Perestroyka’nın Ekonomik ve Sosyal Tahribatı - Sergey Karamurza

Perestroyka’nın Ekonomik ve Sosyal Tahribatı*Sergey Georgiyeviç Karamurza

Perestroykanın altı yılı ve radikal ekonomik reformun iki yılı geride kaldı, bu da ekonomik durum analizimizi yeteri kadar uzun bir dönemden derlenmiş istatistiklere dayandırabileceğimiz anlamına gelir. Ana eğilimler iyice açığa çıktı, endüstriyel politika kararlarını da gerçek getirilerine göre, yani reform seçeneklerinin tartışılmasında kullanılan ideolojik argümanları dikkate almadan değerlendirebiliriz. Rusya’nın yaşamı destekleyici sistemleri o kadar harap olmuştur ki bundan politik çıkar sağlamaya çalışmak bir suçtur.

Sanayide şu anki krizin nedenleri ve dinamikleri nelerdir? Bunlara dönmek zorundayız çünkü gerçek nedenlerini anlayamazsak sanayi üretiminin büyük erozyonunun durdurulması, hatta yavaşlatılması için herhangi bir önlem almamız imkânsız olacaktır. Sanayide reformun başladığı dönemin koşullarını ve Rus sanayisinin, reforma verdiği “tepkiyi” belirleyen, bazı nesnel özelliklerini hatırlamak zorundayız.

Tüm Sovyet endüstrisinin, ya hiç piyasa kurallarıyla işlemeyen, ya da kısmen bunlara uyan dev bir işletme olduğu ve sanayi ürünlerinin fiyatlarının dünya fiyatlarından, kimi zaman 1000 katı kadar farklı olduğu hatırlanmalıdır.

Sanayi işletmelerinin SSCB topraklarında konumları ve bir ya da iki büyük fabrikanın sektörlerinde çoğunlukla rakipsiz olmaları anlamına gelen yüksek uzmanlaşma düzeyleri akılda tutulmalıdır.

Ekonomi, işleyişleri ekonomik yasalarla düzenlenmeyen, buna karşın ekonominin diğer alanlarıyla sıkı bağlantıları olan işletmelerle (savunma sektörü) aşırı yüklenmişti.

Sovyetler Birliği çok sayıda etnik gruplardan oluşan bir ülkeydi ve endüstriyel gelişme bölgeden bölgeye farklıydı.

Sovyet sanayisi, sanayileşmenin “ikinci aşamasının” sonuna gelmişti ve temel varlıklarının yeniden yapılandırılması ve geniş ölçekte modernleştirilmesi ihtiyacındaydı. Sovyet ekonomisi –batı sanayileşmesinin otuzlarda karşılaştığına benzer- bu aşamaya bir kriz içinde değil fakat durgunluk içinde girdi, bu da Sovyet liderlerinin ılımlı yeniden yapılandırma modellerini uygulamalarına imkân veriyordu.

Tüm bu koşullar reform çabasına açık ve kesin sınırlar getirdi:

1. Sovyet reformcuları, alternatif olarak etkin bir piyasa-temelli haberleşme sistemi yaratılmadığı sürece haberleşme ve kontrol sisteminin bir an bile duraklamasına izin veremezdi.

2. Savunma sanayisinin yeniden yapılandırılması ve dönüştürülmesi için yatırım yapılmalıydı, böyle bir dönüşüm Sovyetler Birliği batıyla askeri açıdan denk hale geldiği ve bunu fiilen kanıtladığı için mümkündü.

3. Kararlı bir piyasa-temelli sistem yaratılmadan, sistemin hangi kurucu işletmelerinin, özellikle de hangi tekellerin, serbest piyasa ilkelerine geçmesine izin verilmeyeceği kararlaştırılmalıydı.[1]

4. Devleti ve ekonomisini bir arada tutacak politik, ekonomik ve kültürel kaynaklar harekete geçirilmeliydi.

5. Reformun en kritik dönemi için, tarafları, toplumu destabilize edecek ve çatışmalar doğuracak hareketlerden men eden bir “toplumsal barış” anlaşması yapılmalıydı.

Hepimizin hatırladığı gibi, 1985-1991 arası eylemleriyle politik liderlik bu kısıtlamaları dikkate almadığını gösterdi ve kaçınılmaz olarak bir sistem krizine yol açtı. Perestroykanın tüm ideolojik programının ana hedefi “yönetim-kumanda sistemini” parçalamaktı ve sonuç olarak ekonominin haberleşme ve kontrol sistemi çeşitli politik gerekçelerle yıkıldı. Fiyat ve gelir dinamikleri üzerinde planlı kontrole son verilmesi bir anda finansal sistemin yapısını bozdu ve enflasyona yol açtı, iç fiyatlar dünya fiyatları düzeyine gelmeden dış ticarette devlet tekelinin kaldırılması ise doğal kaynakların ve diğer ürünlerin doyumsuzca ithaline ve politik iktidar yapılarında etkin bir komprador lobinin oluşmasına neden oldu.

Aynı zamanda, “Sovyet imparatorluğunu” yıkmak amacıyla, başta etnik çatışmalar olmak üzere her türlü çelişki ve çatışma körüklendi. Merkezi hükümetin, ayrılıkçılığı ve bölgesel milliyetçi ve köktenci hareketleri desteklemesi, ideolojik kampanyalarla da düzenli olarak bunları güçlendirmesi tarihsel bir paradokstur: “Ribbentrop-Molotov anlaşması” ve bu anlaşmanın Tiflis, Baku ve Vilnius’da “beceriksizce” uygulanması üzerine koparılan yaygara bunun bir örneğidir. Bu programın yaratıcılarının niyetleri hakkında ne düşünürsek düşünelim, ekonominin temeline güçlü bir mayın yerleştirildiği kesindir.

Artan dengesizlik karşısında, perestroykanın ideologları konumlarını güçlendirebilmek için 1989’da kitlelerin gözünü boyayan bir hileye başvurdular: “insan yüzlü bir ekonomi” kurmayı amaçladıklarını söyleyerek, temel endüstrilerden kaynakları çekerek halkın gelirinde haklı bir gerekçeye dayanmayan bir artışa izin verdiler. 1988-1991 dönemi, enerji, metalurji, makine yapımı ve kimya sektörlerinin temel varlıklarının modernleştirilmesinde büyük bir düşüşe sahne oldu (bkz. Şekil 1). Gereken fonların minimumuyla bile desteklenmeyince, savunma sektörünün dönüştürülmesiyle ilgili iddialar [savunma harcamalarının azaltılması, nükleer silahsızlanma gibi Gorbaçov döneminin başlıca kampanyaları kastedilmektedir –ç.n.], ekonominin teknolojik olarak en gelişmiş sektörlerinin çöküşünü gizlemeye yarayan ideolojik bir eylem haline geldi.

Şekil 1 Rusya Federasyonu’nda temel sanayi kaynaklarının kullanımı

Tam bu sırada basın ve özellikle televizyon Sovyet toplumunda bölünmeyi artıracak bir kampanya başlattı.

Perestroyka planının amacı gerçekleşti: “Şeytan İmparatorluğu” [Reagan yönetimi 80’lerden itibaren Sovyetler Birliği’ni bu sözlerle tanımlıyordu –ç.n.] tüm kalıntılarıyla birlikte yıkıldı. Fakat ekonomiyi taşıyan yapılar da yıkıldı. Rusya’ya kalan ise, çoğu yaşamsal bileşenini kaybetmiş ve iç bağları ciddi bir şekilde zayıflamış sakat bir ekonomi oldu. Artık COMECON gibi geleneksel yabancı ortakları da yoktu ve zaten bölünmüş bir toplumda gerilimler de artmaktaydı.

Rusya reformu devam ettirmek zorunda kaldı, fakat ülkenin durumu 1985’te olduğundan çok daha kötüydü. Sistemin krizi başlamıştı ve 1991’in sonlarında Rusya bir reform modeli seçmek zorundaydı. Bu seçimi ne belirledi?

1. Akademik çevreler, genel olarak aydınlar ve bunlarla birlikte perestroyka yıllarında iktidarın kilit pozisyonlarını ele geçirmiş, liberalizmi savunan, Rusya’nın batı tarzı kapitalizme geçmesini (“dünya medeniyetine dönüş”) isteyen parti ve hükümet aparatçikleri. Bu, neo-liberal tarzda batı yönlü bir ütopyacılığın en önemli Rus kentlerindeki çoğu aydın ve bürokratın düşgücünü ele geçirdiği bir dönemdi. Alternatif reform modellerinin savunucuları görüşlerini halka açıklama fırsatı bulamadılar. Böylece, Rusya’da reform modelinin seçimi, halk değil perestroyka’yı başlatan küçük aydın grubu tarafından yapılmış oldu.

2. Gorbaçev yönetiminde batıya verilen büyük jeopolitik ve askeri tavizlerin, belirli bir reform planını (IMF’nin sözde “istikrar programı”) benimserse Rusya’ya mali yardım yapmaya söz veren batı tarafında ödüllendirileceğine inanıldı. Dışişleri Bakanlığı bu umutları kuvvetlendirmek için her şeyi yaparken, eski sosyalist ülkelerin hükümetleri bu programı çoktan uygulamaya koymuş ve Rus liderlere cesaretlendirici sinyaller göndermeye başlamıştı.

Sonuçta Rusya, batı neo-liberalizminin ilkelerini paylaşan, Chicago School of Economics’in teorilerini destekleyen uzmanlardan oluşmuş bir hükümete sahip oldu. Bu okulun en radikal temsilcilerinden olan Jeffrey Sachs danışman olarak Rusya’ya davet edildi.

IMF programı bir dizi kısıtlayıcı monetarist önlem içeriyordu:

-ekonomiye devlet müdahalesinin azaltılması, hatta kamu sektörünün tümüyle özelleştirilmesi, devlet destekleriyle eğitim, sağlık ve sosyal yardım harcamalarının sona erdirilmesi ya da keskin bir şekilde azaltılması, denk-bütçe uygulanması;

-mümkün her yolla özel girişimciliğin, yabancı yatırımların desteklenmesi ve yabancı yatırımcılara her türlü ayrıcalığın tanınması;

-“reel kur” politikasının uygulanması, böylece “ihraçları cesaretlendirmek amacıyla” ulusal paranın temel batı para birimleri karşısında değerinin sürekli düşürülmesi.

Bu programın benimsenmesi son derece önemli bir karardı. Buna karşın, -uzmanlar arasında bile- herhangi bir tartışma yapılmadan, büyük bir hızla alındı. Bir CIA raporunun (1991) böyle bir kararın korkunç sonuçları hakkında uyarısının bilinmesine ve benzer uyarıların öndegelen bir grup batılı (Uluslar arası işbirliği için Eylem Komitesi: Pierre Trudeau, Valery Giscard d’Estaing, Miguel de la Madrid ve Helmut Schmidt) tarafından yapılmasına rağmen bu karar alındı. Bunlar, IMF’nin şok terapi politikasının uygulanmasının feci sonuçları olacağı konusunda uyardılar.** Amerikan ve Avrupalı uzmanların hazırladığı, birçok Afrika ve Latin Amerika ülkesinde IMF yöntemlerinin uygulanmasının olumsuz sonuçları hakkında önemli çalışmalar da çok iyi biliniyordu. Margaret Thatcher’ın uygulamaya koyduğu monetarist reformun uzun vadeli olumsuz etkileriyle birlikte, Polonya ve Yugoslavya’da iki yıl boyunca bu programın uygulanmasının sonuçlarının özetlendiği ve analiz edildiği “White Paper” [İngiliz hükümetinin resmi raporu –ç.n.] yayınlanmıştı.

Batı’dan büyük mali yardım almasına karşın, Polonya şok terapi sonrası zar zor ayakta kaldı: sanayi potansiyelinin önemli bir bölümünü kaybetti ve tarımı ciddi olarak zarar gördü.

Yugoslavya büyük bir krizle birlikte iç savaşının şiddetlenmesini yaşadı. Bu ülke, çok sayıda etnik gruptan oluşan ve hatırı sayılır bir savunma sektörüne sahip bir ülkede IMF planının uygulanmasının “parlak” bir örneği olmuştu. Krizin farklı etnik bölgelerde eşit olmayan dağılımını, bunun kaçınılmaz sonucu olarak da ayrılıkçılığın yükselmesini yaşadı. Daha ılımlı bir modeli benimseyen Çekoslovakya’nın barışçıl bir şekilde parçalanması sağlandı. Macaristan’da, en ileri işletmelerin batılı yatırımcılar tarafından satın alınması, etkin garantiler içeren sözleşmelere rağmen, yeni teknoloji akışına değil çoğu rekabetçi üretim biriminin iflasına neden oldu.

IMF planının benimsenmesinin potansiyel riskleri iyi biliniyordu: durumu hızla istikrara kavuşturma çabaları başarısız olunca, alınan krediler batmakta olan ekonomiye ek bir yük oluyor, IMF’nin koşulları, ülkeyi kredi verenlere bağımlı işletmelerle dolu ekonomik bir alan haline getiriyor.[2]

Şu anda yabancı borç ödemeleri Üçüncü Dünya ülkelerinin bütçe harcamalarının %30-40’ını oluşturuyor. Borçları yeniden düzenlendiğindeyse, borçlu ülkelerin hükümetleri özel işletmelerin dış borçlarını da üzerine alıyor. Borçlu ülkeler dış borçlarına sermaye biçimini vermek, yani borç yükümlülüklerini hisse senedine dönüştürmek ya da hisse senetleriyle takas etmek zorunda bırakılıyor.[3]

Rusya’nın büyük bir risk aldığı açık, fakat seçim çoktan yapıldı. Rusya’ya, ekonomik şoku yumuşatmak için herhangi bir mali yardım yapmayacağını kavratması batının çok zamanını almadı, Rus liderler ise ülkeden sermaye çıkışını önleyecek mekanizmaları yaratacak zamana sahip değiller.

Rus toplumsal ve ekonomik sistemi şok terapiye nasıl yanıt verdi? IMF uzmanlarının kısa sürede kabul etmek zorunda kaldıkları gibi, IMF planına tepkisi “doğru değildi”. Şok terapi ve yarattığı piyasa rekabeti ekonomik toparlanmayı sağlamakta, emek fazlası sorununu çözmekte ve zarar eden işletmeleri tasfiye etmekte ya da yapısal değişiklikler sağlamakta başarısız oldu. Ekonomik küçülmeyi hızlandırdı, bu süreç gıda ve hafif sanayi gibi daha “piyasa-yönelimli” sektörlerde özellikle hızlıydı.

Ekonomik ve toplumsal faciayı önlemek için Rus hükümeti işletmeleri sübvanse etmeyi sürdürmeli ve açık veren bütçeyi korumalıydı. Sosyal yardımların budanması kritik bir noktaya ulaşmıştı; halk fiilen tüm birikimini yitirmişti ve fiyatlarla vergilerde artış nüfusun büyük çoğunluğunun tüketim düzeyini asgari geçim düzeyine indirmişti. Başka hiçbir ülke böyle bir fedakârlık yapmak zorunda kalmadı; üstelik fedakârlıklar istenen amaca ulaşmayı sağlamadı. Halkın el konulan paraları yatırıma dönüşmedi, devletin kasasına ise hiç uğramadı. Çoğunluğu ülkeden çıktı ve yabancı bankalara yatırıldı. Toplumun fedakarlığı boşa gitti. Gene de reform modelinde dişe dokunur değişiklik yapılmadı. Aksine, radikal politik çevreler hükümeti monetarist reformları hızlandırmaya zorladılar.

Bugün Rus ekonomisi ve toplumu ne durumdadır? Temel ekonomik göstergelerle yargıladığımızda, çoğu temel sanayilerde üretim düşüşü feci boyutlara ulaşmıştır, genel bir ekonomik istikrar kanıtı ise yoktur (bkz. Şekil 2). Doğru, üretim sektörlerin çoğunda istikrar kazandı, fakat bu istikrar çok düşük bir düzeyde ve yakında yeni bir düşüş görülebilir.

Şekil 2 Tarımsal yapının bozulması

a) (1) Traktör ve (2) biçerdöver üretimi

b) Tarımda kullanılan (1) mineral gübre ve (2) yem katkısı (bin ton)

Bir anda istikrara kavuşup büyümeye geçme umutları da, yeni bir kriz faktörünün etkisiyle soldu: yatırımlarda keskin bir düşüşün geç açığa çıkan etkisi. Temel varlıkların yok olma ya da değer kaybetme oranları yerlerine yenilerinin konulmasını aşıyor ve aradaki fark da gitgide artıyor.[4]

Ekonomide ideolojik etkiyle başlatılan kampanyalar gittikçe daha çok macera olarak görülüyor, bu ise toplumda gerilimi artırıyor. Sanayide sözde “hisse dağıtarak özelleştirme” ve tarımda özel çiftçiliği cesaretlendirme en parlak örnekleri teşkil ediyor.

Halka hisse senedi satarak özelleştirme programı “mülk sahibi” bir orta sınıf yaratma işini başaramadı. Bu kampanyanın sonucunda kara borsa simsarları hisselerin önemli bir bölümünü kapattılar, böylece toplumsal çatışma için daha da uygun bir zemin yarattılar. Özelleştirme fikri gözden düşerken, özelleştirme senetlerinin (resmi adı “ulusal zenginlik payı”) değeri de bir kilo sosis fiyatına indi.

Tüm ulusun 300 yılı aşkın bir sürede yarattığı, önemli bir gelişme kaynağı olan Rusya’nın geniş bilimsel ve teknolojik potansiyeli yıkıma uğratıldı ve belki de 1994 yılında iyice kaybedilecek.

Ülkenin farklı bölgelerinde gelir uçurumu dramatik olarak büyüdü. Krizin odağı tarımsal ve savunma fabrikalarının yoğunlaştığı bölgeler olurken, nüfusunun bir kısmı akılalmaz gelirler elde eden Moskova, bir tür adaya dönüştü. (bkz. Şekil 3)

Şekil 3 perakende ticarette sermaye devri (Moskova’nın devir oranı % 100) (1) Tataristan, (2) Kalmukya, (3) Dağıstan

Büyük gelir uçurumu ve nüfusun önemli bir kısmının yoksullaşması sağlık sorunlarının en önemli nedeni ve önemli bir stres faktörü oldu. Doğum oranında keskin bir düşüşün yanında, ölüm oranında, özellikle de intihar, cinayet ve kazalar nedeniyle erken ölümlerde dramatik bir artış görüldü. 1993’te bu nedenlerle ölenlerin sayısı 1989’a göre 1 milyon 750 bin kişi arttı. (Bkz. Şekil 4)

Bu kayıplar ancak büyük bir savaşın neden olduklarıyla kıyaslanabilir, bundan en çok zarar görenler de Ruslar olmuştur.

IMF reform modelinin uygulanması, farklı iktidar odakları arasında, hatta aynı iktidar odağının içinde, şiddeti Sovyetler Birliğinin çözüldüğü 1991 sonunda hayal edilemeyecek olan ciddi ayrışmalar ve çatışmalara yol açtı. Bu ayrışmalar Eylül ve Ekim 1993’te, Rusya’yı bir iç savaşın eşiğine getiren büyük bir politik kriz doğurdu. Bu son işaretti.

Şekil 4 Reformun demografik etkisi: (1) nüfus artışı, (2) nüfus artış oranı (binde), ve (3) ölüm oranı (binde)

Kriz o kadar derinleşmiş ve ekonominin yıkılışı o kadar ilerlemiştir ki en uygun çözümler bile bu krizi durduramaz. Gerçekle yüzleşmek ve halka daha fazla zorluğun önümüzde olduğunu dürüstçe söylemek zorundayız. Bununla birlikte, farklı toplumsal güçler kabul edilebilir bir uzlaşmayla bir araya getirilebilirse felaket önlenebilir. Bu ülke bunun için gereken her şeye sahip: geniş doğal kaynaklar, sanayi altyapısı ve vasıflı işgücü. Bugün önemli olan, ideolojik bir dogmaya değil ortak duyuya dayanan etkin bir üretim dağıtım sisteminin yeniden inşasıdır.

Bununla birlikte, politik durum daha karışık hale geldi. Reformun aynı modelde devamında ısrar eden hükümet üyeleri politikalarının sorumluluğunu üzerlerinden atmak için bir hileye başvurdular. Kötüleşen durumdan politik rant kapmak için eleştirici tavrı takındılar, oysa bu durum kendi kararlarının sonucuydu. Bu konumun Rusya’da ve dışarıda etkin çevrelerden ciddi destek aldığı göz önüne getirildiğinde, Rus toplumunda yeni bir bölünme öngörülebilir. Perestroyka ve reform süreçlerinde etkili (fakat yıkıcı) bir rol oynayan televizyon, kamuoyunu tekrar koşullamaya başladı.[5]

Aynı modelde radikal reformun devamını savunanlar, biraz onurları varsa son iki yılın sonuçlarına yakından bakmalıdır. Orada bu modelin savunucularının gerçeklikten habersiz olduğunun bolca kanıtı bulunuyor.

Bu durumda tüm politik ve kamusal güçler, teorik ve ideolojik şemalara saplanmayıp halkı kurtarmak ve ülkeyi bir arada tutmak istiyorlarsa, dramatik bir seçenekle karşı karşıyadır.

…………………..

* Bu başlığı biz koyduk. (-ç.n.)

* * Sovyetlerin tasfiyesi sürecinde Jeffrey Sachs yönetimindeki iktisatçı ve uzmanlar tarafından hazırlanan ve “şok tedavi” programını içeren Shatalin planının kabul edilmesi ve uygulanması süreci hakkında daha fazla bilgi için “George Soros’un Gerçek Hikayesi” yazısına bakınız. (-ç.n.)

Yazarın notları

[1] Sistem-kurucu bir işletme mutlaka büyük olmak zorunda değildir. Önemli olan bütün ekonomik sistemdeki işlevidir. Örneğin SSCB’de yem katkıları gibi “para kaybettiren” ürünlerin üretimi durduğunda, tüm karma yem sanayisi felç oldu. Bunun sonucunda hayvanlara yem olarak gittikçe daha fazla buğday verildi, ülke ithal buğdaya bağımlı hale geldi ve hayvan sayısı azaldı.

[2] 1983’ten 1987’ye kadar Meksika kredi verenlere 48.5 milyar dolar faiz öderken ana borcun ancak 18.5 milyar dolarını ödeyebildi. Ülke borç aldığı her dolar için 2.5 dolar ödemiş oldu.

[3] 1993’te Rusya’nın yaklaşık 40 milyar dolar ödemesi gerekiyordu, oysa ödeme gücü en fazla 2.5 milyar dolardı. Paris Kulübü borcu yeniden düzenlemeyi kabul etti, fakat bunun koşulları kamuya açıklanmadı. Bununla birlikte, bir Amerikan şirketinin, Rusya’nın borç yükümlülüklerinin, başta yakıt ve enerji sektöründe yer alanlar olmak üzere en önemli sanayi işletmelerinin hisseleriyle takas edilmesi için Moskova’ya yerleştiği basında yer aldı.

[4] Örneğin, 1993’te kömür üretim kapasitesinde kayıp 22 milyon ton olarak hesaplanırken, işleme konan yeni üretim kapasitesi 3 milyon ton düzeyindeydi (Sovyet planlarında daha önceden 20 milyon ton olarak öngörülmesine karşılık). Tarımda temel varlıkların, özellikle de toprağın değer kaybı o kadar açık değildir. Modern tarım yöntemleri kullanılması sonucu toprağın yılda kaybettiği besin öğeleri hektar başına 120-125 kilograma ulaşıyor. 1988’de Sovyetler Birliği besin öğelerinin kaybını karşılayacak kadar gübre üretip kullanmıştı, hektar başına 122 kg toprak verimliğini arttırmasa da koruyacak kadardı. 1992’de bu miktar 43 kg’ye, 1993’te 33 kg’ye düştü. Uzmanlar 1994’te oranın hektar başına 10 kg olacağına inanıyorlar. Son üç yılda toprak verimliliği uzun yıllar tedavi edilemeyecek şekilde bozulmuştur. 1993’te bu nedenle tahıl üretiminde düşüş yaklaşık 25 milyon tona ulaştı ki bu sayı Rusya’nın bütün tahıl ithaline denktir.

[5] Bu uyarının ifade özgürlüğüyle ilgisi yoktur. Sorun, televizyonu kullanma tekelini neredeyse elinde tutan küçük bir grubun, halkı belirli politik amaçlarla bilerek yanlış bilgilendirmesidir. Başbakan Viktor Çernomirdin’in son konuşmalarının yayını bu bakımdan oldukça açıklayıcıdır. Haber hazırlayıcılar başbakanın sözlerini bilerek çarpıttılar, saptırıcı yorumlar eklediler ve böylece hükümete karşı, cevap verme şansı da tanımadıkları bir karalama kampanyası yürüttüler. Böyle bir durumda istikrar nasıl sağlanabilir?

Stalin Arşivi çeviri birimi tarafından Türkçeleştirilmiştir. (23 Nisan 2006)

Stalin Arşivi’nin notu:

Yukarda sunduğumuz çeviri, Rusya Bilimler Akademisi üyesi yazar Sergey Karamurza’nın 1994 yılında yazdığı, “Rusya’nın Sanayi Politikası ve Sanayileşmenin Sorunları” adlı kitabından alınan bir makaleden özetlenmiştir. Sovyetler Birliği’ni çözülüşe götüren ideolojik, politik ve ekonomik süreçler hakkında birçok ilginç araştırmanın yazarı olan Sergey Karamurza, bir Marksist değildir. Bu yüzden Sovyet sisteminin çökertilmesini açıkça eleştirmekle birlikte, onun sosyalist temelleri üzerinde devrimci tarzda her türlü yeniden kuruluşu düşüncesini kategorik olarak dışlamaktadır. Bu da Sovyet-sonrası Rusya’nın en etkili siyasal yazarlarından biri olarak tanımlanabilecek Karamurza’nın, mevcut durumun çözümü olarak kendisini Çin Halk Cumhuriyeti ve Vietnam’da uygulanan tarzda “daha ılımlı bir reform süreci” ve sosyal yapıları koruyan bir tür “karma ekonomi”nin kuruluşu gibi dar bir perspektifle sınırlamasına yol açmaktadır. Bunda dünya tarihinin en büyük toplumsal projesinin çöküşünün ve bu çöküşü izleyen olayların dehşeti ve özellikle yazarın Yugoslavya örneğindeki gibi bölgesel eşitsizliğin tetiklediği bir içsavaş koşullarının gelişmesinden korkması da etkili olmuş görünmektedir. Yine de Sergey Karamurza’nın çalışmaları, Sovyet Birliği’nin çözülüş sürecinin kaynakları, gelişimi ve yıkıcı etkileri gibi konularda bilimsel araştırma için temel olabilecek, sağlam olgusal veriler ve dolaysız gözlemler için halihazırda neredeyse yegane kaynak durumunda olmayı sürdürmektedir. Aşağıdaki özet orijinal makalede yazarın toplumların sanayileşme süreçleriyle ilgili genel ve soyut tezlerini içeren “giriş” bölümüyle, yukarda özetlediğimiz çözüm önerilerini içeren son bölümleri dışarıda bırakarak, özellikle Perestroyka dönemi politikalarıyla bilinçli olarak üretilen yıkıcı etkileri açıkladığı bölümünü kapsamaktadır.

Yorum yapma kapalı.