Lübnan direniş hareketinin sembolü Süha Beşara’yla röportaj
“Seni direnmeye iten düşmanı aştığında, ardında yaşam vardır.”
Süha Beşara, 33 yaşında, 15 Temmuz 1967’de Beyrut’ta doğdu, evli, Lübnan vatandaşı.
Lübnan’da mühendislik eğitimi gördüğü sırada işbirlikçi Güney Lübnan ordusunun komutanı Antoine Lahad’ı öldürme girişiminde bulundu. 20 yaşındaydı. Bu eylemi yüzünden hiç yargılanmadan on yıl boyunca ağır işkencelere maruz kalacağı Khiam cezaevinde hapsedildi. Şu anda Paris’te yaşıyor ve burada İbrani dili bölümü 2. sınıfta okuyor. Ayrıca tutsakların serbest bırakılması için çalışan İsrail işgalinin kurbanlarının hakları komitesinde mücadelesini sürdürüyor.
Süha Beşara 1967 yılında Lübnan’da doğdu. Çok genç yaşta iç savaşın ve İsrail işgalinin dehşetiyle tanışarak direnişe girmeye karar verdi. 20 yaşında, işgalci İsrail adına Lübnan’ın güneyini kontrolünde tutan Güney Lübnan Ordusu komutanı Antoine Lahad’a silahlı saldırıda bulundu, Lahad saldırıdan kıl payı kurtulabildi. Tutuklandı, işkenceye maruz kaldı ve hiç yargılanmadan Khiam cezaevinde hücreye konuldu. Süha burada – altı yılını 80cm’ye 1m85cm’lik tecrit hücresinde olmak üzere- yaşamının on yılını geçirdi. 1998 yılında yoğun bir uluslar arası kampanyayla özgürlüğüne kavuştu. Solidaire dergisi olarak Paris’te karşımızda alçakgönüllü, güçlü, çok güzel, etkileyici bir kadın bulduk.
röportaj: Valérie Heuchamps (Solidaire / Nisan 2001)
Solidaire: Direnişçi kitabınızda şöyle yazıyorsunuz: “Politik eğitimim o korkunç 1982 yılında gelişti. İsrail istilası o zamana kadarki inanışlarımı derinden sarstı. 15 yaşındaydım ve şimdiden eyleme geçmeye hazırdım.” Bu koşulsuz seçimi o kadar genç bir yaşta nasıl yapabildiniz?
Süha Beşara: Bir ideolojiye bağlanmayı insanın içinde bulunduğu koşullardan ayıramayız. Kişiyi harekete geçiren, sonuna kadar gitmeye iten bir çevre vardır. Bir kez ideoloji belli olaylarla yan yana geldiğinde, seçmek sözkonusu olmaz. Tüm bir halk acı çekiyordu ve benim için tetikleyici unsur Sabra ve Şatila katliamları [1] oldu. Kimliğin, Filistin davasının ne anlama geldiğini orada kavramıştım. Bağlanmam çocukluğumdan da geliyor. Babam komünistti ve sendikacıydı, muhtemelen ilk gençliğinden itibaren.
Solidaire: Daima kaba güce, şiddete başvurmaktan uzak durmuştunuz o ana kadar. Ama yine de sonunda silahla mücadeleyi seçtiniz…
Süha Beşara: Ben sol, daha çok komünist bir ortam içinde yetişmiş Hıristiyan kökenli bir kızdım. Batı-Beyrut’ta ve Doğu-Beyrut’ta içsavaş patlak verdiğinde, Hıristiyan olarak şehrin iki tarafından hangisinde yaşayacağımızı seçmek zorunda kaldım. Batıda, 17 cemaat vardı. Doğuda ise sadece Hıristiyanlar bulunuyordu. İnancım gereği, babamın da seçimi bu yöndeydi, Doğu-Beyrut’ta kalmayı seçtim. Neden? Kendime bu soruyu sordum: gerçekte düşman kim? Doğuda olup da Müslümanların insan dahi olmadıklarını düşünenler mi? Yoksa Batıda olup da şu yada bu çıkara hizmet etmeye çalışanlar mı? Sorun o dönemde çok yakıcıydı.
Benim için kıvılcım İsrail işgali oldu. Beyrut’ta kalmaya karar verdiğimde, sivil savunma gücü içindeydim. Bu 1982 yılında. Bazen ancak pantolonlarının cebinde kalan küçük bir parça kağıttan tanıyabildiğimiz şekilde yaralanmış insanları kurtarmaya çalışıyorduk. Sabra ve Şatila katliamlarından ve Lübnan direniş cephesinin çağrısından sonra, kendime dedim ki: şimdi silaha sarılmalıyım. Bu cepheye katılmalıydım, eli kolu bağlı ailemin katledilmesini beklememeliydim. Daima Sabra ve Şatila katliamları örnek verilir, ama başka birçok katliam daha vardır. 9 yaşından 82 yaşına kadar on binlerce tutuklu vardı Güney-Lübnan’da, Lübnanlılar ve Filistinliler. İsrail devletinin politikası İsrail’i Filistinlilerden arındırmaktı.
Solidaire: Kitabınızda direnişin birçok öğesinden söz ediyorsunuz…
Süha Beşara: Evet gerçek buydu çünkü. Kitap, İsrail otoritelerinin Lübnan savaşını bir devletle bir terörist örgüt, Hizbullah arasındaki bir savaş olarak gösterme çabalarını reddetmek için yazılmıştır. Bu kişiler komünistlerin rolünü telaffuz dahi edemiyorlar, oysa 1982’den 1990’lara kadar savaş alanında en çok bulunanlar ve en çok operasyon gerçekleştirenler komünistlerdi. İsraillilerin işgal ettikleri toprakların dörtte üçünü terk etmek zorunda kaldıkları dönem de bu dönemdi.
Yaşadığım deneyim çok zengin, ancak onun merkezine kendimi koyamam. Kitapta, hemen herkesten söz ediyorum, çünkü herkes savaştan etkilenmiştir. Filistinliler de. Bize direnmeyi onlar öğrettiler. Onlar olmasaydı, Lübnanlılar işgalcilere çok kolayca boyun eğecek durumdaydılar. Hele bir de para işin içine girince…
Solidaire: Antoine Lahad’ı öldürme girişiminizden sonra, hiç yargı yüzü görmeden Khiam hapishanesinde hapsedildiniz. Burada Kfiah’la dost oldunuz, o Sabra ve Şatila katliamlarından sağ çıkabilmiş bir Filistinliydi. Onun hakkında bir şeyler anlatabilir misiniz bize?
Süha Beşara: Kfiah’ı anlatmaya kitaplar ve kitaplar gerekir. O tek başına Filistin davasını anlatır. Filistin halkının tüm acılarını yaşamıştır, savaşı, geri dönüş yasağını…
Bugün, Filistinliler hala her türlü insani haklardan mahrum olarak yaşamanın acısını çekmeye devam ediyorlar. Yıllardır yerleşmiş bulundukları Lübnan’da bile, çalışma hakları yoktur.
1948’den beri kamplara yerleştirilmişlerdir. Unicef ve Unesco bu insanların eğitim görebilmesi için orada okullar açtılar. Bu insanlar da okudular, okudular ve yine okudular. Pek çoğu doktor, mühendis oldular… Ama neye yaradı? Diplomalarını asacak kendilerine ait bir duvarları dahi yoktur. Lübnan’da 70 meslekte çalışma hakları yoktur. Gerçek bir kimlik kartları yoktur, oy hakları yoktur, vatandaşlık hakları yoktur.
Solidaire: Sabra ve Şatila katili Şaron’un bugün Başbakan olduğunu görmek korkunç değil mi?
Süha Beşara: Bence tek rahatsız edeci, utanç verici olan bir birey değildir, bir durumdur. Herkesin suskunluğudur ve sadece batılı ülkeler ve İsrail’in değil, Arap ülkelerinin de suskunluğu, gerçekten şok edici olan bu.
Solidaire: Kitabınızda çarpıcı olan, sahip olduğunuz bu büyük direnişe devam etme isteğiniz, hapisteyken bile. Çeyrek saatlik jimnastiğin bile bir direniş eylemi olduğunu görüyoruz…
Süha Beşara: Hedef açık olduğu ölçüde, üstesinden gelinemeyecek şey yoktur. Soğuk, açlık, susuzluk, rutubet, sağlık hizmetinin yokluğu… hepsi vardı. Fazladan, işkenceden çıkan insanların geçirdiği krizlere şahit olmak zorunluluğu. Düşman hala oracıktadır, ama mücadele yolları değişmiştir. Amaç sonuna kadar hayatta kalmak olmuştur, evrimleşmeye, kendini geliştirmeye devam etmek, bazen hatta gardiyanları bile aldatarak onlardan bilgi ele geçirmek. Bir kenara sinip örtüler altında zamanı geçirmemeye çalışmamak gerekir. Hep beraber dinlersiniz, yersiniz, hep beraber acı çekersiniz. Ve kendinize sorarsınız: Ne beni kızdırmalı ve ne kadar? Çünkü eğer aklını yitirirsen, kazanan düşman olacaktır.
Hep hapishanenin rutin olduğu söylenir. Ama normalde, korku bu rutinin bir parçası değildir. Oysa, Khiam hapishanesinde, durmadan korku içinde yaşıyordun. Her gün kelepçelerin, gardiyanların seslerini duyuyor, tahammül etmesi çok zor bazı sahneleri tekrar tekrar yaşamak zorunda kalıyordun. Akşam hücresinden alınan bir mahkumun neden geri getirilmediğini, durumunu öğrenmeye çalışıyorduk… Korku hep oradaydı. Seni direnmeye iten aslında düşmanın kendisiydi. Ve düşmanı bir kez aştığında, orada yaşam vardır, çok güzel olan ve öylesine geçip gitmesine izin verilemeyecek olan yaşam.
Tutuklular arasında da problemler oluyordu, çünkü her biri farklı ortamlardan geliyordu. Hücredesiniz ve ötekini eğitimiyle ve alışkanlıklarıyla birlikte kabul etmek zorundasınız. Ve işte sıkıntı buradan geliyor. 24 saatin 24 saatinde yakınıp sızlanan birisiyle aynı hücreye düşebilirsin. Bir keresinde beni bir delinin yanına kapattılar. Hiç kolay olmadı. Ve işte o noktada kendinize şu soruyu gerçekten sormak durumunda kalıyorsunuz: bu engelleri aşmayı nasıl başaracağım?
Yaşam tek bir şey üzerinde yükseliyor: ötekini tanımak ve onu anlamak. Kendi üzerine kapanmış bir insanınkisine yaşamak denmez, bu egoizmdir. Başkalarıyla ilişki kurmak, onlardan öğrenmek, yaşamak budur. Bunu düşmanın bunu engellemek için her şeyi yaptığı kamplarda bile başarmak gerekir. Öyle ki bize yazı yazmayı, resim çizmeyi hatta şarkı söylemeyi ve aramızda konuşmayı dahi yasaklamışlardı. Bizi sadece yiyen ve uyuyan varlıklar olarak görmek istiyorlardı, hepsi bu.
Solidaire: Yine de hapishane içinde başkalarıyla iletişim kurabildiniz mi?
Süha Beşara: Pencereden pencereye haberleşiyorduk, şarkılarla, öksürüklerle (sonradan öksürmeyi bile yasakladılar), ayrıca tuvalet duvarlarına yazdığımız birkaç kelime… Ayrıca bir de hücreleri birbirine bağlayan bir fularımız vardı, sahip olduğumuz pek az şeyi bunu bir asansör gibi kullanarak birbirimize iletiyorduk. Yazmak yasaktı, ama uzun vadede nesneleri saklamayı öğreniyorsunuz, gardiyanların alışkanlıklarını tanıyorsunuz… ve bunları yeni tutuklulara öğretiyorduk. Hapiste hatta şiirler yazdım. Onları kaybetmemek için önce peynir ambalajlarının üzerine yazdım, sonra duvarlara kazıdım, ayrıca kumaşlara ve tuvalet kağıtlarının üzerine de yazdım. İlk kopyalar gardiyanlarca ele geçirildi tabi, ama tuvalet kağıtları ve kumaşlar kurtuldu.
Solidaire: Lahad’a karşı giriştiğiniz eylemi anne-babanız nasıl karşıladı?
Süha Beşara: Babam için kızının öldürülebileceği bir işe girişmesi fikrini kabul etmek kolay olmadı. Ama eylemimle gurur duymuştu, annem de öyle. Eğer babam beni kınasaydı, şok olurdum. Çünkü bana hayatta belli kararlar almayı ve belli bir safta yer almayı öğreten babamdı. İnancı gereği Beyrut’ta kalmayı tercih etmişti: İsrail işgaline karşı direnmesi, Komünist Partisi gazetesini çıkarmayı sürdürmesi, insanlara yardım etmesi gerektiğini düşünüyordu. Hatta tutuklu olduğum zaman içinde bile, dışarıda şans eseri onunla görüşmüş olan tutuklulardan Direniş Cephesi için bağış topladığını haber alıyordum. Bunu duyunca çok mutlu olmuştum. Bunu bana bir kız tutuklu bir pencereden şarkıyla haber vermişti.
Solidaire: İsrail fiziki olarak Lübnan’ı terk etti. Bugün ülkenin durumu nedir?
Süha Beşara: Asla işgale karşı mücadeleyi genel mücadeleden ayrı görmedim. Her şey bir arada gerçekleşiyor. Lübnan’da sorun bir Devlete, bir ortak kimliğe sahip olma sorunu hep gündemde. Her bunalımda, cemaatler kendi içlerine kapanıyor. Bu ülkenin tarihinden kaynaklanıyor. Lübnan’ın Fransa tarafından yaratılmasından beri bu böyle devam ediyor. Batının Müslüman Arap dünyası içinde bir Hıristiyan devlete ihtiyacı vardı. Cemaatçilik sorunu çok yakıcı biçimde varlığını koruyor.
Günümüzde Lübnan tarihinin bütün düzeylerde en zor evresini yaşıyor: ekonomik sorunlar, cemaatçilik sorunları, ayrımcılıklar. Ülke dışında festivallerde, müsabakalarda çok güzel temsil ediliyoruz… Ama gerçek sorunlar gizleniyor, insanlar maske takmayı çok iyi biliyorlar.
Solidaire: Şu anda neler yapıyorsunuz?
Süha Beşara: Paris’te çağdaş İbrani dili okuyorum. 2. senemdeyim. Ve İsrail hapishanelerindeki tutsakların serbest kalması için mücadelemi sürdürüyorum. Fransız avukatlarla birlikte tutsakların durumunu hukuksal ve medyatik olarak tanıtmaya çalışan küçük bir komitemiz var. Kitap da bu amaçla yayınlandı. Eğitimimi tamamlayınca tekrar Lübnan’a dönmeyi planlıyorum.
[1] Güney Lübnan Ordusunun 1982 yılında Ariel Şaron komutusundaki İsrail ordusunun desteğiyle büyük bir katliam gerçekleştirdikleri Filistinli mültecilerin yerleştirildiği kamplar.
| Kronoloji 1943. Lübnan’ın bağımsızlığını kazanması.1970. Ürdün’den kovulan Filistinliler Lübnan’a sığındılar. 1975 (Nisan). Lübnan’da iç savaş başladı. FKÖ’yle (Filistin Kurtuluş Örgütü) bağlantılı olan Arap milliyetçileri, Müslümanlar ve sol örgütler, esas olarak Hıristiyanlardan oluşan bir cepheyle (Falanjistler, vb.) karşı karşıya geldiler.1978. Lübnan’ın İsrail tarafından ilk kez işgal edilmesi. İsrail Güney Lübnan’ın sınır bölgesini hala elinde tutmaktadır.1982. Geniş kapsamlı İsrail işgali. Beyrut kuşatma altında. İsrail himayesi altındaki Hıristiyan milisler Sabra ve Şatila mülteci kamplarına saldırdı. Bu saldırılarda 800’le 3000 arasında Filistinlinin katledildiği söylenir. FKÖ Lübnan’dan çekilmek zorunda kalmıştır.1985. İsrail geri çekildi ancak Güney-Lübnan’ın askeri kontrolünü Güney Lübnan Ordusu aracılığıyla elinde tutmaya devam etti. 15 yıl süren iç savaşta 140 000’den fazla insan hayatını kaybetmiştir.
2000 (Mayıs). Güney Lübnan Ordusu saflarında artan firarlar İsrail’in Güney-Lübnan’dan beklenenden önce çıkmasına yol açtı. |
kaynak: http://www.ptb.be/scripts/article.phtml?section=A1AAABBSBF&obid=4705
Stalin Arşivi çeviri birimi (26 Ağustos 2006)