Venezüella’da Devrimci Hareketlerin Gelişimi (1900-1998)
Venezüella’da Devrimci Hareketlerin Gelişimi (1900-1998)*
Mehmet İnce
* Venezüella Devrimi hakkında hazırlanan geniş kapsamlı bir çalışmanın yazarı tarafından (Mehmet İnce) Stalin Arşivi için özetlenen bir bölümüdür.
Venezüella, XIX. yüzyıl boyunca toprak sahiplerinin kendi aralarındaki savaşlarıyla sarsılmış, ulusal birliğini kuramamış, ekonomisi tarıma dayalı geri kalmış bir ülkeydi. 1889 yılında Cipriano Castro adlı bir devrimci general iktidarı ele geçirdi. 1899-1908 yılları arasında iktidarda kalacak olan Castro, bölgesel iktidarlara karşı savaşıp Venezüella’yı birleştirdi. Uluslar arası tekellerin mallarına el koydu. Venezüella’nın dış borçlarını ödemeyi reddetti. Bunun üzerine Almanya, Hollanda, Fransa ve ABD Venezüella ile diplomatik ilişkilerini kesti. Alman donanması Venezüella kıyılarını bombaladı. Venezüella’ya karşı ambargo başlatıldı.
Cipriano Castro tedavi olmak üzere Fransa’ya gittiği bir sırada Juan Vicente Gomez bir darbeyle iktidarı aldı ve birkaç yıl içinde ülkeyi tekellerin rahatça at koşturabileceği bir duruma getirdi. Otuz beş yıl boyunca en gerici ve baskıcı önlemlerle ülkeyi yönetti. Juan Vicente Gomez döneminde (1908-1935) Venezüella’daki büyük petrol potansiyeli fark edildi ve petrol tekelleri büyük bir hızla Venezüella’ya geldiler. Buna paralel olarak Venezüella ordusu modernleştirildi ve rejim içerideki muhalefete karşı askeri önlemlerini artırdı. İlk askeri okul bu dönemde kuruldu. Petrol rafinerilerinin kurulmasıyla kentler gelişti, yollar ve demiryolları yapıldı.
Bu dönemde Juan Vicente Gomez’in yerini almak isteyen ve onunla çatışan ama sınıfsal bakımdan ondan farklı olmayanların bir araya geldiği muhalif gruplar vardı. Yirmili yıllarda bambaşka hedefleri olan yeni güçler doğdu. Bu güçler 1931 yılında Venezüella Komünist Partisi’ni kurdular. Bu hareketin liderleri tıpkı Küba’da olduğu gibi yirmili yılların güçlü öğrenci hareketlerinden doğdu. Küba’daki FEU (Üniversite Öğrencileri Federasyonu) ile Venezüella’daki Venezüella Üniversite Öğrencileri Federasyonu ve bu örgütlere üye bazı öğrencilerin Komünist Parti’nin lider kadrolarını ve bazı öğrencilerin de sosyal-demokrasinin lider kadrolarını oluşturması bakımından tam bir paralellik göstermiştir. Kübalı ve Venezüellalı öğrenciler yirmili yıllarda Komünist Partilerin kuruluşuna doğru giden süreçte birbirleriyle sıkı bir ilişki kurmuşlardır.
Juan Vicente Gomez döneminde onun gerici iktidarını destekleyen ve onu meşrulaştırmaya çalışan etkili bir felsefi akım gelişti: Pozitivizm. Laureano Vallenilla Lanz, Pedro Manuel Arcaya ve José Gil Fortoul bu felsefenin önde gelen isimlerindendi. Ama bu dönemde aydınlık düşünceler de çiçek açtı. Örneğin üniversitede verilen ve Venezüella Komünist Partisi’nin kurulması sonucunu doğuran mücadele - Raul Roa’nın “La revolucion del 1930 se Fue a la Bolina” (”1930 Devrimi Hedefinden Saptı”) adlı kitabından öğrendiğimiz kadarıyla - önemli bir parçası ve çıkış noktalarından biri de pozitivizmin üniversitedeki öğretmen kılığındaki düzen bekçilerine karşı verilirken savaştan doğmuştur. Bu sadece Küba ve Venezüella için değil, bütün Latin Amerika ülkeleri için geçerlidir ve her ülkede ayrı ayrı yeşermeye başlayan devrimci hareketler birbirleriyle ile iletişim içindedir, birbirlerine destek vermektedirler.
Buna ek olarak 1920′li ve 1930′lu yıllarda tiyatro, müzik ve edebiyat alanlarında önemli gelişmeler yaşandı. Sanayiinin, İşçi sınıfının doğuşu, kentlerin gelişmesi, bölgeler arası iletişimin artması ile edebiyatın da geliştiğini görüyoruz.
Ülkenin 1920′li yıllardaki düşünsel yaşamının gelişimi doğal olarak ülke zenginliklerinin nasıl kullanılacağına dair tartışmaları da içeriyordu. Bu yıllarda Vicente Lecuna, Rodolfo Quintero (Petrolün Antropolojisi adlı ünlü kitabı yazmıştır) ve Alberto Adriani Venezüella’nın iktisadi durumuna ilişkin ilk bilimsel kitapları yayınladılar.
Gelişmeye başlayan (1920′de 69.000 işçi varken 1936′da bu rakam 125.500′e çıkmıştır) işçi sınıfı da ilk kez 1920′li yıllarda büyük grevler yapmıştır. 1925 yılında petrol işçileri ilk kez genel greve çıktılar. Bu işçi grevleri çok sert bir biçimde bastırıldı ve ülkede yaşayan tüm ilericilere yönelik korkunç bir baskı yapıldı. Ancak hiçbir baskı Venezüella Komünist Partisi’nin gelişmesini önleyememiş, Komünistler çelikten parti disiplini altında gizli örgütlenmeye, mücadele etmeye devam etmiştir.
Juan Vicente Gomez tıpkı Kübalı gerici diktatör Machado gibi sadece işçi sınıfı ve köylülerin çıkarlarını temsil eden hareketlerin değil, kendi sınıfları içinde bir türlü yok edemedikleri kendileri gibi iktidarı ele geçirip halkı sömürmek isteyen başka çıkar gruplarının saldırısına da maruz kaldı. Venezüella, Küba’daki benzer içerikli Rio Verde ayaklanmasını hatırlatacak biçimde burjuvazinin iktidarı ele geçirmek isteyen kesimlerini temsil eden grupların çıkardığı bir dizi kanlı ayaklanmaya sahne oldu. Yine tıpkı Küba’daki devrimci hareket gibi, Venezüellalı devrimciler de bu ayaklanmalardan önemli dersler almışlardır. Bu ayaklanmaların başarısızlığa uğraması ve ayaklanmaya katılanların hedeflerinin son derece sınırlı olması, belki de en önemlisi halkın devrimci enerjisini başka yöne saptırmaları devrimcileri burjuvazi içindeki mücadeleden doğan çeşitli akımların kuyrukçusu olmamaları gerektiğini öğretmiştir.
1930 krizi ve arkası kesilmeyen ayaklanmalarla iyice zayıflamış olan Juan Vicente Gomez iktidarı 17 Aralık 1935′te Gomez’in ölüm haberiyle son buldu. Halk sokaklara döküldü ve Gomez’in heykelleri yıkıldı, malları yağmalandı. Gomez’in ölümüyle sanki bir yerlerden işaret gelmişçesine devrimci hareket zincirlerinden boşaldı ve gösteriler ülkenin her yerine yayıldı. Böylece “demokrasiye geçiş” dönemi diyebileceğimiz on yıllık bir dönem başladı.
Halktaki bu hareketlenme burjuvaziyi telaşlandırdı. Gomez’in düşüşünün ertesi yılı kısa süreliğine yürürlüğe giren basın özgürlüğüne son verildi. 14 Şubat 1936 günü polis bir gösteriye ateş açtı ve altı kişi öldü, yüz elli kişi yaralandı. Haziran ayında işçiler Komünist Partisi liderliğinde genel greve gittiler. Hükümet “vatanın çıkarlarına zarar verdiği” gerekçesiyle grevi bastırdı. Grevin hemen ardından “vatan hayrına” çıkardığı Kamu Düzeni Yasasıyla gösteri ve grev yapma özgürlüğünü rafa kaldırdı. “Marksist fikirlere bulaşmış” politik liderleri yurt dışına sürdü.
Bununla birlikte tüm bu önlemler halk baskısıyla gelen demokratikleşme sürecini durduramadı. 1941 yılında askerlerin de desteğiyle iktidara gelen general Isaias Medinas, 1936 yılında getirilen gerici yasaların iptal edilmesi, Komünist Partisi’nin yasallaşması, tarım reformu, petrol dışındaki ürünlerin üretimini teşvik, yabancı petrol şirketlerine daha fazla vergi gibi bir dizi ilerici önlem aldı.
ABD’nin bu dönemde SSCB ile Nazi Almanyasına karşı ittifak yapıyor olması bu önlemlerin alınmasını kolaylaştırdı.
Isaias Medina’dan sonra, 1948 yılının Şubat ayında iktidara gelen Romulo Gallegos bu demokratik süreci daha da ileriye götürmek istedi. Bununla birlikte Gallegos planlarını gerçekleştiremeden darbe ile iktidardan uzaklaştırıldı.
1948-1958
Romulo Gallegos’un başkanlık dönemi (1948 yılının Şubat ve Kasım ayları) ile Marcos Perez Jimenez hükümeti (1952-1958) arasında uyanan parlamenter demokrasi hevesinin nasıl doğduğuna bakalım kısaca.
Marcos Perez Jimenez, 24 Kasım 1948′de, Ramulo Gallegos hükümetini askeri bir darbe ile devirdi. Jimenez, birkaç yıl sonra, 1952′de başkanlık koltuğuna oturdu. Gallegos XX. yüzyılda Venezüella’da seçimle iktidara gelen ilk başkandı. Bir yazardı, iki romanı vardı ve halk geleneklerini yansıtmıştı eserlerine. Neden hemen darbeyle yerinden edildi? Bunun birkaç nedeni var:
Yeni gelişmeye başlayan petrol sanayii Venezüella’yı politik, ekonomik ve toplumsal açıdan ABD burjuvazisi için eskiye göre daha önemli bir ülke kılmıştı. Kaynakların ele geçirilmesi bir yana, bu ülkenin Sovyetler Birliği’ne yaklaşması mutlaka engellenmeliydi. Demokratik Eylem (AD), Bağımsız Seçim Komitesi (COPEI), Demokratik Cumhuriyet Birliği (URD) gibi kendi aralarında sürtüşen ama demokrasinin korunması konusunda Venezüella Komünist Partisi ile ittifak içinde hareket eden bazı burjuva partilerinin varlığı ve bu partilerden AD’nin güçlü bir sol kanadının bulunması otuzlu yılların ortalarına kadar pürüzsüz işleyen politik bağımlılık sürecinin sona ermesini istemeyen ABD için yeterince endişe vericiydi.
Gallegos büyük bir devrimci değildi. Ama ABD’nin istediği kadar uşaklık da etmiyordu. En ufak bir demokratik hareket ordu tarafından ezilmeliydi.
Ordu bu ezme harekatını kolayca yürüttü. Yukarıda sözü geçen partiler bunu engelleyecek güçten, tecrübeden yoksundular. Cesur ve kararlı eylemler gerçekleştiremiyorlar, tutarlı bir ittifak politikası oluşturamıyorlardı. Örgütsüzdüler. Örgütlenmeye, halkla bağ kurmaya da pek niyetleri yoktu.
Askeri darbeyle iktidara gelen cunta içinde de bazı anlaşmazlıklar vardı. Bu anlaşmazlıklar bazen kişisel çatışmalardan bazen de ülkenin ABD’ye bağımlılık derecesi konusundaki görüş ayrılıklarından kaynaklanıyordu. Cuntacılardan hiçbiri iktidara tek başına oturamadığı için devlet başkanlığı görevini German Suarez Flamerich adında bir sivile verdiler. Cuntacılar 1948-1952 arasında, dört yıl boyunca, birbirleriyle mücadele ettiler. 1950 yılında darbeci generallerden Carlos Delgado Chalbauld’un (muhtemelen Marcos Perez Jimenez’in emriyle) öldürülmesi bu çatışmanın açık göstergelerinden birisidir.
1952 yılında Marcos Perez Jimenez yürütme organının başına geçerek Devlet Başkanı oldu, daha doğrusu Devlet Başkanlığı görevine el koydu ve 1958 yılına kadar bu görevde kaldı.
Bununla birlikte ister 1948-1952 yılları arasındaki “sivil” Başkanlı yıllar için ister Marcos Perez Jimenez’in başta olduğu dönem için de geçerli sayılabilecek bazı noktaları vurgulayabiliriz:
1. Pentagon’a ve Beyaz Saray’a mutlak bağımlılık.
2. Rejimin bütün muhaliflerine karşı işkence ve hapis cezaları.
3. Yönetimdeki yozlaşmanın, rüşvetin, kişisel çıkar hesaplarının korkunç boyutlara varması.
4. Polisin bütün politik örgütler içine sızması.
İşte Venezüella tam da böylesine karanlık bir dönemdeyken, Küba’da Castro ve yoldaşları Moncada Kışlası’na saldırdıktan sonra yakalanıp Pino adasında hapis yatarken, 26 Ağustos 1954′te, Venezüella’nın Barinas eyaletinde ileride Bolivarcı devrimin lideri olacak bir çocuk, Hugo Rafael Chavez Frias dünyaya geldi. Chavez’in anne babası öğretmendi ve Chavez geçim sıkıntısını hissederek ve her zaman büyük bir öğrenme isteğiyle büyüyordu.
Venezüella diktatörlük rejimi altındayken Latin Amerika’da başka ülkeler de gerici askeri yönetimlerin boyunduruğu altındaydı. 1950′lerin ortalarından itibaren Arjantin’de Jose Domingo Molina Gómez, Peru’da Odria, Nikaragua’da Somoza, Küba’da Batista gibi diktatörler ABD emperyalizminin desteğiyle iktidarı almışlardı.
1957 yılına gelindiğinde, Marcos Perez Jimenez, düzenleyeceği hileli seçimle iktidarda kalma süresini uzatmayı planlamaktaydı. Bununla birlikte halkın öfkesi son haddindeydi ve bu öfke ordu içindeki bazı subaylara da sirayet etmişti. Jimenez, 23 Ocak 1958′de sivil-askeri bir darbe ile iktidardan indirildi ve Wolfgang Larrazabal liderliğinde geçici bir cunta hükümeti kuruldu.
Bununla birlikte, diktatörü devirip iktidarı alan cunta üyeleri içinde ideolojik bir birlik yoktu. Sağ ve sol unsurlar çatışmaktaydılar. Eugenio Mendoza ve Blas Lambarte gibi politikacılar burjuvazinin cunta içindeki temsilcileriydiler. Özellikle Mendoza, ABD Başkanı Richard Nixon’un başkent Karakas’a gelmesini sağlayarak politik eğilimlerini ifşa etmekten çekinmemişti.
Nixon Karakas’a gelir gelmez cuntanın sola eğilimli üyelerini tehdit etmiştir. ABD açıkça Porto Riko’dan kalkan uçaklardan indirilecek paraşütçü tugaylarıyla Venezüella’yı işgal etme planları yapmıştır. Geçici hükümetten sol güçleri yönetimden uzaklaştırmak için somut adımlar atmalarını istemiştir. (Bunu o dönemde cuntada görev yapan Albay Hector Vargas Molina’nın anılarından öğreniyoruz.)
Bu baskılar karşısında zaten kendi içinde bölünmüş olan geçici hükümet uzun süre görevde kalamamış, seçimlere gitmeyi kabul etmiştir.
Seçimlerden önce, 1958 yılında, burjuva partileri kendi aralarında anlaştılar. Demokratik Eylem Partisi (AD) adına Romulo Betancourt, Bağımsız Seçim Komitesi (COPEI) adına Rafael Caldera, Demokratik Cumhuriyet Birliği (URD) adına Jovito Villalba Venezüella tarihinde çok önemli bir yere sahip olacak Punto Fijo anlaşmasını imzaladılar. Böylece Venezüella halkı için parlamenter demokrasi aldatmacası başlamış oldu. Punto Fijo anlaşması ile burjuvazi şu noktalar üzerinde mutabakat sağlamıştır:
1. Seçimlerde hangi parti kazanırsa kazansın, yenilgiye uğrayan partiler Jimenez diktatörlüğüne benzer bir diktatörlük ya da “Komünist tehlike” karşısında ortak tavır alacaklardır.
2. Parlamenter demokrasi çerçevesinde iktidara gelme hakkına sahip olan partiler Punto Fijo anlaşmasını imzalayan partilerdir: Demokratik Eylem Partisi (AD), Bağımsız Seçim Komitesi (COPEI) ve Demokratik Cumhuriyet Birliği (URD).
3. Komünist Parti, parlamentoyu proletarya diktatörlüğünü kurmak için başvurulabilecek araçlardan biri olarak gördüğü için parlamentoya girmemelidir.
4. Askerler siyasetten uzaklaştırılmalıdır.
5. İlk kez 1896 yılında Karakas İşçileri Kongresi ile örgütlenmeye başlayan, diktatörlüğe karşı mücadele vererek büyüyen ve 1936′da Venezüella İşçi Federasyonu (CTV) adıyla birleşen işçi sınıfının büyük mücadeleler sonucu kurduğu sendikal birlik, hükümet, işçiler ve şirketler arasında aracı bir kuruma indirgenecektir.
Punto Fijo anlaşması Venezüella’da 1998 yılına kadar tam kırk yıl boyunca yürürlükte kaldı. Chavez’in seçilmesiyle beraber burjuva partileri arasındaki temelde halka karşı ittifaka dayanan bu sözde mücadele dönemi sona ermiştir.
Punto Fijo Anlaşması’nın devreye girdiği ilk yıllarda, 1 Ocak 1959′da Küba’da Fidel Castro liderliğindeki 26 Temmuz Hareketi Batista diktatörlüğünü yenilgiye uğratarak devrim yaptı.
Küba devrimi diğer Latin Amerika ülkelerini olduğu gibi Venezüella’yı da etkiledi. Küba’da gerillanın başarılı olması Venezüellalı devrimcilerin halk güçlerinin bir orduyu yenebileceğini görmelerini sağladı.
Punto Fijo anlaşması yapılmadan önce Kübalı devrimcilere bir ölçüde destek veren geçici hükümet, burjuva partileri parlamenter demokrasi üzerinde anlaşıp Komünist Parti’yi yasakladı. İçeride bir yandan “herkesin meclisi” türünden demagojik sloganlarla halkı kandırırken devrimcilere karşı şiddeti artırıp dış politikada Küba’ya karşı giderek daha sert bir tutum almaya başladı.
1961 yılında kabul edilen Anayasa ile beraber temsili demokrasinin hukuksal çerçevesi de oluşturulmuş oldu. Bununla birlikte işçilerle burjuvalar, köylülerle toprak sahipleri arasındaki çelişkiler artmaya devam etmiş ve Venezüella Komünist Partisi gizli çalışmaya ve gerilla savaşı vermeye yönelmiştir.
Ordu içinde de çeşitli bölünmeler vardı. Beş farklı eğilimden bahsedebiliriz:
1. Eski diktatörlük rejimine geri dönmek isteyen sağcı subaylar. Bu eğilimin temsilcileri, 20 Nisan 1960 tarihinde Jesus Maria Castro Leon liderliğinde Romulo Betancourt hükümetine karşı ayaklandı. Yer yer başarılı olsalar ve bazı kentlerin denetimini ellerine geçirseler de darbe girişimleri bastırıldı ve Castro Leon yakalanarak hapsedildi.
2. Venezüella Komünist Partisi ve MIR (Devrimci Sol Hareket) - Perez Jimenez diktatörlüğünün son yıllarında, AD’nin sola eğilimli üyeleri tarafından kurulmuştur - ile tarihsel bağları olan ilerici subaylar. 1962 yılının başında, Maiqueta bölgesi deniz kuvvetlerine bağlı Bolivar Tugayı, Komünist Partisi’nin ve öğrencilerin de aktif katılımıyla bir ayaklanma başlattı. Bununla birlikte Tugay Komutanı’nın ihaneti dolayısıyla ayaklanma başarısızlığa uğradı.
3. Burjuvazinin bir kesimi ile tarihsel bağları olan ama aralarında ilerici hareketlere sempati duyan pek çok kişinin bulunduğu bir grup subay. Bu subaylar, 1961 yılında başarısız bir ayaklanma girişiminde bulundular. Dört yüz kişinin öldüğü, yedi yüzünün de yaralandığı çatışmalardan sonra bastırılabilen ayaklanmada Komünist Partisi’nin sorumluluğu olduğu iddia edildi ve ordu içinde bir temizlik hareketine girişildi.
4. Yine sosyalist eğilimli bir grup subay, 2 Haziran 1962′de, Carupano kentinin önemli binalarını, havaalanını ve radyo istasyonunu işgal etti. Romulo Betancourt orduya ayaklanmayı bastırma emri verdi. Bir gün süren şiddetli çarpışmalardan sonra ordu Caruoano kentine girdi ve ayaklanmaya katılan dört yüz subay ve sivili tutukladı. Tutuklananlar arasında Venezüella Komünist Partisi ve MIR üyeleri de bulunmaktaydı.
5. Son olarak, Betancourt hükümetini ve parlamenter demokrasiyi savunan ve yukarıda sözü geçen tüm ayaklanmaları bastıran subaylar.
Görüldüğü üzere, solu yasaklayarak parlamenter demokrasiye geçmek burjuvazi için hiç de kolay olmamış gerek ordu içinde, gerekse gerillalardan büyük direniş görmüştür. Askeri ayaklanmalar asıl Romulo Betancourt iktidarı sırasında (1959-1964) gerçekleşse de tüm yasaklamalara rağmen Komünist Parti’nin ve gerillaların verdiği mücadele bütün Punto Fijo dönemi boyunca sürmüştür.
Punto Fijo anlaşmasını imzalayan burjuva partilerinin eski diktatör Perez Jimenez’e yönelik tutumları da - özellikle Komünistlere karşı tutumlarıyla karşılaştırdığımızda - burjuvazinin ikiyüzlü yaklaşımını sergilemektedir. Perez Jimenez, iktidardan indirildikten sonra ülkeden kaçmıştı. Hakkında işkence ve kamu mallarını zimmetine geçirmekten pek çok dava açılmıştı. Bu davalar nedeniyle Ağustos 1963′te Venezüella’ya iade edildi. İade edilir edilmez, ayrıcalıklı bir muamele gördüğü San Juan de los Morros cezaevine kondu. Dört yıl süren davalar 1968 yılında sonuçlandı ve dört yıl hapis cezasına mahkum edildi. Bununla birlikte davalar sürerken tutuklu bulunması göz önünde bulundurularak tahliye edildi. Böylece Perez Jimenez, on yıllık diktatörlüğü boyunca işlediği suçları sadece dört yıllık ayrıcalıklı bir “hapis cezasıyla” kapatmıştır. Jimenez, tahliye edilir edilmez İspanya’ya gitti. Ama kısa süre sonra, Milliyetçi Sivil Haçlı Ordusu (CVC) adlı gerici partiden senatörlük adaylığını koyma cesaretini kendinde buldu. İspanya’dan çıkmadan seçimlerde senatör olmasına yetecek oyu aldı. Bunun üzerine ancak harekete geçen Adalet Yüksek Kurulu bazı teknik hukuki gerekçelerle Perez Jimenez’in senatör olmasını engelledi.
Perez Jimenez 1973 yılında yeniden sahneye çıktı. Bu defa, geçen seçimlerde dört yüz bin oy toplamış CVC’nin başkan adayı olarak! Jimenez’in kendi koltuklarını tehdit ettiğini gören Punto Fijo partileri ancak üç yıldan fazla hapis yatanların Devlet Başkanı olamayacağına dair çıkardıkları zavallıca bir kararla bu azılı faşiste politika yolunu kapayabildiler.
Bu durum, burjuvazinin faşizme karşı olmadığını, tersine faşist liderleri gerektiğinde bir “yedek kuvvet” olarak ellerinde tuttuklarını Venezüella örneğinde bize bir kez daha göstermektedir. Komünist Partisi’ne politika yapmayı yasaklayan, yüzlerce komünisti öldürüp, binlercesini hapse atan faşist lidere gösterdikleri geniş hoşgörü her şeyi açıkça ortaya koymaktadır.
Bir yanda sol eğilimli askeri ayaklanmalar sürerken, öte tarafta da yasal çalışmadan el çektirilen Komünist Partisi kendi askeri gücünü oluşturmaya başlamıştı. İlk gerilla eylemleri Ekim 1963′te gerçekleşti. VKP ve MIR silahlı güçlerinden oluşan bir grup askeri bir trene saldırı düzenlediler. Bu ilk eylemden sonra gerilla mücadelesi ülkenin bütün dağlarına ve kentlerine hızla yayıldı.
Diğer Siyasi Gelişmeler:
1968 yılı seçimlerinden önce Demokratik Hareket Partisi (AD) içinde bir bölünme yaşandı. AD içindeki sendikacıları ve sol kanadı temsil eden Prieto Figueroa ile sağ kanadın temsilcisi Gonzalo Barrios arasındaki mücadele Figueroa’nın Halkın Seçim Hareketi (MEP) adlı bir parti kurmasıyla sona erdi. Ama seçimlerde ne Barrios ne de Figueroa’nın partisi başarılı olamadılar. Temsil ettiği partinin ideolojisine Sosyal-Hıristiyanlık adını veren Rafael Caldera seçimlerden galip çıktı.
Rafael Caldera hükümeti (1969-1973) döneminde, burjuva parlamentarizmine geçildikten sonra iktidara gelen daha önceki iki hükümet döneminin aksine gerilla güçleri ile hükümet arasında görüşmeler başladı. Bu görüşmeler sonunda VKP ve MIR daha pasif bir çizgi izlemeyi kabul ederken hükümet de onlara yasal alanda politika yapma hakkını verdi.
Komünist Partisi hangi süreçlerden geçerek böylesine pasifist, burjuvazi parlamentarizmi kuyrukçuluğu çizgisine gelebilmiştir? Punto Fijo anlaşması yapıldıktan sonra, Venezüella Komünist Partisi içinde bazı sağ unsurlar “ne pahasına olursa olsun” yasal mücadele sınırları içinde kalmak, gerilla mücadelesine hiç başlamamak son başlarda açıkça söylemeye başlangıçta çekinerek ama daha sonraları giderek daha yüksek sesle dile getirdiler. Daha sonra, böyle düşünmeyenleri partiden ihraç etmeye başladılar. Partinin gerilla gücünü oluşturan kanadı bu teslimiyetçi politikayı açıkça reddetti ve Douglas Bravo liderliğindeki gerilla gücü Komünist Parti’den ayrılarak önce Venezüella Devrim Partisi’ni (PRV) ve daha sonra Ulusal Kurtuluş Devrimci Silahlı Kuvvetleri (FALN) adlı hareketi kurdu.
1971 yılında Komünist Parti’den bir başka grup daha ayrıldı. Bu defa ayrılık nedeni çok farklıydı. Çekoslovakya’daki olayları neden göstererek partinin Sovyetler Birliği’yle tüm ilişkilerini kesmesini talep eden ve talepleri kabul edilmeyince Teodoro Petkoff liderliğinde partiden ayrılan bu grup Sosyalizme Doğru Hareket’i (MAS) kurdu. Bu hareket ve lideri reformist çizgisini otuz yıl boyunca sürdürecek, 1998 yılında Chavez’le ittifak yapsa da Nisan 2002 yılındaki ABD destekli darbeye katılacaktı. Halen Chavez hükümetinde Başkan Yardımcılığı yapan Jose Vicente Rangel’in de 1973 yılında MAS’tan Başkan adayı olarak seçimlere girdiğini de not etmeliyiz. (Rangel daha sonra VKP ve MEP partilerine katılmış, bu partiler adına Başkan adaylığı için seçimlere girmiştir.)
Sosyalizme Doğru Hareketi (MAS) içinde de bir bölünme gerçekleşti. MAS içinde daha çok işçilere dayanan bir kanat ayrılarak Radikal Dava (Causa Radical) (LCR) adlı hareketi kurdular. Hareketin lideri Alfredo Maniero adında yıllarca VKP militanlığı yapmış bir devrimciydi ve MAS’ın henüz birinci kongresinde oradaki liderlerin devrimci olmadıklarını ifade ederek LCR’yi kurmak üzere ayrıldı. Daha sonra LCR içinde Chavez Hükümeti’ne destek verip vermeme konusunda çıkan anlaşmazlıklar sonucunda, Chavez’e destek vermekten yana olanların oluşturduğu Herkes İçin Vatan (PPT) hareketi LCR’den ayrıldı. Bugün Eğitim Bakanı Aristobulo Isturiz PPT’yi temsilen Chavez hükümetindedir. Tüm bunlar, bugün Venezüella’yı yöneten kadroları tanımak açısından önemlidir.
Aynı yıllarda MIR’den de bazı ayrılmalar oldu. (Enver Hoca çizgisini izleyen, uzun bir süre gerilla savaşı verip, 1982 yılında devletin yaptığı bir operasyonla büyük darbe yiyen, 1994 yılında gerillacılık faaliyetinden vazgeçip silahlarını teslim eden ve Chavez’e karşı yapılan Mayıs 2002 darbesini destekleyen, Chavez’in sahte komünist olduğu gerekçesiyle -daha sonra sıranın onlara geleceğini söyleyerek - sağ muhalefetle işbirliği yapan) Bandera Roja ve Devrimciler Örgütü (OR) adlı iki grup ve (MIR’in kurucusu, şu anda Troçkist ve ulus devlet devri bitti diyerek Chavez’e karşı çıkan) Alberto Rangel’in başını çektiği bir başka hareket.
Bu bölünmelere ek olarak adlarını burada saymaya gerek görmediğimiz pek çok küçük sol grup yine bu dönemde ortaya çıktı.
Özellikle yetmişli yılların başında, VKP’nin pek çok fraksiyona bölünmesindeki temel ayrım noktası, gizli faaliyetleri ve gerillacılığı reddedip burjuvaziye önemli tavizler verme karşılığında parlamenter demokrasinin bir parçası haline gelmek isteyen partideki sağ unsurlarla bunu reddeden devrimci unsurlar arasındaki çatışmadır. Sözü edilen sağ unsurlar arasında işi burjuvaziyle açık işbirliğine ve ihanete kadar götüren (örneğin Nisan 2002′de yapılan darbeye açıkça destek vererek emperyalistlerden yana tavır alan) bir kesimden, diğer yanda ise iyi niyetli, ihanet ettiği için değil, sınırlı bilgisi nedeniyle hata yapan, sınıfsal içgüdüsüyle, zaman zaman el yordamıyla ilerleyen bir başka kesimden söz edebiliriz. Bu ikinci eğilime sahip bazı kişiler bugün Chavez’in önderlik yaptığı harekete bazen doğrudan, bazen de dolaylı olarak destek vermektedirler. Bolivarcı Hareketin kadrolarını oluşturan kişilere baktığımızda, bu kişilerin siyasal geçmişinin şu veya bu yoldan VKP ile bağlantılı olduğunu görürüz. Küba’nın da desteklediği devrimci kanada gelince, bu kişilerin o günkü tutumlarında uzun süre ısrar etmediklerini söylemeliyiz.
1974 yılında sosyal-demokrat Carlos Andres Perez başkanlığa seçildi. Bu dönemde dünyada bir petrol krizi yaşanmaktaydı. Petrol fiyatlarının yükselmesiyle Venezüella’ya büyük miktarda döviz girmişti. Bu paralar ülke kalkınması için değil, parlamenter demokrasinin gelişmesi ve adam kayırmaya dayanan soygun sisteminin büyümesi için harcandı. Bu yıllarda boğazına kadar yolsuzluğa batmış bir bürokratlar kesimi iyice genişledi.
Aynı yılın Aralık ayında Harp Okulu’nda öğrenci olan Hugo Chavez, Ayacucho Savaşı’nın yüz ellinci yılını kutlamak için Peru’ya gitti. Peru’da 1968 yılında bir darbe ile Devrimci Askeri Cuntayı iktidara getiren, iktidarı sırasında tarım ve eğitim alanlarında reformlar yapan, ülkenin temel kaynaklarını millileştiren komutan Juan Velazco Alvarado’yla tanıştı. Alvarado’nun yazdığı “Peru Ulusal Devrimi” kitabını okudu.
Chavez Harp Okulundaki yıllarını ve bu dönemdeki politik gelişimini Marta Harnecker’le yaptığı röportajda şöyle anlatıyor:
“1970 yılında Harp Okulu’na girdiğimde politikadan anlamayan 17 yaşında bir çocuktum. Bizim kuşak büyürken gerilla savaşı eski yoğunluğunu yitirmişti.”
“Askeri okullarda ilk kez üniversite düzeyinde eğitim verilmeye başlanmıştı. Ben sosyal-bilimler okudum ve askeri teoriyle ilgilendim. Mao’nun bu konuda söyledikleri ilgimi çekti, bu yüzden onun başka eserlerini de okudum. Bu eserlerden bende derin izler bırakacak sonuçlar çıkardım. Örneğin savaşın galibini belirleyen şeyin silahların, uçakların, tankların kendisi değil bu aletleri kullanan insandır tezi. Belki de bundan önemlisi, “halk deniz, gerilla balıktır” sözü. Bunun üzerine çok düşündüm, askerlerle siviller arasında mutlaka bir bağ bulunması gerektiği sonucuna vardım.”
“O sıralarda çok okurdum. Okuduğum kitaplardan biri de Claus Heller’in “Toplumsal Dönüşümün Aracısı Olarak Ordu” adlı kitabıydı. Burada, ordunun toplumsal ilerlemeye öncülük ettiği durumlar anlatılıyordu. Bunun dışında Clausewitz’i, Bolivar’ı, Paez’i, Napolyon’u ve Anibal’i okudum. Askeri Tarih ve Askeri Felsefe dersini veren hocamız çok iyiydi ve ondan çok yardım aldım.”
“1971-1973 yılları arasında Harp Okulu’na o sırada Panama Başkanı olan Omar Torrijos’un oğlu geldi. Onunla arkadaş olduk. Bana babasının bazı kitaplarını vermesini istedim. Bana Omar Torrijos’un köylülerle beraber çektirdiği fotoğrafları gösterdi. Babasının nasıl halkla birlikte büyüdüğünü, darbeyle onu nasıl iktidardan indirdiklerini anlattı. Çok etkilendim ve Torrijocu oldum.”
“Allende’ye karşı yapılan darbe de beni çok etkiledi. Bu olay sırasında üçüncü sınıftaydım. Bugünkü Başkan Yardımcısı Jose Vicente Rangel’in oğlu bizim okulda okuyordu. Babası o sıralarda Komünist Partisi’nden Başkan adayıydı. Sol hareketlere sempati duymaya başladığım sırada Allende’yi darbe yaparak iktidardan indirmeleri beni çok etkilemişti. Şöyle düşündüm: ‘Ya Jose Vicente Rangel seçimleri kazanıp da Başkan olursa? Yoksa benden ona karşı darbe yapmamı mı isteyecekler?’”
“Son sınıftayken Ayacucho Savaşı’nın 160. yıldönümü nedeniyle Peru’ya gittim. O sıralarda 21 yaşındaydım ve politik düşüncelerim olgunlaşmaya başlamıştı. Juan Velasco Alvarado’yla bizzat konuştum. Bana verdiği kitabı yıllar boyunca tekrar tekrar okudum.”
“Bütün bunları, Torrijos’u, Velasco’yu ve Pinochet’yi gördükten sonra kendi kendime sordum: ‘Biz askerler ne işe yararız? Torrijos gibi halk için mi çalışırız, yoksa Pinochet gibi birilerinin çıkarları için darbe mi yaparız? 1975 yılında mezun olduktan sonra hamileydim. İçimde yeni fikirler taşıyordum. Bu fikirleri Harp Okulu’nda edinmiştim.”
Bir yıl sonra, 1975 yılında Harp Okulu’ndan mezun oldu. Mezun olur olmaz gerillanın en yoğun olduğu Cumana bölgesine tayin edildi. Yıllar boyunca gerillaya karşı savaştı.
Doğal olarak insanın aklına bazı sorular gelmektedir. Gerillaya karşı savaşan bir komutan nasıl oluyor da yıllar sonra, uzun süre savaştığı “düşmanlarıyla” aynı çizgiye ya da en azından onlarla ittifak yapabilecek bir çizgiye gelebiliyor? Chavez’in Venezüella devrimci hareketi ile buluşmasını sağlayan faktörler nelerdir?
Bu sorulara yanıt vermeden önce bazı noktaları aydınlatmamız gerekiyor. Gerillaya karşı savaşın dört ana bileşeni vardı. 1. Silahlı çatışma birlikleri. 2. Gerillaya destek verme potansiyeli olan köylerde köylüleri kazanmak üzere yapılan çalışmalar. 3. Politik-askeri istihbarat çalışmaları. 4. Gerillanın içine ajan sokma çalışmaları.
1975-1989 yılları arasında gerilla ile savaşan Chavez’in yaşadığı çelişkileri anlayabilmek için bu noktalara dikkat etmek gerekir. Chavez, kendisinin de kabul ettiği gibi, yukarıda saydığımız tüm faaliyetleri yürütmüştür.
1. Chavez, gerilla ile girdiği çatışmalarda, gerillanın, ellerindeki silahların azlığına rağmen cesurca savaştığını görmüş ve onlara saygı duymuştur.
2. Gerillaya destek verme ihtimali bulunan köylerde yaptıkları çalışmalar, halkla iç içe oluşu ve halkın yoksulluğuna şahit olması, politikacıların bu sorunlara çok uzak olduğunu, bu sorunlarla ilgilenmediğini fark etmesi.
3. Gerilla ile yapılan mücadele Chavez’e ve onun rütbesindeki askerlere gerillanın ideolojisini öğrenme, farklı gerilla grupları arasındaki farklılıkları ve çelişkileri anlamaya çalışma yükümlülüğünü veriyordu. Böylece Chavez, “düşmanını tanımak için” de olsa Marx, Engels, Lenin, Mao, Ho Şi Min, Che Guevara gibi büyük Marksistlerin eserlerini okumuş ve ister istemez bunlardan etkilenmişti. Ayrıca Chavez, Venezüella Devrimci Partisi (PRV) üyesi olan ağabeyi Adan Chavez aracılığıyla Komünistlerin düşüncelerini tanıyordu. Chavez Harp Okulu’nun üniversitesinden mezundu. Bu üniversiteden mezun olan ilk subaylardan biriydi ve kendisini eski kafalı komutanlarından daha farklı görüyor, ülke sorunlarına çözüm getirebileceğine inanıyordu.
4. Gerilla içine soktuğu ajanlardan da bazı şeyler öğrenmişti. Öncelikle emirlerini dinlediği politikacıların lüks yaşamlarına tam bir karşıtlık oluşturacak biçimde, gerillanın son derece güç koşullar altında mücadele ettiğini görmüş oldu. Gerillanın anti-emperyalist söyleminden de etkilenmişti. Ayrıca gerillalar, sürekli söylem değiştiren, bir gün söylediklerini ertesi gün inkar eden politikacılardan farklı olarak eylemlerinde ve düşüncelerinde bir tutarlılık sergiliyorlardı.
Chavez, yine aynı röportajda bu dönemle ilgili şunları söylemiştir:
“Gerilla bölgesinde görev yaparken içinde Marksist kitaplar bulunan bir çanta buldum. Bu kitaplarla bir kütüphane yapmaya karar verdim. Bu kitapları okuduğumda gerillanın sefaletle, açlıkla ayrı düşünülemeyecek bir kavram olduğu sonucuna vardım. Che’yi ve Mao’yu tekrar okudum.”
“Bir gün emniyet birimleri gerilla bölgesinde yaşayan birkaç köylüyü kışlaya getirip işkence yapmaya başladılar. Bunu engelledim. Çok üstüme geldiler. Emre itaatsizlikten dolayı beni askeri mahkemeye vermekle tehdit ettiler. ‘Bu nasıl bir ordudur, gerillaya bile işkence yapma hakkı yokken, halka işkence yapıyor’ diye düşünmüştüm.”
Chavez, emir aldığı politikacılara duyduğu güvensizlikten doğan ideolojik boşluğu Venezüella tarihinin başlarına dönerek doldurmaya çalıştı. Ve üç kişiyi kendisine örnek olarak seçti: Rodriguez, Zamora ve Bolivar.
Böylece, el yordamıyla da olsa kendi ideolojisini şekillendirmeye başladı. 1977 yılında kendisi gibi düşünen bazı subaylarla Devrimci Bolivarcı Hareket’in (MBR) ilk tohumlarını attı. Chavez’in kurduğu bu hareketi Venezüella’daki devrimci hareketten bağımsız düşünemeyiz.
“15 yaşındayken Barinas’ta oturuyordum. Burada Ruiz Guevara adında yaşlı bir Marksist tarihçi ile tanıştım. O sıralarda yeni kurulmaya başlamış olan Causa R hareketinin bir üyesiydi. Onun çocuklarıyla arkadaş oldum. Çocuklardan birisi (Vladimir) benden dört yaş büyüktü. Yıllar sonra, 1978 yılında, ben yirmi beş yaşındayken, Vladimir aracılığıyla Alfredo Maniero ve Pablo Merida ile tanıştım ve bir apartman dairesinde onunla ilk ve son kez orada konuştum. Bana şunları söyledi: ‘Senden bir asker olarak hemen değil, on yıl sonra yapacaklarımız için destek istiyorum.’ Karakas’ın yoksul mahallelerine gidip Causa R’nin nasıl örgütlendiğini gördüm. Hatta bir kez onlarla beraber afişlemeye bile çıktım. Halkla daha iç içe olduğu için Douglas Bravo’ya değil, Causa R’ye kendimi daha yakın hissettim.”
“Üç subay, Jesus Urdaneta Hernandez, Felipe Acosta Cortes ve ben, 17 Aralık 1982 yılında Bolivarcı Hareketi kurmaya karar verdik. Bununla birlikte, üç yıldır bunu yapmayı planlıyorduk. 1989 Karakas olayları’ndan iki yıl önce örgütü kurmuş olduk. Hareketimiz sivillerle beraber Devrimci Bölgeler Birlikleri (CAR) ismini verdiğimiz grupları örgütlemeye başladı. Bu gruplar, hafta sonları toplanır, bölgelerinde karşılaştıkları sorunları ve bunları çözmek için neler planladıklarını anlatırdı. Bolivar, Rodriguez ve Zamora’yı okurduk. Karakas’daki katliamdan sonra hareketimizin adını Bolivarcı Devrimci Hareket olarak değiştirdik.”
Chavez’i o günlerde devrimci hareketle organik bir bağ kuramamasının nedenlerini devrimci hareketin bölünmüşlüğünde aramak gerekir:
“Devrimciler arasında korkunç bir bölünmüşlük vardı. Sürekli birbirleri ile kavga ediyorlardı. Bunlar birbirleriyle kavga ettiklerine, birbirlerine zarar verdiklerine göre ben bu hareketlerden birine girersem bana da zarar vereceklerdir diye düşündüm ve güvenlik kaygılarıyla hareketimizi özellikle diğer devrimci gruplardan ayrı tuttuk.”
Chavez’in 1975-1989 yılları arasında gerillara karşı yürütülen savaş içinde yer alışı tartışılırken bir başka noktayı da atlamamak gerekir: 1960′ların ortalarında devrimci bir karar vererek gerilla savaşını ve gizli çalışmaları sürdürmekten yana olan, parlamentarizm kısırdöngüsüne hapsolmayı reddeden ve bu tutumlarında ısrarcı oldukları için VKP’den ihraç edilen FALN ve onun uzantısı PRV, MIR ve Bandera Roja gibi gruplar bu tutumlarını çok uzun süre sürdürmediler. Daha altmışların sonundan başlayarak tüm bu gruplar aşama aşama silahları bırakmaya ve yasal sınırlar içinde mücadele etmeye eğilimli hale gelmişlerdi. Yetmişli yıllarda bu düşünceler daha yüksek sesle dile getirilirken seksenlere geldiğimizde mücadeleye devam eden sadece birkaç küçük gerilla grubu kalmıştı. Tüm bu partiler içindeki ideolojik birlik bozulmuş, her parti kendi içinde birçok fraksiyona bölünmüştü. Parlamentoculuk, (Douglas Bravo’nun izlediği) üçüncü yolculuk, SSCB karşıtlığı ve Avrupa’dan ithal her türlü yeni moda düşünce devrimci hareketleri zayflatmış, parçalamış, yönsüz kılmıştı.
Buna karşılık yavaşça da olsa ordu içindeki devrimci hareketlerde tam tersi bir gelişme yaşanıyordu. Devrimci hareketler, özellikle de FALN 1960′lı yıllardan itibaren ordu içine sızmıştı. Bu düşünce, çeşitli yöntemlerle gerçekleştiriliyordu. Devrimci gençleri askeri okullara sokmak, bazı düşük rütbeli genç subaylara, askeri okul öğrencilerine propaganda yapmak gibi yöntemleri uygulayan devrimci güçler Venezüella tarihinde zaman zaman ilerici bir rol oynamış olan ordu içindeki belli bir kesimi yanına çekmeye çabalıyordu. Ordu içinden bazı subaylar da gerillalarla ilişki kurmaya başlamıştı. Ordu içinde Revolucion 83, Faal Askerlerin Devrimci Birliği (ARMA) gibi (Chavez’in liderliğindeki MBR’nin de dahil olduğu) gizli subay örgütleri bulunuyordu. Daha sonra bu küçük gruplar birleşmeye başladılar.
Bu durumu daha yakından incelediğimizde ilginç bir karşıtlığı fark ederiz. Subayların kurduğu devrimci örgütler gizlilik, parlamentarizme karşı güvensizlik ile sabırlı ve ısrarlı bir örgütlenme içine girerken “sivillerin” oluşturduğu devrimci partiler burjuvazinin çizdiği yasallık sınırları içinde mücadele veren, ısrardan ve ideolojik birlikten yoksun odaklar haline geliyorlardı. Askerlerin kurduğu örgütler birleşiyor, gizlice ve sabırla örgütleniyor, gerilla ise meclise girmek üzere dağdan iniyordu!
Seksenli yılların sonuna böyle gelindi. 1970′li yıllardaki sahte bolluk ortamı sona ermiş, 1983 yılında devalüasyon olmuş, bu tarihten sonra özellikle orta sınıfta eski günlerin tatlı anıları bir anda silinip gitmişti. Seksenli yılların ikinci yarısı diğer kapitalist ülkelerde olduğu gibi Venezüella’da da burjuvazinin halk kitlelerine yönelik iktisadi ve politik saldırısı muazzam derecede arttı. Zenginlerle yoksullar arasındaki uçurumun artması, devletin korumacı politikaları bir yana bırakması, kitlelerin yıllarca süren mücadele sonucu elde ettikleri hakların gasp edilmesi, ülkenin bir borç batağına saplanması, her türlü ilerici örgütlenmenin ve gösterinin şiddetle bastırılması, hırsızlığın ve üçkağıtçılığın yüceltilmesi giderek daha fazla karşılaşılan ve alışılan olgular halini aldı. Bu yıllarda güçlenen öğrenci hareketine karşı açık katliamlara varan uygulamalar görüldü. 1986 yılında on iki balıkçı sırf halka gözdağı vermek için öldürüldü. Burjuvazinin keyfi uygulamaları ve karşı çıkanlara yönelik terör eylemleri 1989′un 27-28 Şubat günlerinde doruğa çıktı. Bu tarih Bolivarcı hareket için de bir dönüm noktası olmuştur.
27-28 Şubat olayları
1989 yılında sosyal-demokrat Carlos Andres Perez, Venezüella halkının tahammül sınırlarının zorlandığı bir tarihte, ikinci kez Başkanlığa seçildi. Perez göreve gelir gelmez IMF’nin isteklerine uyarak yeni bir “önlemler paketini” devreye soktu. Benzin fiyatlarına ve ulaşım araçlarına zamlar yapıldı. Bu da bardağı taşıran son damla oldu. 27-28 Şubat günü, yüz binlerce kişi, yapılan zamları protesto etmek için ülkenin her şehrinde sokaklara döküldü. Dükkanlar yağmalandı, halk önüne ne gelirse kırıp dökmeye başladı. Polis güçleri ve askerler de buna büyük bir şiddetle karşılık verdiler. 10.000′den fazla kişi hayatını kaybetti!
Bu olay böylece belki de bastırılmış oldu ama hiçbir sorun çözülmüş olmadı. Tersine, ordu içinde de büyük bir kriz başladı. Subaylar halka karşı silah kullanmak durumunda kaldıkları için çok öfkeliydiler.
Bu olaylar sırasında Karakas’ta olan Chavez de bu öfkeyi duyanlar arasındaydı. Chavez daha sonra defalarca, 27-28 Şubat olaylarının MBR’nin gelişiminde çok önemli bir etki yaptığını anlatacaktır.
“Bir Venezüellalı yazarının da dediği gibi ‘halk 27 Şubat 1989 günü sokaklara döküldü ve bir daha da evine dönmedi.’ Bu olaylardan sonra geri dönüşü olmayan bir noktaya geldiğimizi anladık. Halkı katleden bir rejimin bir parçası olmaya devam edemezdik. Bu noktadan sonra örgütlenme çalışmamıza, sivillerle, halk hareketiyle ilişki kurmaya hız verdik. Ama bunlardan daha önemlisi strateji üzerine, iktidarı nasıl alacağımız üzerine daha çok düşünmeye başladık. Eski modeli, her zaman oligarşiye hizmet eden temsili demokrasiyi ve onun getirdiği yolsuzlukları nasıl bertaraf ederiz… Punto Fijo çıkmazını nasıl aşarız… Bir ayaklanma hazırlamaya başladık. Sol ile özellikle de halkla bağı olan Causa R ile ilişkiye geçtik. Örgütledikleri demir-çelik sektörü işçilerini yapmak istediğimiz askeri müdahaleye destek verebilsinler diye eğitmek istedik.”
27-28 Şubat olayları zaten halkın gözünde hiçbir meşruiyeti kalmayan sosyal-demokrasiye ve parlamentarizme önemli bir darbe vuracaktır. O zamana değin sosyal demokrasinin etkisi altında olan CTV sendikası gerek sosyal demokrat başkanı yerinden ederek, gerekse 18 Mayıs 1989 genel grevini başlatarak Carlos Andres Perez iktidarının son bulmasına katkıda bulunacaktır.
Bu olaylar burjuvaziyi korkutsa da, bu korku doksanlı yıllar boyunca tüm dünyada hız kazanan özelleştirme dalgasının Venezüella’yı da vurmasına engel olmadı. Önce devlet tekelinde olan telekomünikasyon sektörü özelleştirildi (CANTV firması). Bunu demir-çelik sanayi (Sidor), havalimanları (Viasa), tarım merkezleri (şeker kamışı ve kahve) ve inşaat sektörlerinde yapılan özelleştirmeler izledi.
Bu özelleştirmelerle 1991 yılında, halk kitlelerindeki ve kışlalardaki huzursuzluk son haddine vardı.
Ordu içinde mevcut iktidara destek mesajları veren bir kesimin sesini yükseltmesi, ABD’nin orduyu küçültme yönünde mesajlar vermesi ile muhalif askerler ayaklanma vaktinin geldiğine karar verdiler.
4 Şubat 1992 yılında Hugo Chavez liderliğindeki subaylar ayaklandılar. Ama ayaklanma başarılı olamadı ve Hugo Chavez ve yoldaşları hapse mahkum oldular. Bu başarısızlıkta devrimci hareketin içindeki oportünist unsurların etkisi büyük olmuştur. Chavez bu günleri şöyle anlatıyor:
“6 Aralık 1989′da ordu içinde Silahlı Kuvvetler içinde komplo örgütlemekle suçlanarak gözaltına alındım. Daha önceden ilişki kurduğumuz Causa R’nin yöneticileri benim tutuklu bulunduğum kentin Belediye Başkanlığına seçilmişti. Onlarla görüşmek istedim. Böyle bir zamanda verecekleri destek çok faydalı olacaktı. Ama yapmaları gerekenin tersini yaptılar ve beni açıkça suçladılar. Bununla birlikte Causa R içinde bize destek verenler de oldu. Yöneticilerini suçladılar ve partileri içinde bir ayrışma başladı. Biz hapishanede olduğumuz için halk savaşını yürütecek durumda değildik. Daha önceden anlaştığımız sol grupların militan kadrolarına güveniyorduk bu konuda. Hatta onlara bir kamyon dolusu silah göndermek istemiştim ama partileri içersindeki çatışmalar nedeniyle buna yanaşmadılar. Böylece tutarlı bir halk desteğinden yoksun kaldık. Mao’nun sözlerini yenilemek gerekirse denizi olmayan balıklara döndük.
“Daha sonra Şubat 1992 olayları başladı. Halk, ordunun bir bölümünün kendilerinin yanında olduğunu görünce ayaklandı. Bu, Venezüella tarihinin en büyük askeri ayaklanması oldu. Ordudaki subayların yüzde onu bu ayaklanmaya katıldı. Bu subaylar en elit birlikleri yönetiyorlardı. Ordunun en iyi silahları bizim elimizdeydi. Altı bin kişi tanklarla, helikopterlerle ayaklandık. Bazı kentleri ele geçirdik. Miraflores, Casona, Valencia ve Maracaibo’da büyük çarpışmalar oldu.
Benim birliğimde yirmi subay ve beş yüz küsür asker vardı. Biz başarısızlığa uğrayınca aramızdan üç yüz kişi tutuklandı. Çatışmayı daha da uzatabilirdim ama Bandera Roja gibi “devrimci” grupların iddialarının aksine savaşta askerlerin geri çekilme seçeneği vardır. Başarısız olacağımızı anladığımda harekatı durdurdum ve ‘şimdilik’ başarısız olduğumuzu açıkladım.
Birkaç ay sonra, 27 Kasım 1992′de, biz yeniden hapisteyken yeni bir askeri ayaklanma olduğu haberini aldık. Bu ayaklanma bizden bağımsız subaylar tarafından gerçekleştirilmiş. Bu subaylar Hava Kuvvetleri’ne bağlıymış. Bu kişilerle o zamana kadar bağlantı kuramamıştık. Bu olaylar sayesinde onlarla tanışmış olduk. Onlar da başarısızlığa uğrayınca altmış kadar subay ülkeden kaçmak zorunda kaldı.
Her iki ayaklanmada da halkın yeterince desteğini alamadık. Destek veriyorlardı ama örgütlü değildiler.”
Bu başarısız girişim, ilerici kesimler içinde farklı değerlendirmelere yol açtı. Sosyalizme Doğru (MAS), Bandera Roja ve Causa R gibi gruplar bu başarısız girişimin parlamentarizmden başka bir iktidar yolu olduğunu iddia edenlerin hezimeti olarak yorumladılar. Venezüella Komünist Partisi ve -Causa R’den ayrılan- Herkes İçin Vatan (PPT) ise bu girişimi ilerici bir hareket olarak değerlendirdiler.
Yare hapishanesine konan Chavez ve diğer Bolivarcı subaylar hapishanede kaldıkları bu süreyi okuyarak ve politik yaklaşımlarını olgunlaştırarak geçirdiler. Özellikle Venezüella’nın iktisadi ve toplumsal yapısı dikkatle incelendi ve bu yapıya uygun taktikler araştırıldı.
“Hapisteyken, arkamızda olduğunu bildiğimiz ama örgütlü olmadıkları için bize gereken desteği veremeyen halkı örgütleme çalışmalarını başlattık. Bolivarcı Komiteler oluşturma fikri buradan doğdu. (Daha sonra bu komitelerin ismi Bolivarcı Çevreler olarak değişecektir.) Bizim davamızı destekleyen, gizli hareket eden gruplar oluşturuyorduk.
4 Şubat 1992 ayaklanmasıyla beraber Devrimci Bolivarcı Hareket niteliksel bir sıçrama yapmış oldu. Bu ayaklanmadan önce ordu içinde gizlice örgütlenen bir grup subaydık ama bu tarihten sonra bütün ülke adımızı duymuştu.”
Hareket üyeleri gizlice kendilerine sempati duyan sivillerle bağlantı kuruyordu. Bu dönemde Chavez ve örgütü hapishaneden halka seçimleri boykot etme çağrısı yaptılar. Daha sonraları, özellikle bazı “sol” kesimler MBR’nin itibarını seçimlerde başarı elde etmek üzere sahiplenmeye kalkınca, parlamentarizm oyununa gelmeden, seçimlere girilebileceği düşüncesini savunmaya başladılar.
Bu sırada, 1993 yılında, biri sivil biri askeri olmak üzere ülkede çıkan iki ayaklanma ile iyice zayıflayan Carlos Andrez Perez hükümeti, hükümet üyelerinin “görevi kötüye kullanmak” suçunu işledikleri gerekçesiyle Yüksek Adalet Komisyonu kararıyla görevinden azledildi.
Ramon Velazquez, AD ve COPEI tarafından ortak olarak Geçici Başkanlığa seçildi. Velazquez’in Başkanlığı sırasında ülkeyi iyice sahipsiz bulan tekeller istedikleri kanunları daha da kolaylıkla çıkarabiliyorlardı.
1993 seçimlerine böyle gidildi. İtibarı iyice zayıflamış bir parlamento ve kafası karışmış bir dizi ilerici parti.
Bu belirsizlikten yararlanan “uyanık politikacı” Rafael Caldera oldu. Kendisini sosyal-Hıristiyan olarak tanımlayan Caldera, kurucusu olduğu COPEI partisinden (ideolojik nedenlerle değil, AD ve COPEI partilerinin isimlerini kullanarak halkı daha fazla kandıramayacağını bildiğinden) ayrıldı ve “dağılan solu tek bir çatı altında toplayacağını” iddia ederek ilerici partilere bir çağrı yaptı. Çağrı yaptığı tüm partiler (buna Venezüella Komünist Partisi de dahildir) buna olumlu yanıt verdiler. Yapılan seçimlerde “sol blok” galip çıktı ve Rafael Caldera Başkanlığa seçildi.
Bununla birlikte, iktidarın adı değişse de, içeriği değişmemişti. Burjuvazi lehine ve halk aleyhine kararlar alınmaya devam ediliyordu. Caldera hükümetinin diğer hükümetlerden farkı sol görünümlü, solcu olarak bilinen insanlardan oluşmasıydı. Burjuvazi halkın artan öfkesinden bu sol görünümlü hükümetin arkasına saklanarak kurtulmaya çalışıyordu. Chavez de bunu iyi gördü ve taktik değiştirmeye karar verdi:
“Giriştiğimiz iki ayaklanma başarısız olunca ordu içinden bir askeri müdahale yapma ihtimali çok zayıfladı. Hala orduda kalan ilerici subaylar çok sıkı bir takibe maruz kaldılar. Bizim de elimizde artık silahlı bir güç kalmamıştı. Biz de taktik değiştirmek zorunda kaldık.
Ayrıca burjuvazi de taktik değiştiriyordu. Başkan Andres Perez’i yerinden ederek ellerindeki bu kuklayı her şeyin sorumlusu gibi gösterip halkın öfkesinden kurtulmaya çalıştılar.”
Bununla birlikte Caldera hükümetinin gerçek yüzünün ortaya çıkması için çok zaman geçmesi gerekmedi. Bu dönemde patlayan banka skandalı ile hükümet orta sınıflardan aldığı desteği de kaybetti. Ülkenin ikinci büyük bankası Banco Latino iflas etti. Ağustos 1995′e gelindiğinde 41 özel bankanın 18′i iflas ettiğini belirterek mevduat sahiplerinin parasını iade edemeyeceğini söyledi. Bu bankaların sahipleri yanlarında milyarlarca doları götürerek ABD’ye kaçtı.
Caldera hükümetinin yaptığı tek olumlu iş, Chavez ve diğer Bolivarcı subaylar için 1994 yılında af çıkarmak oldu. Biraz olsun demokrat görünmek için bunu yapmak zorundaydı.
Hapisten çıkan Chavez 1994-1995 yılları arasında ülkeyi gezerek propaganda çalışmaları yürüttü. Venezüella halkı ilk kez Punto Fijo anlaşmasını imzalayan partilerin söyleminden farklı bir söylem duyuyorlardı. Bağımsızlık, egemenlik, devletin kaynaklarının çok uluslu şirketler için değil de halk için kullanması…
Chavez’in bu propagandasının etkili olmaması olanaksızdı. Zaten halk kitleleri kötüleşen yaşam koşullarını protesto etmek için her yerde ayaklanıyordu. Solcu olarak bilinen güçlerin arkasına saklanmak zorunda kalan burjuvazinin Chavez’in siyaset yapmasını yasaklayacak gücü kalmamıştı. Chavez’in temsil ettiği Bolivarcı Hareket, 19 Nisan 1997′de seçimlere girecek olan Beşinci Cumhuriyet Hareketi adlı yasal partiyi kurdu.
“Daha sonra Caldera Başkanlığa seçildi ve biz hapisten çıktık. Ülkeyi gezmeye başladık. Bununla birlikte Ordu’yle tüm bağlarımızı koparmamıştık. Ordu içinde her zaman bize bağlı subaylar bulunuyordu.
Punto Fijo ile oluşturulmuş yapı yerine yeni bir Anayasal Meclis oluşturulmasını önerdik. Hareketimizin sivil üyeleri ile beraber özellikle hukuk konusunda teorik çalışmalar yaptık. Örneğin Rousseau okuduk. Latin Amerika’daki benzer deneyimleri inceledik. Örneğin 1991-1992′de Kolombiya’da denenen ama başarısız olan girişimden etkilendik. Bütün bunları yaparken her şeye rağmen silahlı ayaklanma ihtimalini de göz ardı etmiyorduk. Ama bu defa silaha sarılalım ya da sarılmayalım, arkamıza daha güçlü ve örgütlü bir halk desteği almak istiyorduk. 1994-1995 yılında gitmediğimiz köy kalmadı. Her yerde örgütümüze bağlı kollar oluşturmaya çalışıyorduk. Bazı sol partilerle dirsek teması halinde yaptığımız yarı-gizli örgütlenmelerdi bunlar. Diğer Latin Amerika ülkelerinden de ittifaklar aradığımız son derece yoğun çalışma içinde geçen yıllardı bunlar.
Sonunda seçimlere girmeye de karar verdik. Şunu her zaman söylerim: Kansız bir devrim yaptık ama hiçbir zaman silahsız olmadık.”
Chavez’in partisinin seçimleri kazanacağını anlayan sol partiler de Beşinci Cumhuriyet Hareketi’yle ittifak yaparak seçimlere girmeye karar verdi. Venezüella Komünist Partisi ve Herkes İçin Vatan Partisi dışındaki “sol” partilerin (MAS başta olmak üzere) sadece geçmişte sayesinde zenginleştikleri iktidarın tadını aldıkları için ve iktidardan uzaklaşmamak adına seçimleri kazanacağını bildikleri Chavez’e destek verdikleri daha sonraki Amerikan destekli darbe girişimine (2002) en ön saflarda katılmalarıyla ortaya çıkacaktı.
Chavez’in iktidarı almasından korkan burjuva partileri de kendi aralarındaki kavgaları unutarak Beşinci Cumhuriyet Hareketi ve onunla ittifak yapan diğer partilerin karşısına tek bir aday çıkarsalar da 1998 seçimlerinde yenilgiye uğramaktan kurtulamadılar.
…
Yaralanılan kaynaklar:
- Marta Harnecker-Hugo Chavez Ropörtajı - 2002 http://www.nodo50.org/cubasigloXXI/politica/harnecker24_310802.pdf
- Luis Bonilla-Molina ve Haiman El Troudi, Historia de la Revolucion Bolivariana (Bolivarcı Devrimin Tarihi) http://www.wikilearning.com/historia_de_la_revolucion_bolivariana-wkc-8633.htm
- Historia de Venezuela en Imagenes (Resimlerle Venezüella Tarihi) http://www.fpolar.org.ve/encarte/encarte.html
- Raul Roa “La revolucion del 1930 se Fue a la Bolina” (”1930 Devrimi Hedefinden Saptı”)
- Fidel Castro, Devrim İçin Savaşmayana Komünist Denmez, Yar Yayınları, 1978
Stalin Arşivi Ekim 2006
(kaynak göstermek koşuluyla her şekilde çoğaltılabilir)