da bolşevistlerin kendini yeniden konumlandırması, başka bir deyişle tarih ve ideoloji çarpıtıcılığına cevap vermesi gerektiği anlamına gelmektedir.
Bugünün batı avrupa sağcı burjuva demokratları tarihe yaptıkları atıflarda işçi hakları mücadelesinde “demokrasi“ prensibine bağlı kalınarak emekçilerin, çoğunlukçuluk doğrultusunda sözde sosyalist politikayı savunabilmesi taraftarı olmuştur. Stalin dönemine “kızıl terör” yakıştırmasını yaparak herhangi bir “baskı” ve “şiddet” unsuruna baş vurmadan sosyalist topluma barışçıl yoldan geçebilmek üzerinde kilitlenerek bolşeviklere bolşevizmi öğretme çabası içindedirler adeta. Marks’ın ve Lenin’in başta sosyal demokrat partiler içinde daimi bağlantı içinde olduklarını tekrarlayıp durarak, sosyal demokrasinin “demokrasi” olgusuna pek bir ağırlık verirler ve onu sahiplenir gibi yaparak, bolşevik mücadeleyi aforoze etmek isterler. Bu noktada bolşevizm, burjuva demokrasisine marksizmle olan bağını tanımlıyarak ve tarihsel geçmişini yorum ve analize ederek cevaplamak durumundadır.
Burada sınıf çatışması kavramının getirdiği uzamlar ele alınmayarak, “demokrasi” kavramının tarihsel ve teorik içeriği sosyal devlet ve sosyalizm bağlamında işlenecektir. Demokrasi konusunda burjuva demokratların proleterya diktatörlüğü kavramı hakkında bir kavrama yeteneksizliği veya kavram karmaşası yaşadığı açıktır. Bundan dolayı merkezi olgu burada proletarya diktatörlüğüdür.
Marks ve Engels devrimci mücadele ekseninde sendikal ve partisel örgütlenmeyi devrimin ardından gelmesi öngörülen proletarya diktatörlüğü yönetimine konuşlandırırlar. Proletarya diktatörlüğü burjuva hükümeti, krallık, çarlık veya imparatorluk yönetiminin sömürgeci düzenine ve antidemokratik işleyiş biçimine kendi içinde bir bütünlük ve blok oluşturarak hükmeden sınıfı devirmeyi ve devlet gücünü onlara hedef almayı amaçlar. Sınıf çatışması olgusu bu noktada daha somut bir hal alıyor oluşu “nedense” burjuva demokratlar tarafından eleştirilir. Onlara göre barışçıl bir yol izlenmeli ve bu diktatörlük fikrinden vazgeçilmelidir.
Burjuva demokrasisi bolşeviklere Comte’cu bir pozitivist öğütler dizisi aşılamaya çalışırken, bolşevikler proletarya diktatörlüğü çatısı altında birleşmektedir. Burjuva demokrasi linear yükselen bir doğrunun grafiğini akıllarının ucundan geçirirken, bolşevikler için sosyalizme ve ardından komünizme geçiş aşamasında politik manevra olarak burjuva devletinden aldığı güç organını son mertebesine kadar kullanarak devleti tamamen devre dışı bırakmak, sönümledirmek ister. Bu ise ters-parabolik bir çizelge anlamına gelmektedir. Sınıf çatışması tarihsel bir süreçtir ve proleterya diktatörlüğü, burjuva demokrasisi karşısında tarihsel deneyimler gözönünde bulundurularak pratik anlamda teoretize edilmiştir. Devlet politikasının altyapısı bize devletin tarihsel gelişim sürecini hatırlamayı salık verir.
2. Toplumun tarihsel gelişim süreci
Marksist toplum eleştirisi, sınıflara bölünmüş ve kendi içinde kutuplaşmaya sürüklenmiş bir sistemi hedef alır. Tarih boyunca basit insan kabile yaşam biçimlerinde egemenliğin ve iş bölüşümünün temelleri atılmıştır. Kendi varoluşu için yiyecek, içecek, barınma ve cinsellik gibi vazgeçilmez ihtiyaçlarını karşılamaktan başka bir emeli olmayan insan, daha kalabalık gruplar arasında daha kompleks kol gücü dağılımı içinde yer almaya başlamıştır.
İnsan topluluklarının büyümesi, ortak olarak ihtiyaç duyulan bir av arazisi veya dere gibi herhangi bir doğal kaynağın paylaşılması sorununu doğurmuştur. Nüfus artışı paylaşım sorununu, paylaşım sorunuysa topluluklar arası zıtlaşmayı ve düşmanlaşmayı getirmiştir. Bu durum sonucu klanlar kendi aralarında organize olmuş, kendi sınırlarını belirleyerek kendilerini diğer klanlardan ayırmışlardır. Özel mülk kavramı bölüşüm mücadelesinden doğmuştur. Mülk sahipliği sorunu sadece kabileler arası değil, kabile içi de yaşanmıştır. Örneğin kabile içi bir hiyerarşi, komün topluluğunun kendi içinde yaşadığı bireyleşme olgusunun bir yan etkisidir. Mülk sahipliği ve hayatta kalma güvencesi, kabile üyesinin klan içi bulunduğu hiyerarşik konuma bağlıydı.
Teknik ve bilgisel gelişim kabile ve insan topluluklarının artışıyla birleşerek artan düzeyde gitgide karmaşıklaşan bir kol gücü ve mülk dağılımını getirdi. Bu, topluluk içi hiyerarşik düzenini daha sağlam ve geniş kalıplara oturmasına neden oldu. Topluluk içi yaşam ve etkinlik dahilinde bireyler belli katmanlara dahil olmaya başladı.
Topluluklar kitleleştiği oranda toplum içi hiyerarşik düzen de, barındırdığı katmanlar da emek biçimi, iş dağılımına, mülke vs. göre sınıfsallaşmaya başladı. Katmanlar arası hiyerarşik düzense bir tür denetim, güç gösterisi ve egemenlik istenci aracılığıyla stabilize edildi. Topluluk içi itaatsizlik cezalandırılıyor ve itaat ödüllendiriliyordu.
Bu ceza ve ödüllendirme oyununun genelleşmesi ve gerçek bir otorite halini alışı, kendini Atina Devleti’nde göstermiş ve pratik olarak da en ünlü örneği Sokrates’ in tanrıları ve yaşamı sorguladığı için yargılanmasında belli etmiştir.
Sıradan katmanlardan köleci aristokrasiye geçişte yine devlet mekanizması etkili olmuş ve toplum arası bir “gelir dağılımı” kişinin bulunduğu iş dağılımı, sınıf ve statüye göre şekillenmistir.
Devlet denen organın işlevi, sınıflar arasındaki eşitsizlikler dengesini hükmeden sınıfın lehinde ayakta tutmak olmuştur. Alt kesimlere çalışma dışında hiçbir başka, kendine yönelik etkinliği tam olarak gerçekleştirmesine olanak tanınmadığı gibi, emeğinin ürününden de kendisi değil, tamamiyle efendisi olan soylu sınıf yararlanmıştır.
Bu sömürü biçimi Roma İmparatorluğu’ nda savaş, ganimet, egemenlik ve diğer iktidar birimlerini ekonomik olarak gasp ve yok etmek ve ekonomik olarak sömürme noktasına getirilmistir. Yani Atina Devleti Roma’yla beraber daha organize, daha geniş coğrafyalara yayılabilen ve kendi içinde bir hak ve hukuk devleti olarak organize olmuş; kısacası hükmeden sınıfın ihtiyaçlarını daha iyi karşılayabilen bir sisteme dönüşmüştür.
Ortaçağ, Rönesans ve Aydınlanma devirlerinde sayısı artan ve yönetimsel olarak farklılık gösteren birçok beylik ve krallıklar türemiş, yeni kıtaların keşfiyle beraber tüccarlık yayılmış, sıradan işçi ve çiftçi yanında hükmeden ve ezilen sınıfa ait olmayan, ama paralı başka bir kesim oluşmaya başladı.
Kendi işletmesini açabilen, sermaye sahibi ve belli bir ekonomik ve politik gücü olan insanlar ailevi olarak içine kapalı olan aristokrasi karşısında dahi boy gösterebilmeye başladılar.
Bu yeni doğan burjuva-tüccar sınıfıyla aristokrasi arasında güç dağılımı ve paylaşımı konusunda sorunlar çıkmaya başladı. Aristokrasi’nin artık desteğine ihtiyaç duymayan ama aristokrasinin muhtaç olduğu önce bu burjuva sonra da ezilen alt tabaka üst sınıfla zıtlaşmaya girdi.
Burjuva ve aristokrasi arasındaki savaş hukuksal, askeri, politik ve ekonomik olarak Fransız Devrimi’nde billurlaştı. Burjuvazi, aristokrasiyi devirerek kendi çıkarlarına uygun düşen ve onları koruyan bir kültür ve devlet ideolojisi çizdi ve bu doğrultuda aristokrasiden aldığı üstyapı organlarını sıradan çiftçi, köylü ve fabrika işçilerine doğrulttu. Aristokrasinin burjuvaziye doğrulttuğu silahı, burjuvazi bu sefer işçi ve köylüye doğrultuyordu.
Kendi ürettiği değerden ve üründen faydalanamayan işçi, sonuna kadar burjuva sınıf tarafından sömürüldü. Üretim sonucu elde edilen artı değer işçinin maaşına zam veya iş süresinin kısaltılması olarak işçiye geri dönmüyor, bunun yerine bu artı değer kapitalistin elinde kar ve sermaye birikimi olarak kalıyordu.
İşçi ve köylülerin bu sömürü döngüsünü aşmasında tarihin gördüğü en büyük olay Rus Devrimi olmuştur. Önce o güne değin egemen olabilmiş Çarlık rejimi ve ardından onun yerini almaya çalışan burjuva geçici hükümet yok edilerek bir emekçi hükümet iktidara gelmiştir.
Marx’ın düşüncelerini temel alan bolşevik mücadele, pazar piyasasını ortadan kaldırarak sınıf çıkarlarının ve politik ve ekonomik iktidarın eşitsiz dağılımını tamamen yok etmek emeline sahipti.
Marx ve Engels’in sosyalist işçi mücadelesinde, köleci toplumdan proleter devlete yükselen doğru olarak tasvir edilegelen genel bir çizelge söz konusu. Yani Atina devlet modelinden başlayan, Roma hukuk devleti, aristokrasi egemenliği, burjuva demokrasisi’nden geçerek proleterya yönetimiyle sonlanması hedeflenen hareket marksist mücadelenin politik eylemsel temelini oluşturuyor.
Bu tarihi çizelge bütün marksist örgüt ve organizasyonlar tarafından kabul görmüş ve hareket noktası olarak alınmıştır. Marksist mücadele bugün baş düşman olarak burjuva devlet, demokrasi ve ekonomi-politikasını hedef alır.
2.1. Eylem sorunsalı
2.1.1. 20. Yüzyılda Doğu-Batı Ayrımı
Başta belirttiğim gibi aynı hareket noktasına sahip, ancak başka çizgilere yönelen politik mücadele biçimleri yaşanmıştır. Benim burada konu olarak seçtiğim ise burjuva “demokrasisi” ile bolşevizm arasındaki “pozitif” temasın olabilirliği sorusu. Doğu-Batı bölünmesinde batının doğuya yaptığı suçlama üzeri kapalı ve saf bir “demokrasi” propagandası içermekle beraber, bolşevik çizginin batıcı eksene saptırılması, tam olarak da burjuva ideologların çıkarına hizmet eden bir olgu olmuştur. Bu demokrasi söylemi, bolşevizmi çarpıtacak niteliktedir.
Sosyalist rejime geçiş aşaması her daim sancılı ve şiddetli olacaktır. Kapitalistler ve proletarya arası yaşanan çıkar çatışması, toplumu krizden krize sürüklemiştir. Bir yanda emeğinin karşılığını alamayan, sosyal hiçbir türlü güvencesi olmayan sıradan işçiler ve öte yandan ihtiyacından fazlasına sahip, işçinin sırtından geçinen ve artı değer öğesini işçi lehine döndürmek istemeyen işveren, her daim tarihte işçi tarafından düşman olarak ilan edilmiştir. Fransız Devrimi’ne kadar kısmen ve bölük pörçük olarak görülen işçi ayaklanmaları İhtilal’in ardından Almanya, Rusya ve Fransa’da kitleselleşmeye başladı.
Sınıflar arası çıkar çatışması dispozisyone olduğu ölçüde sistematik bir işçi hareketi güç kazandı. Marks da 19. yüzyıl ortalarından itibaren ismini duyurmayı başarmıştır.
Burjuva demokratları ciddiye alınırsa, mümkün mertebede “şiddetten” uzak durmaya çalışmak ve sınıf savaşımı olgusunu “demokratik” seçim yoluyla çözmeye çalışmak olumsuz bir çaba olmamakla beraber ateşe ateşle karşılıklı vermek bu ve 2. dünya savaşına değin 20. yüzyılda sınıf savunması için ortak bir yol ol(a)mamıştır. Nitekim en kanlı mücadeleyi verenler bir burjuva devrimi geçirmeyen, sanayisi gelişmemiş Ruslar olmuştur. Ancak bu, batıda da bir “demokrasi” krizinin yaşanmadığı anlamına gelmemektedir. Amerika’da 1 Mayıs gösterilerinin çıkş noktasının grevci işçilerin idamı oluşu, Almanya’da Liebknecht ve Luxemburg’un katledilişi buna örnektir. Bu burjuva demokrasisi öyle bir kavram ki, demokrasiyle düşünce özgürlüğü hakkını mı, yoksa insan öldürme ve alt sınıfları ezme hakkını mı kapsadığı muğlaktır.
Rusya’ya kıyasla Almanya’da ve Fransa’da sendikal ve parti-örgütsel mücadeleler çeşitli sosyal reformlar getirmeyi başarmıştır ve bunlar işçi ve çalışanların lehine gelişmelerdir. Sosyal devlet ve refah devleti olgusunun doğuşu işçi mücadelesinin ürünüdür. Rusya’yı devrime itebilen sosyal konjunktur, serbest piyasa karşısında işçilere belli bir sosyal güvence verebilecek devlet denen kurumu devreye sokamamaktır.
Bugün Avrupa’nın ekonomik ve bilimsel merkezi olan Almanya, ünvanını 19. yüzyıl işçi hareketi sonucu elde edilen haklara ve sosyal reformalara borçludur. 1884’de kaza sigortası, 1883’de sağlık sigortası, 1889’da emeklilik maaşı ve 1927’de işsizlik sigortasının hukuki temellerinin atılışı, işçiler tarafından dayatma yoluyla, serbest pazar piyasasına devlet denen ikinci bir aygıtın çıkartılmasıyla gerçekleşmiştir. Grev de bir yaptırım unsurudur. Çünkü grev bir zorlama ve dayatmadır. Bunun dışında, Fransa, Hollanda ve Belçika’da görüldüğü üzere fiziksel-askeri zorlama ve tehdit yoluyla grev yapan işçileri çalıştırmak karşısında marksistlerin tutumu ateşe ateşle karşılık vermek olmuştur.
Rusya’da 1905 ve 1917 hareketlerini hazırlayan koşullar, Almanya’da veya Fransa’daki gibi bir sosyal devlet mekanizması oluşturmanın fiziksel imkansızlığından doğmuştur. Kitlelerin silahlanması ve çarın ordusuna karşı sürdürülmüş olan iç savaş, aynı burjuva sınıf mensuplarından kişiler tarafından hem desteklenmiş hem de karşı gelinmiştir. Desteklenmiştir, çünkü çarlığın yıkımı kendilerinin iktidara konacakları anlamına gelmektedir. Nitekim Kerenski de başka türlü kuluçkaya yatmamıştır. Öbür taraftan ise karşıydılar, çünkü işçi sınıfının güçlenmesi kendileri için bir tehdit unsuru teşkil ediyordu. Bu kutuplaşma içinde rus işçilerin karşısında, Fransa’da olduğu gibi bir tür “toplumsal kontrat” imzalayabilecekleri türden bir burjuva sınıfı yoktu.
Özetle Rusya’da devrim, batıyı yüzyıl geriden takip ediyordu denebilir. Bu paralel olmayan sosyal mücadele gelişimi batı cinsi bir sosyal devletin kurulması fikri rus toprakları üzerindeki inandırıcılığını ve fiziksel mümküniyetini ortadan kaldırdı diyebiliriz. Burjuva demokrasisi batıda belli bir politik ortam bulabilirken, Marks ve Engels’in pratik eylem konusunda ortaya attıkları ikinci öneri olan proletarya diktatörlüğü net bir sınıf savunusu söylemiyle işçilerin gözünde inandırıcı bir konum aldı. Açlık, kıtlık, fakirlik ve hastalık batı avrupa ülkelerinin hiçbirinde Rusya’daki kadar sert yaşanmıyordu. Acil ve kesin bir çözüm olarak yeni bir devlet modeli, yeni bir ekonomik düzen gerekliydi.
Almanya ve Fransa’da marksistler bir transformasyondan bahsederken, Rusya’da Lenin yepyeni bir toplumsal formasyonu savunuyordu. Lenin’e “sosyalizmin baş düşmanı” gibi utanmazca bir yakıştırma yapabilmiş Noam Chomsky’ye burada şu cevap verilebilir: Lenin’i bir marksistten öte yapmış olan şey, Lenin’in Marks’tan ayrı kendi felsefi anlayışı değil, onu yetiştiren Rusya’nın devrimci koşullarıdır. Rus Devrimi’ni Lenin değil, Rus halkı yapmıştır. Lenin’se bu harekete önülük etmiş ve yön vermiştir.
Bu doğu-batı ayrımı marksizmin nasıl farklı yön ve görünümler alabileceğini gösteriyor. Nitekim bu ayrım Stalin’in ölümünden sonra büyüyerek marksistleri birbirine düşürmüştür. Burjuva demokratlar bugün geçmişe baktıklarında bolşevikleri “insan haklarını” çiğnemekle suçladılar ve halen suçluyorlar.
Daha 20. yüyılın başlarında gelinen bu ideolojik ayrım görüldüğü gibi bir temel problem olmaya dahi çekilmiş durumda: Bolşevik olup olmamak, komünist olup olmamak vs. burjuva demokratlar tarafından insanlık karşıtı olup olmamakla birebir tutulagelmiştir. Bu ideolojik çıkmazı aşmak bizi yazının başında değinilen 3 temel pratik eylem prensibine götürüyor. Bu amaç, doğru eylem ve doğru teori sorununu açımlandırmadan önce Lenin ve Stalin arasındaki bağı ve bunun dışında bir de Stalin’in Lenin’in ardından kendi başına oynadığı rolü açıklamayı gerekli kılıyor.
2.1.2. Lenin-Stalin İlişkisi
Lenin’i Stalin’den ayırmak 1956’dan beri oldukça moda olmuştur ve kendi antikomünist argumanını üretemeyen batı her daim ya Trotski ya da Kruşçov propagandasını devşirmiş ve yıllardır geviş getirip durmuştur. Lenin’i Stalin’den başka bir politik kişilik olarak görmek, sadece marksist devlet felsefesinden anlamayan veya haberi olmayan birisinin ağzından çıkabilir.
Marks’ın komünist devlet üzerine Engels’ten ufak ama ciddi bir ayrı tanımı vardır. Marks’a göre komünizm burjuva devletinin aşılmasıdır(Überwindung des Bourgeoisiestaates). Ancak Engels devletin bir tür sönümlenmesi sürecinden bahseder(Absterben des Staates). Tabi ki Engels’in tanımı Marks’dan daha nettir. Çünkü Marks burada bir negation’u ortaya cıkarırken, Engels ortaya pozitif bir hedef koymuştur. Sosyalist devletin burjuva devletinden başka türlü olacağını herkes biliyor. Ancak bilinmeyen, bu devletin nasıl bir devlet olacağı. Sovyetler Birliği’de bunun için bugüne kadar en çok tartışılan devlet ideolojisi olmuştur.
Marks burada negation tarafında kalarak teorik bazda daha hatasız olarak kalırken, Lenin’in çok yoğun olarak tekrarladığı ve “Devlet ve Devrim”’de çekirdek tez olarak kullandığı “devletin sönümlenmesi” veya “sönümlen-dirilmesi” Engels’i daha tartışılır bir konuma itmiştir. Ancak Engels’in tezi de tam bir position değildir, çünkü var olan devlet formunun kalıcı biçimde silinmesinden bahseder. Bu tezi Lenin sistematize etmiştir, Stalin de uygulamıştır.
Lenin’de önemli olan birinci nokta, adı geçen tezin sistematizasyonudur. Bunun dışında üç önemli nokta daha var: “Devlet ve Devrim”’de Lenin, burjuva devletin sonu, yepyeni bir devrin başlangıcı olduğu anlamına gelmez, der. Çünkü devlet, elinde bulundurduğu güç unsurunu bu sefer sosyalist karşıtı anarşizan veya kapitalist gruplara karşı kullanır. Bu ne demek? Bu tıpkı Çarlık Rusyası’nda Lenin’in ağabeyinin idam edilişinde olduğu gibi anti-bolşevik hareketin aynı yöntemle püskürtülmesi demektir. Nitekim bu böyle de olmuştur ve sadece ne tür bir işle meşgul olduğuna dair bir fikri olan bazı yeni tarihçiler Lenin’i olumsuz anlamda da olsa Stalin’le bağdaştırırlar. Bu dahi batı dünyası için büyük bir adımdır. Son tahlilde Stalin’in başlattığı sanılan gulag toplama ve çalışma kampları belli bir çapta Lenin zamanında başlar. Lenin’in yaklaşık 100 kişilik bir toprak sahipleri ayaklanmasında isyancıların tamamının idamını salık verdiği de bilinmektedir.
Bu durumu belki de şöyle açıklamak gerek: Staat olgusu sönümlenme ve sönümlendirme yoluyla aşılır. Bu sönümlenme de direk değil, geçişlerin yaşandığı bir politik süreçtir. Yani Lenin’in belirttiği gibi baskı, şiddet ve terör bir devlet aygıtı olarak burjuva-çarlık yönetiminden alınmıştır ve yeni rejimin stabilizasyonu için kullanılması zorunludur.
Lenin’de üçüncü önemli özellik partinin arındırılması prensibidir. Plehanov gibi oportunistler burjuva demokratlarla birleşerek menşevik cephede parti içi disipline zarar vermiş ve ardında dev gibi kitleler ekmek beklerken bolşevik cepheyi empiryo-kritik laf ebeliğiyle boğmaya çalışmıştır. Lenin bu tür parti düşmanlarının ortadan kaldırılmasını istemek konusunda haklıdır.
Lenin’in 1902’de kaleme aldığı bir yazısının Almanca çevirisinde tam olarak şöyle yazıyor: “Grundsaetzlich haben wir den Terror nie abgelehnt und können wir ihn nicht ablehnen. Es ist eine Kampfhandlung, die in einem bestimmten Zeitpunkt der Schlacht, bei einem bestimmten Zustand der Truppe und unter bestimmten Bedingungen durchaus angebracht und sogar notwendig sein kann. Doch das Wesen der Sache besteht gerade darin, dass gegenwaertig der Terror keineswegs als eine mit dem ganzen Kampfsystem engverbundene und koordinierte Operation der kampfende Armee vorgeschlagen wird, sondern als selbststaendiges und von jeder Armee unabhaengiges Mittel des Einzelangriffs.” (Temelde biz terörü hiçbir zaman reddetmedik ve reddedemeyiz de. O, savaşın belli bir zamansal noktasında, birliklerin özel bir konumunda belli şartlar altında ortaya konan ve gerekli olabilecek bir çeşit mücadele eylemi biçimidir. Bunun özü, aslında terörün bugün hiçbir şekilde bütün bir savaşla tam bir bütünlük içinde olmayışı ve savaşılan orduya karşı koordine edilmiş bir operasyon olarak önerilişi değil, bunun yerine kendi başına duran ve her türlü ordudan bağımsız olan bir tekil saldırı biçimi oluşudur.)*
Lenin’e göre terör daimi uygulanmadığı sürece terör niteliği kazanır. Yukarıdaki alıntının özü, komünistlerin Çarlık askerine karşı militarize olması gerektiğidir. Disiplin ve militarizm her diktatörlük için standard terimlerdir, proletarya diktatörlüğü için de öyle. Lenin Çar’ın rejim karşıtlarını öldürüş biçimine aynı şekilde karşılık verilmesini savunuyor. Bundan öte bir adım daha atarak, devrimden sonra bu sefer komünist çoğunluk karşısında azınlık kalacak olan kapitalizm yanlılarını da aynı şekilde öldürme tezine geliyor.
Terör ancak kapitalist karşı-devrimci hareketin etkisiz hale getirilmesinin ardından devre dışı bırakılabilir. Çünkü bu andan itibaren terör işlevini yitirecektir. Terör, kendisini ortadan kaldırabilmek için kullanılır ve Lenin’in anlatmaya çalıştığı sönümlendirme eylemi de bundan ibarettir. Terörü ortadan kaldırabilmek bu mücadelenin ilk adımıdır.
Devrim öncesi, zamanı ve sonrası, gerçek anlamda marksist olmayan ve bolşevizm ve marksizm karşısında alternatif bir çıkış yolu arayan oportünist akımlar hiçbir beklentiye materyalist bir cevap verememiştir ve bundan dolayı menşevik, yani azınlık cepheye kaymışlardır. Burada konu bağlamında şu not düşülmelidir: Hangi tarih ve coğrafyada olunursa olunsun halkın genel refahını savunmak iyi bir amaca hizmet eder. Bundan dolayı burjuva demokrasisinin ısrar etme çabasında olduğu “demokrasi” söylemi ciddiye alınmalıdır. Komünistlerle, burjuvaların “saf bir iyi niyetle” ağızlarında geveledikleri “demokrasinin birleşimine olanak tanımayan sosyo-ekonomik konjunkturlerdir. Yani zamanın yaşanan koşulları. Net bir politik adım, ardından kitleleri sürüklemeyi hedeflediğinden dolayı çok kesin hatlarla ifade edilmelidir. Eğer Rus Devrimi’ni konuşuyorsak burada devrimci olup olmamak da çok büyük hayati değer kazanır.
Marksizm doğası ve bilimsel yapısı gereği tartışmaya açık olmalıdır. Bu da marksizmi ve Marks’ı eleştirme ve düzeltebilme olasılığı demektir. Marksizm farklı iki kaynaktan referans olarak gösterilmeye bu kadar keskin biçimde Rusya’da başlandı. Bunun sonuç ve etkileri de halen bugün hissediliyor.
2.1.3. Stalin
Stalin’e karşı yöneltimiş suçlamaların 2 ana kaynağı vardır.1-Trotzki, 2-Kruşçov. Bu iki şarlatan dışında hiçkimse hiçbir yeni kritik getirmemiştir. Bu suçlamaları sıralayacak olursak:
1- Parti genel sekreterinin tek başına olan hakimiyeti ve ‘bireysel kültü’. Parti ve devlet bürokrasisinin üst düzeyde “merkezileştirilmesi”. 2- Polis agıtının parti organları ve yargı ve adalet üzerindeki kontrolü. Polis aygıtının “keyfi“olarak toplum bireylerini toplama ve çalışma kamplarına yollaması. Yargı organının bu durum karşısında kontrolsüz oluşu ve müdahale edemeyişi. Toplum bireylerinin işkenceye uğrayışı ve/veya öldürülüşü. Yargının “adil“ biçimde işlemeyişi. 3- Ağır sanayiye fazla ağırlık vermek, işçileri fazla çalıştırmak ve bütün bunlar sonucu “sosyalizmin aslen amacı olan“ işçilerin genel refahını yükseltme prensibinin “hiçe sayılışı“. 4-Kültürel ve ideolojik alanda getirilen kısıtlamaların dogmatik öznelliği
Trotzki bir anti-leninist olarak aslında burada adının dahi geçmesine gerek olmayan bir şahıs. Ancak bugünün Stalin karşıtı burjuva demokratlar tarafından argumanları gevelenmeye devam ediliyor. Kruşçov’unsa Brejnev gibi Lenin’e atıfta bulunup Stalin’i yermesi, ardından Liberman’ın kapitalizmin ve liberal ekonomi ve pazarın kurulması için ortaya attığı tezleri göklere çıkarıp, hiçbir eleştiriye kulak asmayarak onları yürürlüğe sokması oldukça gülünç. Ne tesadüftür ki, sadece Kruşçov değil, bugün Gorbaçov batı avrupalı sağcı politik gruplar tarafından neredeyse ulusal-uluslararası kahraman mertebesine yükseltilmiştir.
İlk iki ve sonuncu suçlamalar, Lenin’in tezlerinin pratik uygulaması ve Lenin de Engels’i kendine referans seçmiş durumda. Bu noktada Trotzki de, Kruşçov da hedef oklarını Marks ve Engels’in Proletarya Diktatörlüğü tezine yöneltmediği için kendilerini diskalifiye etmiştir.
Üçüncü argumanı da gerçekle hiçbir alakası olmadığı için üzerinden geçmekle yetineceğim. 2. Dünya savaşını 26 milyon kayıpla kazanabilmiş bir ülkeyi ağır sanayiye gerektiğinden fazla ağırlık vermekten dolayı suçlamak, ancak Kruşçov’a özgüdür. Bunun dışında aslında tam tersi, gelir durumu, açlık ve konut sorunu savaşa rağmen devrimden beri açıkça artmıştır. Son olarak, eğer Kruşçov zamanında Sovyetler Birliği’nde uzaya ilk insanı yollayabilecek bir teknolojik kapasiteye ulaşılmışsa, bu Stalin’in sayesindedir.
2.1.4. Stalin dönemi sonrasına dair genel bir değerlendirme
Kruşçov’u bu kadar tartışılan bir isim yapan, onun anti-komünist tutumu değil, onun içten içe Lenin’e karşı duyduğu düşmanlık. Kruşçov’a Stalin bağlamında kuşkusuz en iyi yakışan sıfat ‘hain’dir. Kruşov’u ve biraz daha az olmak kaydıyla Brejnev’i de Gorbaçov’dan ayıran bir batı sempatisi ve liberalizm hayranlığı değil, kendi vatanına hizmet etmek namına biraz da olsun sağduyuya sahip oluşudur. Bu özelliği de onu oportunist yapar.
Denilebilir ki Stalin dönemi Sovyetler için modernizm dönemi oldu. Modernizm bir kültürel genellemedir ve ağırlıklı olarak batı ülkeleri için kullanılır. Batı kültürlerini modernizmde birleştiren dinamikler aile, devlet ve serbest piyasasıdır. Ülkeden ülkeye bu üç dinamik arasındaki güç dağılımı ve dengesi değişir. Stalin çiftçi bir milleti endüstrileştirerek onlarla yarışabilecek bir konuma getirmiştir. Onlara yakın bir şemaya ulaşmıştır. Tek farkı serbest piyasa elemanını tamamen kaldırarak bunun gücünü aile ve devlet arasında dağıtmıştır. Bunun kanıtı örneğin Stahanov hareketinin serbest piyasa rekabeti olmadan ortaya çıkışı veya devletin her türlü güvence biçimini piyasadan üzerine alışıdır.
Kruşçov Sovyetler birliğini batılılaştırmanın start’ını verdi. Olmayan serbest piyasayı Liberman reformlarıyla 1962 senesinde resmen yeniden devreye sokarak. Kruşçov’la beraber sosyalist devletten bir sosyal devlet yapıldı. Batı ülkelerine kıyasla bu devlet sadece devlet kolu piyasaya göre daha baskın bir tarzda oluşuydu. Örneğin 1962 sonrası Doğu Almanya’yı Batı Almanya’dan ayıran tek ana özellik bu sosyal devlet bağlamında Doğu’da devletin piyasayı kontrolü altına alışı ve Batı’da da tam tersi.
Brejnev döneminde ise halka açıkça yalan söylenmiş, ve buna rağmen birçok komünist parti üyesi de neredeyse eli kolu bağlı, bir yeraltı pazarının ve mafyanın oluşumunu izlemişlerdir. Gorbaçov’un demokrasi yalanıyla milyonlarca kişinin evsiz, aç ve işsiz kalması da bunun devamı oldu. Yeni ölen Yeltsin’e ise hiç değinmiyorum bile.
Bütün bu transformasyon süreci, bağının koparıldığı Marks ve Engels’in proletarya diktatörlüğü tezinden ayrı düşünülemez. Sovyetler Birliği Stalin’den sonra Stalin karşıtı oldu, batılılaştırıldı ve revizyonize edildi. Bu da aynı kaynağa dayanan, kendine hareket noktası olarak aynı düşünsel biçimi seçen iki farklı akımın çok başka yönlere sapabildiğini gösteriyor. Yani proletarya diktatörlüğü veya marksist politik temel bağlamında kendini konumlandırmayı beceremeyen ve marksizm bağlamında kendini marksist olarak tanımlamakta zorlanan bir yönetim biçimi.
Daha önce değindiğim bir noktaya dönmek istiyorum: Temelde çelişkisi derin olmayan iki düşün akımının tarihsel olaylar doğrultusunda biliçsizce birbirine karsi cephe alışı. Yazının son bölümü olarak bu sorun üzerinde yoğunlaşmak istiyorum.
3. Çözüm Arayışı
Sovyetler deneyimi bize burjuva demokrasisinin –ciddiye alındığı takdirde dahi- sosyalizm bağlamında hiçbir somut ve kesin sonuç vaadedemeyeceğini kanıtlamıştır. Burjuva demokratların “demokrasi” propagandası ve bolşevizmin kendi söylemi arasında felsefi bir problem var ve bu felsefi problem praksiolojik düzeyde. Yani teorik eylem ve eylemsel teori bağlamında. Başka bir deyişle, bolşevizm ve burjuva demokrasisi arasındaki çelişki teori-pratik olarak tartışılmak durumda. Bundan dolayı bu ayrım pratik dünyada felsefi olarak aranmalı. Ben bunu Comte’un pozitivizminin burjuva demokrasisi söylemine benzerliğinde ve bolşevizmin proletarya diktatörlüğünde almaya çalıştığı “parabolik” manevrada düğümlendiğine inanıyorum.
3.1. Comte ve Pozitivist Felsefe
Comte’da felsefenin işlevi, onun pratik eylem pozitif dünya modeline ulaşmak için bir aracı oluşudur. Felsefe bir organizasyon ve sosyal düzlemde ilerleme modelidir. Felsefe bir ben-merkezci pratik değil, onun yerine bir matematiksel işlevdir. Felsefe teorik düzlemde düşünsel bir uğraş ve pratik düzlemde işlevsel bir aracıdır.
Comte’da “organizasyon”, “düzen” ve “ilerleme” pozitif felsefe ve hareketin anahtar terimleridir. Buna göre bu üç terim insanlığın geneli için “pozitif” bir amaca hizmet etmektedirler. Organizasyon karmaşayı engeller, düzen ve ilerleme genel refah seviyesini ve memnuniyeti getirir. Nitekim Comte’a göre bu pozitivist felsefeye uygun tek eylem biçimi kendi kurmaya çalıştığı dini tarikattir, ancak bu konu dışı.
Pozitivizm klassik idealizmi ve diğer felsefi akımları relativist olmamakla ve dogmatizmle suçlar. Çünkü algı, yorum ve düşün gibi etkinlikler insandan insana farklılık gösterir ve bu da bilginin göreceliliği temelini oluşturur. Ancak başka düşünsel akımları dogmatizmle eleştirmenin ötesine gidememiş olan pozitivizm diğer bütün felsefelere karşı kendisini heykelleştirerek relativizm bağlamında bir dogmatizme saplanmıştır. Çünkü saf bir görecelik insan toplumlarında söz konusu değildir. Örneğin duyu organlarım işlevini yerine getirebiliyorsa önümde duran masanın dört ayağı yerine altı ayağı olduğunu, veya beyaz bir duvarın kırmızı mı yoksa beyaz mı olup olmadığını tartışmak anlamsızdır. Bilgi sadece detaylar bağlamında önem kazanır. Dolayısıyla empirik olarak herkesin algılayabileceği herhangi bir nesnenin varoluşsal tartışmasını sürdürmek ancak pozitivist bir dogmanın ürünü olabilir ve Comte da diğer felsefi akımları eleştirmekle yetinmez, onları “yanlış” olmakla dahi suçlama noktasına gelmiştir. Bundan dolayı da en büyük hatasını işler. Çünkü bu tür bir “matematiksel” saptama, öznel bir sürecin ürünü olan bilgi’nin nesnel olarak yapamayacağı bir iş. A veya B düşüncesinin “yanlış” olduğunu söyleyebilmek saf anlamda mümkün değildir. Çünkü bu varılan son nokta dahi bilgi eksikliği ve metot sorunları açısından mükemmel düzeyde olmamıştır ve olamaz da. A veya B düşüncesinin “yanlış” olarak yargılanması pozitivistin herşeyi herkesden daha bilidiği gibi son derece çocuksu bir apriori’yi beraberinde getirir. Relativizmi dogmatize etmek pozitiviste özgüdür.
Comte’a göre düzen, organizasyon ve ilerleme en yetkin halini pozitivist ideologlarca alır. Yani kendisiyle aynı düşünceyi paylaşan insanları. Bu doğrultuda insan toplumlarının genel refah ve iyilik düzeyi bir toplumsal-evrimsel-hiyerarşik düzenek üzerinden yürütülür.
Comte da Marx gibi uygarlık sürecini belli aşamalara ayırır. Ancak Marx’tan farklı olarak o toplum tarihini 3 ana bölüme ayırır: teolojik, metafizik ve pozitivist.
3.1.1. Teorik felsefe
Teorik felsefe kendi iç soyut düzeneğinde somut gerçekler dünyasından belli bir ölçüde mesafeli duran bir kavramlar düzeneğine sahiptir. Eylem, teorinin bir yansımasıdır. Teori soyut ve içseldir. Bunun yanında teori, bireyselliğin ve bireyin yapı taşlarından biridir.
Comte’a göre teorinin ve iç dünya düzeneğinin fiziksel yansıması Hegel’dekine benzer bir “tin”dir. Tin tam olarak Comte tarafından 1-psişe, 2- bireylerin karşılıklı iletişimi esnasında ortaya çıkan bütünsellik ve 3-toplumun genelinde varolagelen sosyal iletişim ağ ve birim kanallarını dolduran güç “öğe”sidir.
Bu sosyal ağ bir statik-dinamik prensibi üzerinden işler. Bir tarafta toplumsal konjunkturların kalıcı şekil ve materyal halleri, yani statik konumları söz konusuyken, öbür tarafta da, her an için dinamize olmaya hazır, ancak statik düzene eklemli yapı taşları bulunur. Sıradan eşyalar gibi yaşamın materyalist öğeleri veya insan gibi biyolojik sistemler bu statik ve dinamik dünya arasında köprü işlevi gördükleri gibi, aynı zamanda statik ve dinamiğin sentezleridir.
Organizasyon ve ilerleme, statiğin dinamize edilişi ve değiştirişi işidir. Yanlış bir eylem bu sabit statik düzeni bir tür desorganizasyona da sürükleyebilir. Çünkü statik de kendi içinde bir organizasyonel bütünlüğe sahiptir. Comte ise statiğin dinamikleştirilmesiyle varolan organizasyona bir ekleme yapar ve onun kompleks yapı katsayısını arttırır.
Pozitivist özne organizasyonu destekeyen ve düzeni koruyan öznedir. Comte bu noktada nitelik-ayrımsal olarak sadece ve sadece adı geçen 3 farklı düzen biminden bahseder.
Felsefenin pozitif eylemde çift işlevi vardır: 1- dünyevi sistemin bireyin içinde cisimleşmesi ve çekirdekleşmesi sürecinin tamamında ana aracı, 2- sosyal ortama yöneltilmiş eylemin içini dolduran “tin” anlamında felsefe.
İçinde bulundurduğu tini dışa vuran birey felsefeyi bir statik ve dinamik olarak içinde barındırır. Statik ve dinamiğin, teorinin ve pratiğin temas noktası insanın kendisidir.
Felsefi eylem bu iki boyutu da içerir. Başka bir deyişle politik eylemcinin kendini inandırmak zorunda olduğu sorular 1-amaç, 2- pratik/dinamik ve 3-teori/statiktir. Bu sıralamada 2 ve 3 herzaman için yer değiştirir, çünkü her ikisi de birbiriyle karşılıklı etkileşim içindedir.
3.1.2. Pratik
Teorik dünyanın ötesinde real materyal ve nesnelerin dünyası bulunur. Bu dünya şeylerin düzenidir ve organizasyon, desorganizasyon, düzen ve ilerleme bu dünyanın yapı elemanlarıdır.
Pratik dünya organik, organize edilebilir, değişen, değiştirilebilir bir yapıya sahiptir. Ancak bu değişim biçimi özneye bağlıdır, çünkü toplum bireyi ve ardından birey topluma formatize eder, etkisi altına alır.
Comte pozitivizmle karşısındakine “dünyayı doğru algılama” ve “doğru eylem klavuzu”nu sunma iddiası içindedir. Sadece felsefesi değil, eylem teorisi de “tutarlı” ve “doğru”dur.
Teolojik etaptan pozitif etaba geçiş ise tam olarak nasıl gerçekleşiyor, bunu Comte’da bulmak mümkün değil. Çünkü pratik kategorik olarak teoriden ayrılıyor, ancak gerçekte ortada bulunan, felsefe yapan insanın eğilimli olarak pozitivist oluşu ve bundan dolayı kendince “doğru eylemi” buluşu. Ancak doğru eylem de felsefe yapmak, ve sadece pozitivist felsefe yapmak.
Felsefe özne tarafından içeriğin dışsallaştırılması, statiğin dinamikleştirilmesi değil sadece, bunun dışında felsefenin kol gücüne dönüşmesi değil, düşünsel eylem olarak kendine dönüşü.
3.1.3. Üç Aşama ve felsefi eylem
Kısaca geçersek Comte bu üç aşamayı din tarihi bağlamında insanların yaşamın geneli hakkında yaptıkları yorumların gerçekle alakası olmayan hayal ürünleri olarak niteliyor. Teolojik olan, barbarlık, totem, kabile yaşamı ve monoteizm dönemi, metafizik tek tanrılı kültür aşamasında insanın soyut düşünmeyi gerçekletirebildiği ve pozitivizm de gerçek aydınlanma devri.
Son aşamada Comte insanlık geçmişinde yaşanmış her türlü kaos, düzensizlik ve savaşı burada aşmayı hedefler. Felsefenin genel hatları Comte tarafından çizilmiş, pratik çözüm ileri sürülmüş, ancak bu iddianın altından kalkılamamıştır.
3.1.4. Comte ve “demokrasi” söylemi benzerliği
Comte’da önemli olan, tarihsel kronolojiyi Marks gibi hiyerarşik olarak sıralayışı, bir pozitif eylem sunuşu ve kitlelerin biliçlenme sürecinin gerekliliğini vurgulayışıdır. Marks’dan farkı, bunu ekonomik süreçler ve sosyal yapı ve düzenekler bağlamında fazlasıyla üstünkörü ve inandırıcı olmayan bir biçimde yapmış oluşudur.
Daha önce de bahsi geçen iki devrim eylemlerinden Comte ilkine, yani linear toplum mücadelesine, sosyal demokrat mücadeleye, işçilerin hepsinin tamamen bilinçlendirilmesine kadar beklenmesi ve tarihi akışına bırakma taraftarı.
Marks’ın da işaret ettiği gibi kapitalizm varoldukça işçi sınıfı, işçi sınıfı varoldukça sınıf çatışması varolacaktır. Kapitalizmin stabil bir gelecek ekseni çizmesi kendi doğasına aykırıdır. Sosyal ve ekonomik krizlerin aşılması ise insanoğlunun kendi ihtiyacından ve eğiliminden dolayı zorunludur. Öyleyse Comte’un da belirttiği gibi, tarih hakikaten de daha olumlu bir mekanlar bütününe doğru kaymaktadır.
Comte’un Marks bağlamında sorunsal yanı bolşevizm konsepti karşısında felsefesinin burjuva demokrasisine yakınlığıdır. Marks’ın proletarya diktarörlüğü kavramı, “burjuva-demokratik-işçi-mücadelesi” ile prensip olarak çelişki içindedir. Burjuva demokrasisi bir “barış” prensibine bağlı kalınması gerektiğini bugün tekrarlayıp dururken, bolşevizm Lenin’in 1902 ve 1917’de önesürdüğü terör politikasını uygulamak konusunda kararlılığını korumuştur.(Terör burada, kelimeyi Lenin birebir olarak kullandığı için tekrarlanır. Ancak bu kavram tabi ki bugünün El-Kaide’yle veya Taliban’la birebir tutulmamakta, ezilen ve hükmedilen sınıfın hak mücadelesi uğruna silahlı mücadeleye girmesi manasında kullanılmaktadır.)
İç savaş durumunda şüphesiz insanlar ölmüştür. Ancak öldüren taraf bunu adalet, refah, eşitlik ve evrensel uzamda kalıcı bir amaç için, yani sosyalizm uğruna yapmıştır. Bolşeviklerin seçmek zorunda olduğu yol şüphesiz ki daha kanlıydı, ancak daha başka bir alternatif de olmadığı da kesin.
Metot ayrılığını pozitivistler linear gelişim çizgisi olarak tasarlarlarken, bolşevizm burada ters parabolik bir yöntem tercih etti. Yani bir anda hızla yükselen ve doruk noktasına ulaştıktan sonra hızla inen bir toplumsal çatışma grafiği.
Altında pragmatik ve pozitivist çıkarcılık güden revizyonizm, bolşevizme getirdiği eleştiride, marksizmi çıkış noktası alır gibi gözüküp bolşevizmden farklı bir doğrultuyu sahiplenir. Bunun yanında bolşevizm esas olarak marksist ekonomi-politikasını ve proletarya diktatörlüğünü alarak illüzyonal oyunlardan uzak ve kendi için sağlam ve net bir çizgi çizer.
4. Sonuç olarak
Bu tür ayrımların tarihsel analizini yapmak, eylem sürecine yararlı olduğu sürece anlam ve değer taşır. Bundan dolayı burada bugünden yeniden geriye baktığımızda cevaplamamız gereken 1- amaç, 2- pratik ve 3- teori sorularında sorun pratikte düğümleniyor.
Tarihte alınmış en büyük ders, revizyonizmin sosyalizmi nereden nereye sürüklediğini göstermiştir. Stalin kendi başına bir kişi olarak değil, bütün devlet politikası unsurlarının kilitlendiği isimdi. Tek kişilik yönetim, parti içi arındırılma vb olaylar Marks ve Engels’in öngöremeyeceği ve öngörmediği olaylardır. Ancak bizim bugünkü şansımız, Sovyetler’in yıkımını deneyimleyerek ‘diktatörlük’ olgusunu yeniden tartabilmektir. Net pozitif sonuç olarak sosyalizmin temel prensiplerinin uygulanabildiği bir uzamın yaratılışı, sosyalist ekonominin uygulanabilirliği ve uygulanmadığı zaman, bunun ne tür sonuçlar doğurabileceği gösterilebilir. Burada kilit isimler Stalin ve Kruşçov-Liberman’dır ve bugün eski Sovyet topraklarındaki devletlerin ökonomik ve sosyal krizin içine sürüklenişi marksist ekonominin 60’lardan sonra uygulanmayışıdır. Bu da bolşevik politik tutumun inandırıcılığına kanıttır.
Bunun dışında batı ülkelerinde marksist hareketler yeni kuşaklarla ve pop-hippi kültürüyle yumuşatıldı, revizyonize ve liberalize edildi. Bolşevizm sadece Sovyetler’de değil, bütün batı avrupada Stalin’in ardından “aforize” edildi. Bu da sosyal devlet ve liberal politik-ekonominin işine geldi tabi ki.
Burjuva demokrasisinin güvensiz ve dönek bir politik görüş oluşu, sadece Kruşçov’da değil, batı avrupadaki Almanya, Fransa ve İspanya örneklerinde de görülmüştür. Endüstri patlamasının ardından burjuva demokratları batı avrupada sosyal güvence politikasını devlet mekanizmasıyla hayata geçirebilmek için gereken somut adımları atabildiler. Ancak bu, burjuva sınıfına uzun vadede bir gelecek sunmuş ve bugün marksizme dil uzatma boyutuna kadar tırmanmıştır. Burjuva demokrasisi sosyal devlet politikasıyla işçilerin sosyal güvenceleri üzerinden kendi sınıfsal konumlarını güvence altına almışlardır.
Bütün doğu ve batı avrupada 60’lardan sonra ortak toplum yapısı serbest piyasa-devlet-aile üçgenine dayanıyordu. Doğu Almanya’da devlet, serbest piyasayı kendi denetimi altına alırken(malların fiyatlarının devlet tarafından belirlenmesi, parasız eğitim ve sağlık hizmeti vs.%0 işsizlik vs.), bu Batı Almanya’da piyasanın devleti kendi çizgisi doğrultusunda(iş kaybı riski, şirketlerin otonomik fiyat regulasyonu vs.) şeklindeydi.
Bugüne bakıldığındaysa devlet ve piyasa ilişkisindeki oynak denge gittikçe global pazarda söz sahibi olabilmek iddiasıyla devletten ve devletçi sosyal politikadan piyasa tarafına kaymıştır. Sosyalizm piyasa ekonomisini ortadan kaldırmayı ve onun gücünü toplum ve devlet kanadına aktarmayı hedeflerken, komünizm toplum-devlet düzeneğindeki devlet’i ve kutsal aile manasındaki aileyi sönümlendimek ister. ‘Herkes ihtiyacına ve yetisine göre’ deyimi bu sosyal politika üzerine kuruludur.
Piyasa kanadının Stalin yönetimi tarafından ortadan kaldırıldığını herkes gördü, tıpkı onun Kruşçov tarafından yeniden doğdurulduğu gibi. Ancak piyasa ve devlet arasındaki söz sahipliği eşitliği her zaman için devlet ve ailenin lehine işlemiştir ve işliyor da (bugün Almanya’da eğitimin, sağlık hizmetinin paralı hale getirilişi, hayat pahalılığının artması ve buna ek olarak gittikçe artan yabancı düşmanlığı vs.).
Bu deneyimler de burjuva demokrasinin, öngördüğü pozitif felsefe çerçeve içinde 1-amacını, 2- pratik mücadele biçimini, 3- teorik dayanağını kaybetmiş ya da hatta hiç bulmamış bir “alternatif” olduğunu gösteriyor. Benim görüşüme göre bu sıradan bir tarihsel olgu değil, burjuva demokrasinin yapısı ve doğası kaynaklı bir çarpıklaşma ve çürüme.
Burjuva demokrasinin bu ikiyüzlülüğü ve Comte’cu saf hayalperest dış görünümü karşısında, sosyalizm çizgisinde bolşevizm, uzun vadede tek çözüm yolu olarak öne çıkıyor.
*Lenin, W. I., Ausgewaehlte Werke in sechs Baenden, Band 1, Dietz Verlag Berlin, s:323
Not: Bu çalışmasını bize ulaştıran Kaan Kangal arkadaşa değerli katkısından dolayı Stalin Arşivi olarak teşekkür ederiz.