Zamanı Gelen Bir Düşünce
“10 Eylül 1920 – TKP ve Günümüzde Komünist Hareketin Hayati Sorunları Forumu”na Stalin Arşivi/Komünist Bakış’ın Sunuşu
“Zamanı Gelen Bir Düşünce”
Günümüzde Türkiye’deki komünist eğilimli hareketin genel durumu en kısa biçimde şöyle özetlenebilir: işçi hareketinin gerisinde, demokratik kitle hareketinin gerisinde, marksizmin gerisinde ve uluslararası komünist hareketin içindeki sağlıklı eğilim ve yönelişlerin gerisinde. Bu sunuşta hareketin bu çok yönlü geriliklerinin bazı tarihsel nedenlerini ve bunları aşma yolunda bazı önerileri tartışacağız.
…
Türkiye Komünist hareketinin işçi hareketinin gerisine düşmesi olgusu dün ortaya çıkmış bir olgu değildir. Hareketimizin tarihinde proletaryanın yerin altından bir an için çıkıp da toplumsal mücadeledeki potansiyelini bütün engel ve örgütsüzlüklere rağmen biraz olsun gösterecek olduğu her durumda, gruplar ve çevreler derhal “proleter devrimci”, “komünist, “marksist-leninist” kesilmiş; daha önce “halk”, “ordu”, “kurtuluş”, “yol”, vs. olan isimlerini “komünist”, “işçi”, “marksist”, “leninist”, “parti” sıfatlarıyla değiştirmiştir. Bu 15-16 Haziran 1970′den sonra 12 Mart 1971 faşist darbesine kadar, 70’lerin ortalarından 12 Eylül 1980 faşist darbesine kadar ve 80′lerin ortalarından 91′e kadar giderek yükselen ve kitleselleşen işçi eylemlerinin etkisinde -özellikle 89 Bahar Eylemleri’nin ardından- hep böyle oldu; bugün de bu süreç devam ediyor. Yalnızca bu kadarı bile işçi sınıfıyla marksizmin, komünizm düşüncesinin kopmaz bağını kanıtlamaya yeter. 80 faşizminin boğucu karanlığı fiilen işçi sınıfının kitle eylemleriyle ilk kez aralandığında, devrimci gruplar kendi iç tartışmalarına gömülmüş durumdaydı. Beklenenden erken bastıran işçi hareketine yetişebilmek için, gruplar kısa sürede tekrar grup partileri biçiminde, “benzerleri” arasında (eski “akrabalıklara” göre) leninizm açısından hiçbir karşılığı olmayan birlikler formüller ederek bir çırpıda legal ve illegal “partiler”i kotardılar. Bu grup partileri yükselen sınıf hareketinin engin deryasına “bir kepçe de biz daldıralım” mantığıyla kurulmuştu. Sözkonusu grupların işçi sınıfının iddia ettikleri gibi bir adım olsun önünde mi yoksa en iyi durumunda onun gerisinde ve kuyruğunda mı olduğunu açıklayan daha iyi bir örnek olamaz. Ancak sınıfın gelecek yığınsal eylemlerini hazırlayan, görünüşte eylemsiz olduğu derindeki yürüyüşü boyunca, onun en ileri safları arasında hazır bulunmamış olan, sınıfı geleceğin mücadelelerine hazırlamak için gerekli silahlarla donatacak biçimde onun bir adım önünde yürüyememiş olan gruplar sonradan “komünist”, “işçi”, hatta “parti”, “öncü parti” gibi sıfatları kendilerine ne kadar bol keseden yakıştırmış olursa olsunlar, kitlelerin yükselen hareketini sağlam bir parti bayrağı altında derinleştirip geliştiremediler. Bunun yerine yığınların yükselişini grup çıkarlarını idame ettirmek uğruna sömürmeyi önlerine koydular. İşçi sınıfını tanımadıkları için sınıfı kendilerini tanımaya, sınıfın ileri unsurları arasında önceden sağlam mevziler kurmamış oldukları için yığınları bu sözde “öncüyü -hatta onun “kuruluşunu”, “inşasını”, “güçlenmesini” vs.- beklemeye, onun hızına ayak uydurmaya zorladılar. Bir sınıf hareketine dönüşmek için kabuğunu zorlayan işçi hareketlerini mümkün olduğunca kendi dar grup kalıplarına dökmeye çabaladılar. Hatta bu partiler daha da ileri giderek kendi dar grupsal öncülük iddialarını yeterince gerçekleştiremedikleri ölçüde işçi sınıfını yeterince devrimci olmamakla suçlama yarışına tutuştular. Türkiye işçi sınıfının sözümona “kendine özgü politik geriliğini” açıklamak uğruna birbirinden “yaratıcı” çalışmalar ortaya koymaktan hala bugün bile bıkmamışlardır.
Komünist hareketin kitle hareketinin gerisinde olması ise birçok görünüm altında ortaya çıkar. Demokratik kitle hareketlerinin günümüzdeki en önemli parçası olan ezilen ulus hareketi üzerinde komünistlerin hemen hiçbir etkisi olmaması bu görünümlerin başında gelir. Kürt emekçilerinin eylemleri içinde komünistler onları ezilen ulus milliyetçiliğinin dar perpektifinden kurtarabilecek etkili hiçbir örgütlenmeyle yer almıyorlar. Öte yandan, “Özgürlükçü-Sol” maskesi altında ortaya çıkan sol-sosyal demokrasinin, “birarada yaşamı savunalım”, “barışa bir şans verelim” gibi ucuz sloganlar altında şovenist burjuvaziden barış ve özgürlük dilenme siyasetinin savunduğu, iktidar odaklarıyla tam bir işbirliği içinde barışın önündeki en birinci engel olarak ezilen ulusun siyasal hareketini gösterme rolüne rahatlıkla soyunabilmektedir. Oysa aynı ortamda, sürmekte olan savaşın birinci derecede mağdurları arasındaki tek tek ölen askerlerin ailelerinin “çocuklarımız haklı bir savaşta ölmedi, şehit olmadılar” haykırışları giderek yükseliyor. Sol sosyal-demokrasinin egemen sınıflar önündeki bu kölece boyun eğişi, kuyruk yalayıcılığı ve açık sosyal şovenizmiyle, kitlelerin büyüyen öfkesinin devrimci, gerçekten barışsever yönelimi arasındaki bu muazzam çelişkiyi ancak komünistler ortaya koyabilir ve örgütleyebilirdi. Oysa hareketimiz demokrasi mücadelesinden burjuva liberalizmiyle açık ya da örtülü ittifakları anlayacak kadar geri bir durumda ve tam bir dağınıklık içinde, bu tip çelişkilerden iktidar savaşımının çıkarları doğrultusunda yararlanmanın fersah fersah uzağındadır.
Kitlelerin laiklik istemi için mücadelesinin örgütlenmesinde de komünist grupların aynı inisiyatif yoksunluğu ve kendine güvensizliği gözleniyor. Bütün devrimci programların içermek zorunda olduğu bu mücadeleyi kağıt üzerinde kabul eden tüm gruplar, pratikte bundan yan çiziyor ve hatta bunu “aydınlanmış” burjuvazinin ve sadece onun bir işi olarak göstererek bu görevden birbirinden “devrimci” gerekçelerle kaçmanın teorisini yapıyorlar. “Aydınlanmış” burjuvazi laiklik sorununu ancak “şeriat gelecek mi, gelmeyecek mi” diye; kendi “yaşam tarzını koruyabilmesi” açısından tartışabilir. Oysa ülkenin birçok yerinde emekçi yığınlar için Polis Devletiyle sıkı biçimde desteklenmiş olarak dört dörtlük İslam Cumhuriyeti koşulları uzun yıllardır yürürlüktedir. Komünistler için, laiklik istemi için mücadele Alevi halkının yaşama hakkı gibi en basit haklarının güvence altına alınması, [din baronlarının onlarca milyar dolarla ifade edilen zorla kamulaştırılması, bilimsel eğitimin sağlanması ve korunması] gibi konularla kopmaz biçimde bağlı kaytarılamayacak bir muharebe cephesidir. Dinciliğe ve mezhepçiliğe karşı mücadele, ayrıca, işçi sınıfının siyasal ve sendikal birliği uğruna savaşının kaytarmaya getirilemeyecek bir unsurudur. Komünist Enternasyonal programının ifadesiyle “işçi sınıfı içinde mezhepsel, dini kisveye bürünmüş akımlar (…) proletaryanın bazı katmanlarının ideolojik esaretinin en açık ifadesidir.”
Köylülüğün ve küçük üreticilerin yer yer onbinlere ulaşan kitle eylemleri patlamalarını doğuran hareketi içinde; milyonlarca işsiz ordusunun örgütlenmesinde komünistlerin etkisizliği hatta ilgisizliği ise başlı başına irdelenmesi gereken bir konudur. Bu yüzden burada yalnızca değinip geçmekle yetiniyoruz.
…
Komünist hareketin, işçi sınıfı hareketinin ve demokratik kitle hareketinin bütün belli başlı muharebe alanlarının gerisine, hatta giderek tamamen dışına sürüklenmesinin nedenleri üzerinde kesin bir bilince ulaşmak hayati önemdedir. Bu nedenlerin başında 1960′lardan başlayarak marksizmin bütün örgütsel öğretisini ayaklar altına alan bir grup-particiliği pratiği hastalığının özel tarihsel koşullar altında tam bir egemenlik kurmuş olması olgusu gelir.
Biz bunu kendi sınırlı pratiğimizde, “Grup Partisi yerine Sınıf Partisi’nin oluşturulması” gibi basit bir şiarın bile en büyüğünden en küçüğüne her boydan oportünizmi zıvanadan çıkarmaya, öfkeden deliye çevirmeye yetmesinde kesin olarak doğrulayabiliyoruz.
Oysa Grup Partisi yerine Sınıf Partisi ilkesini ne ilk biz formüle ettik, ne de biz icat ettik. Sorunun bu şekilde konuluşu doğrudan doğruya Komünist Manifesto’dan kaynaklanır.
Komünist Parti Manifestosu’nun ‘Proleterler ve Komünistler’ başlıklı İkinci Bölümünün hemen başında:
“Komünistler bir bütün olarak proleterlerle hangi ilişki içinde bulunurlar?
Komünistler, öteki işçi sınıfı partilerine karşıt olan ayrı bir parti oluşturmazlar.
Tüm proletaryanın çıkarlarından ayrı çıkarları yoktur.
Proleter hareketi biçimlendirmek ve kalıba sokmak üzere kendilerine özgü hiç bir sekter ilke getirmezler” deniyordu.
Burada açıktır ki sadece sınıf partisinden değil, grup partisi düşüncesine karşı konulmuş olarak sınıf partisinden söz edilmekteydi. Ancak böyle bir parti sınıf kuyrukçuluğunu da kesin olarak dışlar. Bu da komünistlerin sınıfın en ileri kadroları olmalarından, sınıfın içinde bilimsel bir devrimci dünya görüşüyle donanmış yegane güç olmalarından ileri gelir. Sınıf Partisinin Grup Partisine karşı konulmuş olmasıyla, sınıfın öncüsü olması arasında zorunlu bir ilişki vardır:
“Komünistler”, der Manifesto, “… bir yandan pratik olarak, her ülkenin işçi-sınıfı partilerinin en ileri ve kararlı bölüğünü oluştururlar, bu bölük tüm diğerlerini ileriye doğru iter; öte yandan, teorik olarak, proletaryanın büyük kütlesi üzerinde proletarya hareketinin yürüyüş hatlarını, koşullarını ve genel anlamda bu hareketin nihai varış noktalarını açıkça kavramak üstünlüğüne sahiptirler.
(…) Komünistlerin ulaştıkları teorik sonuçlar hiçbir biçimde şu yada bu evrensel reformcu tarafından icat yada keşfedilmiş fikirlere yada ilkelere dayanmaz.
Onlar yalnızca, varolan bir sınıf mücadelesinden, gözlerimizin önünde gerçekleşen tarihsel bir hareketten doğup gelişen gerçek ilişkileri genel terimlerle ifade etmekle yetinirler.”
Ancak bu ölçülere uyan bir siyasal parti gerçek bir devrimci sınıf partisi olabilir ve Komünist Parti adını almaya layık olur. Bunlar 150 yıllık hareketimizin üzerinde yükseldiği en temel ilkelerdir, bütün bilimsel komünist örgütlenme öğretisinin abc’sidir.
Gerçekten de bu düşünce ülkemizde tarihi TKP’nin kuruluşuna temel teşkil etmiş, 60′lı yıllarda bu temel ilkenin zarar görmesinden sonra sorumlu kadrolar tarafından en az 30 yıldır bıkıp usanmadan hatırlatılmıştır. Becerikli Grup Partisi kotarıcıları, bütün ilke ve normları ayaklar altına alarak çıktıkları yolda Sınıf Partisi yanlısı kadroların inatçı sesini mümkün olduğu kadar boğabilmek için az ter dökmemişlerdir. Bu düşünce, bugün de oportünizme prim vermeyen bütün komünist kadroların ortak mücadele bayrağıdır. Esas sorun bu kadar temel bir formülasyonun bugüne kadar nasıl bu ölçüde üzerinin örtülebildiğini, sorumlu kadrolar tarafından onyıllardır bıkıp usanmadan tekrarlandığı halde nasıl böylesine boğuntuya getirilebildiğini ve bugün komünizm, marksizm-leninizm, bolşevizm, vb. adına ortaya çıkan kimselerin bu temel düşünceyi duyunca şaşırabildiği bir noktaya nasıl gelindiğini tartışmaktır. Politik yaşamlarına bir Grup Partisi içinde gözlerini açan bu kimselere, bilimsel komünizmin abc’siyle nasıl bir tezat içinde bulunduklarını hiç kimse gösterememiştir. Denizde yüzüp içinde yüzdükleri denizin farkında olmayan balıklar gibi, içinde bulundukları grupçuluk pratiğini -başka bir olasılığın farkında bile olmaksızın- bilinçsizce iliklerine kadar özümsemişlerdir. Bunun kökenleri en az elli yıllık geçmişe gider, açıklamasını yalnızca Türkiye hareketinin iç tartışma ve bölünmelerinde de bulmaz. Uluslararası hareketin yaşadığı bunalımlarla, özel olarak da revizyonizmin yeni biçimler altında ortaya çıkışıyla, hareketimizin içinde oportünist ve tasfiyeci eğilimlerin belli bir tarihsel çakışmasında kökenlerini bulur. SBKP yönetimini ele geçirmeyi başaran modern revizyonizmin, dünya hareketinde kendine uygun kadroları ön plana geçirmek uğruna giriştiği çabalar, özellikle tarihin bu döneminde çeşitli nedenlerle zayıflamış durumda olan partiler üzerinde yıkıcı etkiler yapmıştır. Türkiye ve Yunanistan Komünist Partilerinin bu döneme denk gelen “iç ve dış komünistler” şeklinde bölünmesi tipik bir örnektir. Her iki ülke hareketinde de bu bölünmenin yarattığı yıkımlar hala tam olarak onarılabilmiş değildir. Bizde bu ilk büyük ve yarı-resmi bölünme ve bunun sonucunda “Harici Büro”yu oluşturan unsurların, revizyonizmin göz yumması altında devrimci yasallığı çiğneyerek kendilerini giderek TKP ilan etmeleri o tarihten itibaren bir çığ gibi büyüyen grup particiliği hastalığının ilk kanserli tohumunu atmış oldu.
Rusya’da menşeviklerin “işçi sınıfı içinde burjuvazinin ajanları” olduklarının burjuvazi tarafından 1905′ten sonra bu devrimi yenilgiye götüren süreçler içinde bu partinin oynadığı rolü gözlemleyerek kavraması gibi bizde de özellikle 70′lerden itibaren ve 80′lerin ortasından sonra burjuvazi sahte legal “komünist partiler”in işlevini mükemmel biçimde kavramıştır. Bunlardan hiç bir korku duymaz hale gelmiştir.
Ayrıca burjuvazi böylelerine geniş bir hareket alanını cömertçe açmaktadır, oportünizm, grup partici tasfiyecilik geçmişte olduğu gibi bugün de, balon gibi -gösterişli ama içi boş tarzda- şişme olanağını burjuva legalizminin kendisine sunduğu muazzam “olanaklarda” bulmaktadır. Düzenin en üst düzey yargı kurumları ve bunların içindeki egemen sınıfın en “akıllı” fonksiyonerleri, legal TKP’cilik oynamaya kalkanlara “Bunlar gerçek komünist değil, örokomünist, proletarya diktatörlüğünü de savunmuyorlar” diye icazet belgesi hazırlarken, “demokrasi” ve “çağdaşlık” aşkına hareket etmemişler, kendi sınıflarının tarihsel tecrübelerinden kaynaklanan sınıf bilinçlerini ortaya koymuşlardır.
Kapitalizm çağında, rekabet tekeli ve tekel rekabeti doğurur. Burjuvazi, sınıf bilinçli proleterlerin denetiminin dışında ve onların inisiyatifini bay-pas ederek komünizmi tekelleri altına almak isteyen küçük-burjuva kariyeristleri eliyle bu resmi “TKP”ciklerden ne kadar çok sayıda kurulursa, komünizmin ilkelerinin o kadar ucuza satışa çıkarılacağını sınıf içgüdüleriyle herkesten iyi kavrar.
Becerikli “parti kurucu”lar olan küçük-burjuva kariyeristleri, sınırları egemen sınıf tarafından kesin olarak çizilmiş bir çerçeve içinde ellerine bolca verilen bu imkanları, destekleri, “kitle potansiyelini”, [şu ya da bu “saygın” profesör ya da sanatçının partilerine gösterdiği ilgiyi], vs. bir an evvel mücadeleyi bir ucundan kavrayarak, kavgaya, kitle çalışmasına atılmak isteyen genç-yaşlı, deneyimli-deneyimsiz komünist kadroların gözüne sokmaktan yorulmazlar. Tavizsizce komünist düşünce ve program çerçevesinde yanlarına çekemedikleri bu kadroları, ruhlarını teslim alır gibi iradelerini kırarak kendi gruplarına tek kelimeyle “düşürmeye” çalışmaktan en ufak bir utanma duymazlar. Böyle “imkanlardan” yararlanamayan, -yararlanmak da istemeyen- Sınıf Partisi taraftarlarıyla alay ederler. Onları beceriksizlikle, pratik olmamakla, “güç olmayı bilmemekle”, olayların gerisinde kalmakla, dogmatizmle, vb. suçlarlar. Ancak bu böyle sonsuza kadar gidemez. Giderek daha fazla sayıda kadro bu oyunun farkına varmıştır ve varmaktadır. Bir noktadan itibaren öyle bir aşamaya gelinir ki; her şey ne kadar fazla komünist kadronun, “durun bakalım, resmi ve müseccel ‘komünist’ partilerinizi de istemiyoruz, diğer olanaklarınızda da gözümüz yok, biz kendi bildiğimiz yoldan, bilimsel komünizmin öğrettiği yoldan yürüyeceğiz” demelerine bağlı hale gelir, bu kritik noktaya oportünizmin tahmin ettiğinden çok daha yakınız.
…
Günümüz hareketinde birleşik ve güçlü bir devrimci sınıf partisinin inşasının önündeki en önemli engellerden bir diğeri, tüm temeli hayat tarafından boşa çıkarılmış olan ideolojik sekterizmlerdir. Bunlar kaynağını 1960′larda uluslararası hareket içinde ortaya çıkan bölünmelerin kafasızca ve sorumsuzca olduğu gibi Türkiye hareketine aktarılmasında bulur.
“Barış içinde yanyana yaşama teorisi”, “Üç dünya teorisi”, “sosyal-emperyalizm teorisi”, “kapitalist-olmayan yol teorisi”, “süper devletler teorisi” ve günümüzdeki “küreselleşme”, “yeni dünya düzeni”, “imparatorluk”, “tek kutuplu dünya” teorileri – hepsi de, ilk kez Lenin tarafından bütün yönleriyle geliştirilen “emperyalizm”in bilimsel kavrayışını açık ya da gizli olarak düzeltmek ya da onun yerini almak üzere ortaya atılan ya da açıkça burjuva yazınından aktarılan- bu teoriler, evrensel sınıf mücadelesi pratiğinin acımasız yargısı karşısında tarihsel olarak tamamen iflas etmiş teorilerdir. Bu teoriler uluslararası hareket içindeki hatalı, korkak yada maceracı pratik yönelişlerden, tek kelimeyle “oportünist” yönelişlerden kaynaklanmış ve karşılık olarak bu hatalı, korkak ya da maceracı pratikleri daha da pekiştirmiş ve kangrenleştirmiştir. Bunun en açık kanıtı, bu teorilerin hareketin devrimci unsurlarını kendi etrafında toplamayı başaramamaları, birleştirici bir rol yerine bölücü, atomlara ayırıcı bir rol oynamış olmalarıdır.
“Barış içinde yaşama”, “üç dünya teorisi”, “kapitalist-olmayan yol”, “süper devletler” tezlerinden geçerek bugün geçerli olan “küreselleşme”, “yeni dünya düzeni”, “tek kutuplu dünya”, “imparatorluk” teorilerinin egemenliğine doğru geçişin, aynı zamanda komünist hareketin ideolojik inisiyatifini belirgin bir biçimde yitirişi, büyük oranda burjuva ideolojik etkisine kesin giriş anlamlarına geldiğini görmek zor değildir.
Uluslararası harekette 1950′lere kadar, özellikle SBKP’nin meşhur 20. Kongresi’ne kadar geçerli olan durum ise bunun tam tersidir. 20. Kongreye kadar geçerli olan durum uluslarası komünist hareketin birliğini korumasıdır. Bu dönemde Troçkizm, Titoizm, Browderizm gibi önemli sapma eğilimleri yoğun ve uyanık bir ideolojik-örgütsel mücadele sayesinde uluslararası harekette teşhir ve tecrit edilebildi. Bu sapmalar yalıtılmış eğilimler olarak kalmaya mahkum oldu. Böylelikle bu türden sapmaların uluslararası hareketi bölmesine, bu sapmalardan kaynaklanan tasfiyeciliğin komünist partileri ele geçirip dağıtmasına ya da işlevsizleştirmesine izin verilmedi.
Bununla birlikte 50′lerden itibaren durum tam tersi yönde köklü bir şekilde değişmeye başladı. 50′lerde ve 60′larda emperyalizmin yaşadığı göreli ekonomik istikrar dönemi aynı II. Enternasyonal’in yozlaşmasını hazırlayan önceki bir kaç onyılda olduğu gibi, modern revizyonizmin üzerinde gelişip yayılabildiği nesnel zemini oluşturdu. Bunun sonucunda 80′lere kadar en örgütlü ve etkili komünist partilerden bir çoğunun sosyal-demokratlaşarak yozlaştığı görüldü, [örokomünizm akımını oluşturan] İspanyol, İtalyan ve Fransız Komünist Partilerinin örneğinde olduğu gibi. Bu süreç Sovyetler Birliği’nde ve Avrupa’daki Halk Demokrasileri’nde sosyalizmin nihai olarak tasfiyesiyle [ve kapitalizmin kesin olarak restorasyonuyla] tamamlanmış oldu. Aslında böylece, modern revizyonizm kesin olarak iflas etti ve onun hareketin içinde ortaya çıkışını engellemek, ortaya çıktığında ise hareketten tecrit etmek için en sert ve kararlı mücadeleyi vermiş olan tutarlı marksizm-leninizm, acı derslerle ve istenmeyen bir biçimde de olsa haklı çıktı.
Bugün bu noktadayız. Bu noktadan sonra tarihin boşa çıkardığı bu anti-marksist-leninist çizgilerden herhangi birisini körü körüne savunmaya devam eden her kim olursa, harekete sekterizm ve bölücülük unsurları getirmekten başka bir şey yapmadığı kendiliğinden anlaşılacaktır.
Ancak, Paris komüncülerinin yenilgiyle sonuçlanan 72 günlük deneyimi gibi, Sovyetler Birliği’ni -her şeye rağmen- 70 yıldan fazla, sosyalist kampı 50 yıla yakın yaşatan sosyalist proletaryanın deneyimi de bütün hatalarına rağmen tarihin nihai yargısından alnı açık olarak çıkacaktır. “…dünya tarihinin bazen geriye doğru dev adımlar atmadan pürüzsüz ve biteviye ilerlediğine inanmak diyalektik değildir, bilimsel değildir, teorik açıdan yanlıştır.” (Lenin)
Çok karmaşık tarihsel süreçlerin ürünü olan tüm olumsuz birikimi yansıtan bütün bu kemikleşmiş dar grupçuluk, ideolojik sekterizm hastalıkları, 30 yıl temizlenmemiş Augias’ın ahırları gibi bir günde temizlenebilecek mi? Mevcut grupların bir türlü anlaşmayacağını bilen her samimi militan bu konuda hemen umutsuzluğa düşmeye eğilimlidir. Ama böyle yapmakla marksizmin gücünü fazla hafife almış olur. Leninizm bir kez sınıf partisinin inşasına kararlı olarak girişecek kadroların grupların kaprislerine sonsuza kadar boyun eğmeyeceğini kesin olarak kanıtlar. “Birleşme” der Lenin, “asla mutlaka “verili kişi, grup ve kurumlar” arasında değil, bilakis onun kendine tabi kıldığı verili kişilerden bağımsız olarak, “verililer” arasından objektif gelişme yasasını kabul etmeyen ya da etmek istemeyenleri dışlayarak, “verili” mevcuduna dahil olmayan yeni kişileri öne çıkarıp kendine çekerek ve değişikliklere, yeniden düzenlemelere ve oluşumlara yol açarak oluşmaktadır.” “Bu bakış açısından bakıldığında, birleşme yavaş, zor, yalpalamalar ve geri dönüşlerle olabilir, ama olmaması mümkün değildir.”
Komünist hareketle işçi sınıfının en bilinçli unsurlarının birliğini bu temelde sağlayamayan bir ülkenin hareketi ikinci enternasyonal ahmaklarının durumuna düşmekten kurtulamaz. Çünkü “ikinci enternasyonalin ahmak bilgeleri ve kocakarıları [koşullar] o kadar çok övülen “legaliteyi” ortadan kaldırdığı zaman Rus devrimcilerinin yapabildikleri gibi özgür (yani illegal) bir fikir tartışması örgütleyerek, doğru görüşlere varmayı becerememişlerdir.” (Lenin)
Stalin Arşivi/Komünist Bakış
(18 Şubat 2007)
Not: Forumda okunan sunuş metninin ilk halinde bulunmayıp, redaksiyonda sonradan eklenen yerler köşeli parantez (“[ ]”) içinde verilmiştir.