“Bulgar/Sovyet bağlantısı”nın çöküşü - S.Konuk

S.Konuk 

“Bulgar/Sovyet bağlantısı”nın çöküşü

Mehmet Ali Ağca’nın mesihliği insanlara komik mi geliyor? Ağca’nın etrafını saran “doğaüstü” olaylar o kadar çok ki, insan ya onun mesihliğine iman edecek, ya da onun inceden inceye hazırlanmış planların biraz çenesi düşük bir uygulayıcısı olduğunu düşünmek zorunda kalacak. 

Ağca deliliğin ve kör cehaletin kütlesel gücünü İtalya’da öğrendi. Avrupa’nın köylü ve eğitimsiz nüfusun en yoğun olduğu ülkesinde, yine de bu geçmişte Rönesans’a beşiklik etmiş olan bir ülkeydi, halk yıllarca 1917 yılında uydurulan insanı çıldırtacak derecede safsatacı bir “Fatima masalına” inandırıldı. Vatikan, 1917 yılında Portekiz’in Fatima kasabasında kendilerine Meryem ananın görünüp üç büyük sır verdiğini iddia eden üç küçük çocuğun anlattıklarını inceledi ve bunların doğru olduğunu onayladı. “Fatima’ın üç sırrı” masalı başlangıçta yalnızca kitlelerinin uyutulmasında kullanılan sıradan bir dinsel şarlatanlık örneğiyken, 1941 yılında Mussolini henüz iktidarda olduğu ve faşizmin Sovyetler Birliği’ne karşı büyük saldırısına girişmekte olduğu bir dönemde bu masala özel bir antikomünist biçim verildi. Yeni yoruma göre verilen sırlardan ilki İkinci Dünya Savaşı’nın çıkacağı, ikincisi ise Sovyetler Birliği’nin çöküşüydü. Yani 1917’nin Mayıs ayında daha Ekim 17 devrimi olmamışken, kutsal bir ses, üç çocuğa 1922 yılında kurulacak olan Sovyetler Birliği’nin çöküşünü ilham etmişti! Tabi bunlar 1941’de açıklanıyor… Böylece, yıllarca süren faşist zorbalığa rağmen komünizmin işçi sınıfı içindeki gücünün bir türlü kırılamadığı İtalya’da, en cahil ve ezilmiş kesimler faşizm altında olduğu gibi ondan sonra da kesintisiz olarak, Sovyetler’in tasfiye edildiği yakın tarihe kadar, “komünist şeytanın” ölümü için dua ettirilebilmiştir.[1] 

Üçüncü sır uzun süre açıklanmadı. Ağca ise 1917’de verilmiş olan üçüncü sırrın kendisinin gerçekleştirdiği suikast girişimi olduğunu açıkladı, 2. Jean Paul de bunun doğru olduğunu ima eden açıklamalarda bulundu. Berlin’de 1994 yılında yapılan bir ankette, katılımcıların % 53’ünün Fatima saçmalığına inandığı, ve %11’inin ise kararsız olduğu ortaya çıkmıştır. Ağca’nın bizim güldüğümüz Mesihlik iddiaları görüldüğü gibi girmek istediğimiz muasır Avrupa Birliği standartlarına gayet uygundu.
 
“Bulgar Bağlantısı” provokasyonunun kutsal hortlayışı 

İçinde bulunduğumuz Mart ayının ilk haftası içinde Avrupa basını, “Ağca’yı Sovyetler Birliği azmettirdi” soğuk savaş propagandasını yeniden gündeme getiren İtalyan parlamentosu araştırma komisyonunun rapora geniş yer verdi.[2] Raporda, “Mehmet Ali Ağca’nın 1981’de Papa’ya suikast girişiminde Sovyetler Birliği’nin parmağı olduğuna dair hiç şüphe olmadığı” ifadesine yer veriliyordu. İtalyan medya tekelleriyle[3] sıkı ilişki içinde olan bizim Doğan basınımıza ise bu konu, raporun basına yansımasından neredeyse iki ay önce adeta malum olmuştu.  

Doğan basınını, Ağca’nın başarısız papa suikastı olayında ortaya atılan “KGB-Bulgar bağlantısı” masalını “akla en yakın” açıklama olarak yeniden pişirip ileri sürmeye iten bu kutsal esin Hürriyet’in 10 Ocak tarihli yayınıyla gerçekleşmişti. “Polonya’daki Dayanışma Hareketi’nin yükselişinden Polonyalı Papa 2′nci Jean Paul’ü sorumlu gören Sovyetler Birliği’nin, suikast için Bulgar gizli servisini taşeron tuttuğunun ve Ağca’nın da tetiği çektiği” (Hürriyet, 10 Ocak 2006) şeklinde özetlenen ve “Bulgar bağlantısı” diye anılan tez, ABD Ulusal Güvenlik Konseyi (NSC) danışmanı ve CIA yetkilisi Paul Henze tarafından yaratıldı. Araştırmacı Noam Chomsky’e göre “Bulgar/ KGB bağlantısı iddiasına Amerikan medyası çok geniş ve hiçbir eleştiri süzgecinden geçirmeden yer vermişti” ve “daha sonra bütünüyle çürütülecek” de olsa, “Paul Henze, [gazeteciler] Claire Sterling ve Marvin Kalb’ın savundukları çizgi, çok etkili bir hükümet-medya operasyonuyla yayınlara egemen olmuştu.”[4] Bu Paul Henze denen zat, ülkemizde 12 Eylül 1980 günü darbeyi ABD yönetimine telefonla “Bizim çocuklar işi başardı” diye haber vermesi olayıyla hatırlanmaktadır.[5] Gerçekte Henze, 12 Eylül operasyonu da içinde olmak üzere, Orta Doğu’dan, Doğu Avrupa ve Rusya’ya ve hatta Afrika’ya kadar birçok soğuk savaş dönemi CIA operasyonunun önde gelen planlayıcı ve yürütücülerinden biridir. Paul Henze’nin, Ağca tarafından öldürülmesinden önce gazeteci Adbi İpekçi’yle bir çok defa görüştüğü ve çeşitli konularda tartıştığı biliniyor. Son günlerde Ağca’nın “neyi bildiği, neyi bilmediği, neyi bilmediğini ne kadar bildiği” türünden derin felsefe sorunları hakkında çok fazla kafa patlatan ama işin gazetecilik mesleğini ilgilendiren somut bağlantılarını araştırmayı pek sevmeyen bizim gazetecilerimiz için anlaması zor olabilir, ancak bu sınırlı bilgiler bile düşünme yeteneğini büsbütün yitirmemiş insanlar için Ağca’nın bir soğuk savaş faresi olarak bir CIA tasarımı olduğu konusunda herhangi bir şüpheye pek az yer bırakacak niteliktedir.

Paul Henze İstanbul’da düzenlenen bir konferansta
 
İtalyan sağcı basını tarafından gündeme getirilen ve İtalyan parlamentosunun iddiayı yeniden ele alma kararıyla diriltilmeye çalışılan “Bulgar/KGB bağlantısı” yalanı, günümüzde  ciddi bağımsız gazeteciler ve araştırmacılar tarafından “Reagan dönemi propaganda kampanyaları” başlığı altında değerlendirilmekte ve tamamen gerçek dışı sayılmaktadır. Amerika’da hükümet çevrelerinin gazetesi Washignton Post’da dahi, 2000 yılında hikayede ciddi revizyonlara gidilmiş, CIA’in provokasyonuyla ilgili artan iddiaları perdelemek için bile olsa, KGB bağlantısı iddiası bir deli saçması olarak yansıtılmıştı.

Ne var ki bu kampanya zamanında, Sovyetler Birliği’nin “medeni Batı’ya” karşı her an gözü kara saldırılara girişebilecek, “eski komünist alışkanlıklarını” henüz tam olarak terk etmemiş “saldırgan” bir ülke olarak gösterilmesini sağlayan çok önemli bir ideolojik saldırı kampanyası olarak, soğuk savaş muharebeleri çerçevesinde can alıcı vazifesini fazlasıyla yerine getirmişti. Konu üzerinde araştırma yapanlar, ülke içinde veya dışında belli bir acil politik hedefe ulaşmak için örgütlenen bu tip propaganda kampanyalarında, iddiaların uzun vadede çürütülemeyecek sağlam temeller üzerine kurulması gibi bir hedef gözetilmediğini, yalnızca yoğun medya bombardımanı altında o anın amaçlarına hizmet edecek durumda olmalarının yeterli görüldüğünü vurgulamaktadır, keza uzun vadede çok az kişi bu olayları hatırlamakta, bunlarla ilgili soruşturmaların sonuçları olayın üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra kimsenin ilgisini çekmemektedir.
 
“Bulgar bağlantısı” tezi Türkiye’de genel antikomünist histeriye ek olarak milliyetçi temelde yaygınlaştırılan özel anti-Bulgar histerinin etkisiyle sağdan solun belli kesimlerine kadar çok çeşitli çevrelerde kolaylıkla kabul görebildi. Ağca’nın suikast girişiminde kullandığı silahın ikinci dünya savaşından sonra CIA şebekelerinin hizmetine giren çok sayıda Nazi kontrgerilla uzmanlarından birisine ait olduğunu ortaya çıkaran Uğur Mumcu bile “Bulgar bağlantısı” iddiasını geniş olarak işlemekten geri durmadı.

Konu üzerinde çok kapsamlı bir araştırma yapmış olan bir başka araştırmacı ise Noam Chomsky’yle birlikte CIA ve Amerikan basın tekelleri tarafından yürütülen propaganda kampanyaları hakkında birçok ortak çalışmanın yazarı olan, önemli iktisatçı ve muhalif araştırmacı Edward Herman’dı. 1986 yılında “Bulgar Bağlantısının Yükselişi ve Çöküşü” başlıklı bir kitap kitap da yayınlamış olan Edward Herman’ın propaganda sistemi yazısından konuyla ilgili bir bölümü buraya alıyoruz:

“Reagan yönetimi 80’lerin başından beri Sovyetler Birliği’ni şeytanlaştırmak için yoğun bir gayret içindeydi. Papa 2. Jean Paul’e suikast girişimi KGB ve Bulgar servislerini suçlama fırsatını verdi. Papa’ya ateş eden Türk faşist Mehmet Ali Ağca Bulgaristan’da bir süre zaman geçirmişti (başka on ülkeyle birlikte). İtalya’daki 17 ay hapislikten ve gizli servis, adalet ve papalık görevlilerinin, genel kabul gören iddiaya göre kendisine “itirafta bulunmasını” telkin ettikleri çok sayıda ziyaretinden sonra Ağca, bir Bulgar-KGB piyonu olduğunu, 

Bulgar görevlileriyle bağlantıyı Roma’da kurduğunu ve onlardan birini dairesinde ziyaret ettiğini ileri sürdü. İddia pek itibar edilemez durumdaydıysa da, ABD’de önde gelen medya kuruluşları güvenilirliğini ve bir propaganda amacına hizmet edip etmediğini araştırma ihtiyacı duymaksızın bu iddiayı coşkuyla benimsediler. Hatta CIA profesyonelleri, Robert Gates hakkındaki istihbarat danışma oturumlarında 1991 yılındaki KGB-Bulgar bağlantısı iddiasının sahte olduğunu, başka nedenler yanında, CIA’in Bulgar gizli servislerine sızmayı başarmış olmasından dolayı Bulgarların böyle bir girişimi olmadığını kesin olarak bildiklerini açıkça itiraf etmiş oldukları halde. 

“Medyanın Bulgar Bağlantısı karşısındaki tutumunun çok önemli bir özelliği, bugün Miloseviç’in Lahey’deki yargılanmasıyla ilgili yorumlarına çok benzer biçimde, İtalyan adaletinin, polisi ve politik sisteminin yalnızca gerçeği ortaya çıkarmak ve adaleti sağlamak peşinde olduğu, hatta Bulgarların suçlu olduğunu biraz çekinerek saptadıklarını iddia etmiş olmasıdır. New York Times hatta Reagancıların, suikast girişimine Sovyetler Birliği’nin karışmış olması karşısında şaşırdığını (“Bulgar ajanlarının Moskova’dan gelen tek bir sinyalle böylesine yıkıcı bir işe girişebilmiş olmaları karşısında şaşkınlığa düştüklerini”. 30 Ekim, 1984, New York Times) iddia etmiştir ki, bu görüş 1991 yılında CIA profesyonelleri tarafından tamamen yalanlanmıştır, bu uzmanlar açıkça kendilerinin bunu yapmakta tereddüt etmelerine rağmen Reagan hükümeti yöneticilerinin kendilerini Bulgar bağlantısını gerçek olarak ileri sürmeye zorladıklarını itiraf etmişlerdi.

“Bulgar Bağlantısı iddiası İtalyan sisteminin olağanüstü çürümesi ve bunun İtalyan devletinin ve ABD’li efendilerinin hizmetindeki Soğuk Savaşçıların bir imalatı olmasıyla kolayca açıklanabilir. Bu açıklama İtalyan medyasında 80’ler boyunca giderek daha sık dile getirilebilmiştir, ancak ABD belli başlı medya kuruluşlarında yer almamış, önemsiz istisnalar dışında, propaganda zinciri aksaksız çalışmıştır. (bkz. Herman ve Brodhead, Bulgar Bağlantısının Yükselişi ve Çöküşü, bölüm 7)”[6]

“Papa suikastını Sovyetler azmettirdi” manşetleri patlarken eski İtalyan Başbakanı Andreotti’ninki gibi açıklamalar gazetelerin pek dikkat çekmeyen arka sayfalarındaki görünmeyen köşelerinde küçük bir not olarak kalmaya mahkumdur:

“İtalya’nın eski başbakanı, senatör Giulio Andreotti, Papa 2. Jean Paul’ü hedef alan suikast konusunda, Mehmet Ali Ağca’nın bazı sırları kendine sakladığına ya da eylemin ardında Bulgarların olduğuna inanmadığını söyledi. Andreotti, halen parlamenterlik yapan Ferdinando Imposimato başta olmak üzere, bazı kişilerin iddialarını inandırıcı bulmadığını belirtti.

Andreotti, şöyle konuştu: “Papa 2. Jean Paul’e suikast girişimi hakkında Ağca’nın belirli sırlar taşıdığını sanmıyorum. Olayın ardında Bulgarların bulunduğuna dair bir sürü süslü hikâye yazılabilir, ama bu konuda hukuki değer taşıyacak ön çalışma bile kaleme alınamaz.”[7]

Provokasyonun boyutları

Peki böyle bir provokasyon ne kadar etkili olmuş olabilir? Herman, uzun süre ABD’nin emperyalist girişimlerine Amerikan halkını daha etkin olarak katmasının önünde psikolojik bir engel olarak duran Vietnam sendromunun zayıflatılmasında dahi bu provokasyonun belirleyici bir katkısı olduğunu ileri sürmektedir:

“Propaganda kampanyaları daima elitlerin çıkarlarıyla uyum içinde oluşmuştur. 1919-20 yılları arasındaki Kızıl Korku kampanyası çelik ve diğer endüstrilerdeki Birinci Dünya savaşını izleyen büyük sendikalaşma dalgasını sekteye uğratmakta çok işe yaradı. Truman-McCarthy döneminin Kızıl Korku’su Soğuk Savaş’ın ve sürekli savaş ekonomisinin başlatılmasına yardımcı oldu, ayrıca New Deal [Roosevelt dönemi] dönemi ilerici koalisyonunun dağıtılmasına da hizmet etti. Sovyet muhaliflerinin yaşadıkları zorluklara sürekli dikkat çekilmesi, Kamboçya’daki katliamlarla ilgili yayınlar[8] ve Bulgar Bağlantısı yalanı, bu üç propaganda kampanyası Vietnam sendromu’nun zayıflatılmasına ve dev ölçülere varan silahlanma çalışmalarının ve daha saldırgan bir dış politikanın meşru gösterilmesine yaradı. Ayrıca dikkatleri Reagan’ın ülke içi ekonomi programının temeli olan ulusal gelirin aşağıdan yukarıya doğru aktarılmasından uzaklaştırdı.”[9]    

SSCB ve Doğu Avrupa ülkeleri üzerindeki etkisinin daha da yıkıcı olduğunu düşünmek için birçok neden var. Batının SSCB’yle ideolojik savaşının son evresi Amerikan propaganda aygıtının iyice saldırganlaşması ve ideolojik kampanyalarla köşeye sıkıştırma politikasından sonuç almaya başlamasıyla belirlenir. 1980 yılı içinde önce Şah’ın uzun süren faşist terör kampanyalarına rağmen bastırılamayacağı anlaşılan İran Devrimi’ni en azından sosyalist çizgisinden saptırmak üzere Ayetullah Humeyni’nin İran’a geri dönmesi sağlandı[10], ardından Türkiye’deki devrimci hareket “bizim çocuklar” tarafından ezildi -bu iki devrimci hareketin başarılı olması halinde Sovyetler Birliği ve sosyalist sistemin çözülüş yerine bir toparlanma sürecine girmesi sonucunu doğuracağından bugün çok az araştırmacı şüphe duymaktadır. Papa suikastı ve Bulgar bağlantısı senaryosunun ortaya atılması bu sürecin tamamlanmasının sağladı. Hiçbir katılımları olmayan bir olayda Sovyetler Birliğinin kesin olarak suçlu gösterilebilmesi Batılı propaganda aygıtının mutlak gücü karşısında Sovyet politikacılarının terörize olmasına ve kesin biçimde edilgen ve olaylara seyirci kalan bir konuma sürüklenmesine, örneğin Vatikan’ın ve batılı gizli servislerin Doğu Avrupa’daki etkisini arttırması karşısında inisiyatifini giderek kaybetmesine yol açtı. Sovyet dış politikasını paralize eden bütün bu olaylar, “tıkanan sistemin sorunlarını çözme” iddiasıyla aslında yeminli restorasyoncular olan Gorbaçovcuların reformcular kisvesi altında 1985’de iktidara gelişini ve bunların Sovyetler birliğinin giderek bütün enternasyonal bağlarından koparma (Doğu Avrupa’yı kapitalizme terk etme, Küba, Nikaragua, Kuzey Kore ve Afrika’daki sosyalist yönetimlere ve kurtuluş hareketlerine verilen desteğin kesilmesi ve nihayet 1988’de Afganistan’dan tamamen çekilme) politikalarını hızla uygulamaya koymalarını kolaylaştırdı. 

Sonuç yerine

Ağca’nın, yeni seçilen Papa Ratzinger’le[11] henüz kardinalken yazıştığı ve ona Fatima’nın sırrından ve “hayatı değiştirmek için tutulan yoldan” söz ettiği belirtilmektedir. Müslüman Ağca’yla katolik ruhbanlığı arasındaki bu garip ilişki sıradan dindarları yadırgatabilir. Oysa bunlar aynı dinin üyeleridirler, bu din de komünizme karşı savaş dinidir. Papalar “komünist şeytanı” yaratır[12] ve ağcalar da ona karşı savaşır, bazen “kehaneti” gerçekleştirmek için “tarihe tecavüz etmek” gerekse de.

Yeni Papa Joseph Ratzinger (Papa 16. Benediktus)

Geçmiş, sistematik, sürekli ve gözü kara antikomünist komploculuk karşısında edilgenliğin ve basiretsizliğin bu acı dersleriyle dolu. Gelecek ise umut veriyor, geride kalan sosyalist kaleler ve -medya tekellerinin büyük bir medya manipülasyonu destekli ABD yanlısı askeri darbe girişiminden başarıyla kurtulan Venezuela örneğindeki gibi- günümüzün devrimci hareketleri, Sovyet çözülüşünden gerekli dersleri çıkarmış görünüyorlar. Bu güçler ulusal ve uluslar arası medya tekellerinin ideolojik kampanyaları karşısında edilgenliği kader olmaktan çıkaran etkin bazı karşı koyma yolları bulmaya başlamıştır, her şeyden önce Batı kamuoyunun kolayca manipüle edilebilen yargılarını daha az önemsemeyi öğrenmişlerdir. Hep söylendiği gibi: mücadele sürüyor!

Stalin Arşivi (9 Mart 2006)

notlar

——————————————————————————–

[1] http://www.bbc.co.uk/turkish/europe/story/2005/02/050214_fatima.shtml
[2] http://www.ntvmsnbc.com/news/363527.asphttp://www.hurriyet.com.tr/dunya/4015479.asp
[3] Bilindiği gibi İtalya’da en büyük basın tekeli, Mussolini hayranlığını gizlemeyen ve bizim sevgili başbakanımızın da nikah şahidi olan başbakan Silvio Berlusconi’nin kendisidir. [4] N. Chomsky, Medya Gerçeği, Tümzamanlar Yayıncılık. S. 247
[5] Yakın zamanda Amerikanın Sesi gazetesi Zaman, Paul Henze’nin bu sözleri söylediği inkar eden açıklamalarına yer verdi. Ancak gazeteci M. Ali Birand’ın sözün kendisine bizzat Henze tarafından aktarıldığı röportajın ses bantlarını yayınlamasıyla tartışma sona erdi. http://www.hurriyetim.com.tr/haber/0,,sid~2@nvid~279384,00.asp
[6] http://www.zmag.org/ZMag/articles/sept01herman.htm
[7] http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=175749
[8] Emperyalist ikiyüzlülüğün anıtsal bir örneği olan, Kamboçya’daki olaylarla ilgili Amerikan propagandası hakkında bilgi için bkz: Pol Pot’un Dostları, John Pilger, The Nation, 1998
[9] http://www.thirdworldtraveler.com/Herman%20/Manufac_Consent_Prop_Model.html
[10] Bu olay Ağca’nın İpekçi’yi öldürdüğü aynı gün gerçekleşmiştir, Ağca’yı “Mesihlik” deliriumuna götüren kutsal “raslantı”lardan biri de bu olsa gerek.
[11] Gençliğinde Hitler Gençliği üyesi olduğu belirtilen Yeni Papa Joseph Ratzinger Vatikan ölçüleriyle bile aşırı-tutucu sayılmaktadır. Bkz. http://www.kizilbayrak.de/2005/sikb.05.17/sayfa_10.html
[12] Papa 2. Jean Paul’ün komünizme karşı savaş şebekeleri içindeki rolü hakkında daha fazla bilgi için bkz. Opus Dei ve John Paul II: Çok Sağcı Bir Papa-Vicente Navarro

 

Cumhuriyet 24.03.2006
Eski Başkan Gates açıkladı

Papa CIA’ya çalışmış

CIA’nın eski başkanı Robert Gates, Polonyalı Kardinal Karol Wojtyla’nın 16 Ekim 1978′de İkinci Jean Paul adını alarak Papalık tahtına oturmasını izleyen dönemde, CIA ve Vatikan arasında üst düzeyde istihbarat bilgilerinin paylaşıldığı bir sürecin yaşandığını söyledi.

ROMA (AA) - ABD Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA) ile Vatikan arasında soğuk savaş döneminde yapılan işbirliği konusunda yeni bilgiler açıklandı. CIA’nın eski başkanı Robert Gates , Polonyalı Kardinal Karol Wojtyla’nın 16 Ekim 1978′de İkinci Jean Paul adını alarak Papalık tahtına oturmasını müteakip dönemde, CIA ve Vatikan arasında üst düzeyde istihbarat bilgilerinin paylaşıldığı bir sürecin yaşandığını söyledi. ‘’İstihbarat bilgilerimizi Vatikan’la paylaşıyorduk. CIA, Papa İkinci Jean Paul’e komünizmle mücadelede yardım etti'’ diyen Gates’in verdiği bilgilere göre, gizli belge ve bilgilerin, dönemin papası İkinci Jean Paul’e ve Kardinal Agostino Caseroli başta olmak üzere Vatikan kurmaylarına bizzat iletilmesi işlemi, CIA’nın eski başkan yardımcılarından Vernon Walters ve dönemin CIA Başkanı Bill Casey tarafından yapılıyordu. Gates’in bu açıklamaları, Papa İkinci Jean Paul’ün hayatına ilişkin bir belgesel niteliği taşıyan, ‘’Karol Wojtyla. Tarihi Değiştiren Adam'’ (Karol Wojtyla. L’uomo che ha cambiato la storia) adlı eserde yer alıyor.

İtalya’da bugün piyasaya çıkacak eserde yer alan Brando Quillici ‘nin Gates’le yaptığı söyleşi, dün La Repubblica gazetesi tarafından yayımlandı.

Valize sığabilecek yayın cihazı

Gates, söyleşide, Ronald Reagan ‘ın devlet başkanı olduğu 1980′li yıllarda, Papalık tahtına bir Polonyalının oturmasının Doğu Bloku üzerinde yaratacağı olası etkilerin ABD tarafından tahmin edildiğine değinerek ‘’ABD olarak bizler, ulusal güvenlik danışmanı Zbigniew Brezezinski sayesinde bir tür gizli silaha sahiptik. Kendisi, Karol Wojtyla ile Polonya’daki başpiskoposluk döneminde bizzat tanışmış biriydi. Brezezinski, o dönemdeki Amerikan hükümetinde, yeni Papa’nın yaratacağı etkinin bilincinde olan en önemli kişiydi'’ dedi.

Gates, İkinci Jean Paul’ün Papalık tahtına oturmasının ardından, 2-10 Haziran 1979 tarihleri arasında Polonya’ya yaptığı ilk ziyaret konusunda ilginç bir bilgiyi de ifşa etti. Polonya hükümetinin Papa’nın ziyaret programına ilişkin ayrıntıları halkın öğrenmemesi, bu sayede halkın katılımının sınırlı kalması eğiliminde olduğunu belirten Gates, ‘’Hükümetin bu niyetini öğrenmemizin ardından, bir valize sığabilecek yayın cihazı yapmıştık. Bu cihaz sayesinde, Polonya’nın ulusal televizyonunu devre dışı bırakıp aynı frekanstan Papa’nın gezi güzergâhını oradaki halka duyurmuştuk'’ dedi. 

Yorum yapma kapalı.