Türkiye’de İş Kazaları ve Meslek Hastalıkları: “Anayasanın Bittiği Yer”

————————————————-

“SUÇSUZ”

————————————————-

“İŞ KAZALARININ BİLÂNÇOSU AĞIR Bakan Başesgioğlu, Sosyal Sigortalar Kurumu’nun (SSK) istatistiklerine göre, 2002′de Türkiye’de 72 bin 344 iş kazası, 601 meslek hastalığı tespit edildiğini belirterek, bunların 878′inin ölümle sonuçlandığını, 2 bin 87 kişinin sürekli iş göremez hale geldiğini bildirdi. Başesgioğlu, iş kazaları ve meslek hastalıkları dolayısıyla 1 milyon 831 bin 252 işgünün kaybedildiğini bildirerek, iş kazaları ve meslek hastalıklarının ülke ekonomisine ciddi kayıplar verdiğini dile getirdi. İş sağlığı ve güvenliği alanında kalıcı ve etkin önlemler alınmasının zorunlu olduğunu ifade eden Başesgioğlu, bu konuda ilgili kuruluşlara, çalışanlara ve işverenlere görev düştüğünü söyledi. Bakanlığının, bu konuda yaptığı çalışmaları anlatan Başesgioğlu, oluşturulan mevzuatın uygulanmasında karşılaşılan zorlukların, devlet, işçi ve işverenle birlikte aşılacağına inandığını belirtti.”

(5.5.2004 tarihli gazetelerden)

Ünlü bir hukukçumuz, bir eserinde, iş kazalarından bahsederken, bunları savaş bilânçolarıyla karşılaştıranların abartmış sayılamayacağını söylüyordu. Kelimesi kelimesine aktarıyoruz: “İşçinin çalıştığı iş yeriyle ilgili veya gördüğü işe ilişkin kaza ve hastalıkların sayısı, istatistiklerin ağırbaşlı anlatımında dahi insana ürperti veren bir anlam taşımaktadır. Örneğin Birleşik Amerika’da her 11 saniyede bir işçi kazaya uğramakta, her üç dakikada bir işçi ölmekte, ya da malul kalmaktadır. Türkiye’miz ise bazı işyerlerinde bunun 7-8 katına varan iş kazaları ve % 60′ı pnömokonyoz ve silikoza tutulmuş işçi sayısı ile uluslarası karşılaştırmalarda listelerin başlarını işgal etmektedir. Her halde işyerlerindeki ölüm, sakatlanma ve malul kalma sayısını savaş meydanlarındakilerle karşılaştıran yargıda pek abartma yoktur.”[1] Yargıtay’ın, önüne iş kazalarıyla ilgili dosyalar yığılan ünlü bir üyesinin söylediği bu sözler kesinlikle abartma değildir.

Peki, Türkiye’deki bu savaşın tarafları kimlerdir?

Aydınlanma Çağı’nın büyük filozofu Voltaire, Candide adlı eserinde, kendi çağındaki, yani 18. yüzyılda, 1789 Büyük Fransız İhtilali’nden önceki dönemdeki toplumsal koşulları ve bu arada köleliği ve köle ticaretini de hicveder. Zenci bir köleyi, bir sahnede, kolunu makineye kaptırmış, bacağı da, sahibi tarafından kaçmaya teşebbüs ettiği için kesilmiş bir adam olarak tasvir eder.

Türkiye işçi sınıfının çalışma koşullarına bakıldığında, bugünkü durumu, bu zenci köleninkinden farksızdır.

Yine aynı sebeplerledir ki, günümüz Türkiye’sinde emekçi sınıfın çalışma koşullarına, istatistiklere, yasaların uygulanış tarzına baktığımızda, Marx’ın sözleri kulaklarımızda yankılanmaya devam ediyor. Büyük usta bize adeta “uyumayın” diyordu: “Anlattığım, sizin hikâyenizdir.”

Biz burada, Türkiye işçi sınıfının içinde yaşadığı insanlık dışı yaşam koşullarından, cehaletten, sefaletten, bir işbirlikçiler ve yırtıcı asalaklar sürüsünden başka bir şey olmayan Türkiye burjuvazisinin sömürü ve tahakkümünden, ancak Marksizm-Leninizm’i kendine rehber edinerek kurtulabileceğini tekrar görüyoruz.

Marx, nüfusun her zaman için geçim araçlarından daha fazla arttığını ve işsizlikle fakirliğin temelinde kontrolsüz nüfus artışının yattığını, dolayısıyla işçilerin yaşam koşullarını iyileştirebilmeleri için az çocuk yapmaları gerektiğini öne süren Malthus’çu fikirlere -ki bugün, Türkiye’nin az gelişmişliğini aşırı nüfus artışına, özellikle de Kürt illerinde nüfusunun fazla artmasına bağlayan gerici ya da Çağdaş Yaşamcı misyonerlere de bu tür hadisler yön vermektedir- Ücretli Emek ve Sermaye’de şöyle yanıt veriyordu:

“(…) Üretici güçlerin artması, (…) esasında şuna dayanır ki, aynı zaman içinde daha fazla üretilebildiğine göre, demek ki, rekabet yasasına göre daha çok üretmek gerekir. Bu koşullarda rekabetin sürdürülebilmesi için gittikçe daha büyük ölçüde çalışmak ve sermayeyi gittikçe sayıları daha az olan ellerde toplamak gerekir. Ve bu üretimin daha büyük bir hacimde de verimli olması için, işbölümü ve makine kullanımını durmadan ve alabildiğine genişletmek gerekir. (…) İşçinin de gittikçe daha güç koşullarda, yani daha az ücret karşılığında ve daha çok çalışarak ve gittikçe hep daha düşük üretim masrafları ile üretmesi gerekir.

“(…) Sermayenin yoğunluğu yani bir merkezde toplanması üretici sermayenin büyümesine bağlıdır. (…) Demek ki sermayenin büyük bölümü doğrudan doğruya iş aletlerine dönüşecek ve iş aletleri olarak işe koyulacaktır ve üretici güçler çoğaldıkça sermayenin doğrudan doğruya makineye dönüşen bu bölümü de büyük olacaktır.

“(…) Daha büyük bir iş bölümü, bir işçinin daha önce üç, dört, beş işçinin ürettiği kadar üretmesi sonucunu doğurur. Makine çok daha büyük ölçüde olmak üzere aynı oranlara götürür. (…)

“Bir kez kapitalist, makine olarak daha büyük bir sermaye yatırdı mı, hammaddeleri ve makineleri iletmek için gerekli olan şeyleri satın alması için daha büyük bir sermaye kullanmak zorunda kalır. Ama daha önce 100 işçi kullanmışsa, şimdi ancak 50 işçiye gereksinme duyacaktır (…) Demek ki 50 işçiye yol verecektir, ya da 100 işçi, daha önce 50 işçinin çalıştığı fiyata çalışmak zorunda kalacaktır. Şu halde pazarda işçi fazlalığı bulunacaktır. (…)

“Sermaye ile emek arasındaki ilişkilerin doğasından zorunlu olarak şu genel yasa ortaya çıkar: Üretici güçlerin büyümesi sırasında makineler ve hammaddeye dönüşmüş sermaye, yani sermaye olarak sermaye, ücrete ayrılmış bölüme göre oransız bir biçimde artar; başka bir deyişle söyleyecek olursak, üretici sermayenin toplam kitlesine bağlantılı olarak, işçilerin kendi aralarında paylaşacakları, gittikçe küçülen bir payları vardır ve içiler arasındaki rekabet gittikçe daha şiddetli olur. Başka deyişle sermaye arttıkça bu artışla orantılı olarak işçilerin iş bulma ve geçim olanakları azalır, iş bulma olanaklarına oranla emekçi nüfus daha da hızlı bir biçimde artar. (…)

“Yalnız işçi ile sermaye arasındaki ilişkilerden çıkan ve bundan dolayı, işçi için en elverişli durumu, yani üretici sermayenin hızlı artışını bile elverişsiz bir duruma çeviren bu yasayı, burjuvalar, nüfus, doğal bir yasaya göre, iş bulma ve geçim olanaklarından daha büyük bir hızla çoğalır diyerek, toplumsal bir yasa olmaktan çıkarıp bir doğa yasası haline sokmaya çalıştılar.

“(…) İşçilerin sayısı her zaman iş talebine oranla daha fazladır.

“İşçi sınıfının çocuk yapmama gibi bir karar alma olanağından yoksun olduğu saçmalığı bir yana, işçi sınıfının durumu, tam tersine, cinsel arzuyu onun başlıca zevki haline getirir ve yalnızca, tek başına onu geliştirir.

“Burjuvazi, içinin varlığını bir asgariye indirgedikten sonra, onun üreme sayısını da bir asgariye indirgemek ister.

“Ama burjuvazinin sözlerinde ve öğütlerinde, fazla bir ciddiyet olmadığı şundan bellidir:

Birincisi: Modern sanayi, erginlerin yerine çocukları çalıştırmakla, çocuk dünyaya getirenlere gerçek bir prim uygulamış oluyor.

İkincisi: Büyük sanayi, aşırı üretim anları için, işsiz işçilerden kurulu bir yedek ordusunu sürekli gereksinir.”

Marx’ın bu söylediklerini aklımızda tutalım ve Türkiye’ye bakalım.

Türkiye’de işçi sınıfının geçim olanakları, geçimini sağlamaya yetecek iş bulma imkânı giderek azalmaktadır.

Türkiye’de nüfus artış oranı, istihdamın artış oranından her zaman daha fazladır. Çalışma yaşına gelen insanlar için işsizlik her gün büyüyen bir tehdit oluşturmaktadır. İş bulup çalışanlar ise, çoğunlukla sigortasız, kötü çalışma koşullarında ve her türlü sosyal güvenceden yoksun olarak çalıştırılmaktadır.

Anayasal haklarını savunmak için direnen ve örgütlenenler, patrondan insanca bir ücret isteyenler, hatta kimi zaman sadece sigortalı yapılmak için mücadele verenler, burjuvazinin terörüyle karşılaşmakta, polis, jandarma veya bunlar yoksa, patronun kendisinin veya paralı uşaklarının ve fedailerinin, lumpen serseri güruhunun saldırı ve hakaretlerine maruz bırakılmaktadır.

Bugüne kadar yaşanan olaylarda, durumdan kendine vazife çıkaran görev sever Türk polisi, işyerinde eylem yapan işçileri gizli kamerayla kaydetmekte, bu kayıtlar, yasal haklarını almak için mahkemeye başvuran işçiye karşı delil olarak kullanılmaktadır. Ancak görev sever Türk polisi, aynı eylem sırasında, kuşkusuz görev, hukuk ve adalet bilinciyle, işçiye el hareketleri yapan, hakaret eden patronu kameraya almamaktadır. Türk polisi için vazife, hakkını arayan işçiler söz konusu olduğunda, sınır tanımamaktadır.

İşçilerin yasalara uygun bir şekilde yaptıkları grevler sırasında, grevle ilgili yasa maddelerine aykırı bir şekilde üretim yapan ve işyerinden mal kaçıran, fabrikasının grev kapsamındaki bölümlerinde, diğer bölümlerdeki işçileri çalıştırmaya kalkışan burjuva ya hiçbir koğuşturmaya uğramamakta ya da verilen cezalar göstermelik kalmaktadır.

Türkiye işçi sınıfı için, Anayasal haklar olan sendikal örgütlenmenin, insanca bir ücretle sağlıklı çalışma koşullarında çalışma ve yaşama hakkının, sosyal güvenlik hakkının, beden bütünlüğünün, kendini geliştirme hakkının ve kişiliğin dokunulmazlığının, şeref ve haysiyetinin ne kendisi ne de güvencesi vardır. Tüm bunlar ayaklar altına alınmaktadır.

Erkekliğiyle bu kadar övünen bir halkın, bu aşırı övünmesi, en ilkel haklarını savunamayacak kadar düşürüldüğü için olsa gerektir.

Diğer yandan, Türkiye burjuvazisi, yasal yolların yanı sıra, her türlü yasal olmayan yoldan korunmaktadır. Ama durumuyla yetinmemekte, daha da istemektedir.

Türkiye’de işçilerin çalışma yaşamını düzenleyen yasalar, işten çıkarmayı oldukça kolaylaştırmakta, tamamen burjuvazinin keyfine bırakmaktadır. Haziran 2003′te yürürlüğe giren 4857 sayılı yeni iş yasası, Avrupa Birliği’ne uyum adı altında, işverene geçerli sebep adı altında, “işletme gerekleri, ekonomik zorunluluk, işçinin verimliliği ve davranışları” gibi oldukça muğlak ve işine geldiği gibi icat edebileceği sebeplerle işçiyi işten çıkarma hakkı vermiş, buna karşılık, işçilere ise işe iade davası açma hakkı tanımıştır. Ancak işverenler, çoğunlukla, mahkeme kararına rağmen işçiyi işe başlatmamakta ve tazminat ödemeyi yeğ tutmaktadır. Türkiye’de iş bulabilen az sayıda talihliler, bu ve benzer sebeplerle sürekli işten çıkarılma tehdidi altında bulunmaktadır.

Burjuvazinin kurtarıcı ilan ettiği hacıağalar hükümetinin bu yaptığı, parası olan tarafın, mahkeme kararına ve yasalara uymamasını, yasayla güvence altına almaktır.

Son 5 yılda, Türkiye’de, sanayi üretiminde gözle görülür bir artış yaşanmıştır[2].

Aynı süreç içinde nüfus da artmıştır. Buna karşılık, istihdam artmamıştır[3]. Ama çalışma saatleri giderek uzamakta ve bunun için yasal kolaylıklar tanınmaktadır. Sanayi üretiminde çalışanlar, ister küçük ister büyük işletmelerde çalışsınlar, üretim masrafını kısma veya “üretimi yavaşlatıyor” bahanesiyle iş güvenliği için hiçbir tedbir alınmaması ve dahası çalışma saatlerinin uzunluğu yüzünden, sürekli olarak iş kazası geçirme tehlikesiyle çalışmaktadır. Devlet kurumlarının kendi yayınladıkları istatistiklere göre bile, gerçekleşen kazaların çoğu, işverenin yasal tedbirleri almaması sonucunda, patronların kusuruyla gerçekleşmektedir.

İşte bu anlatılan, bizim hikâyemizdir.

Türkiye’nin sanayi bölgelerinden birinde, büyük bir şirkete ait alüminyum işleme tesisinde çalışırken elini pres makinesine kaptırmış bir işçinin görülmekte olan davasında tutanaklara geçen aşağıdaki tanık ifadeleri ibret vericidir:

“(…) Olay sırasında operatör yardımcısı olan davacı (iş kazası geçiren işçi), kalıplar zemine indirildikten sonra kalıp takımının döndüğünü fark ederek elini uzatıp düzeltmeye çalışmış. Operatör bunu fark etmemiş, davacı bu konuda operatörü sesli olarak uyarmadığı ve ikisinin arasında pres makinesi olup birbirlerini göremediklerinden dolayı operatör sürgüyü geri çektiğinde davacının eli arada kalarak kopmuş. İşyerinde yan yana iki pres vardır. Her iki preste de koruyucu yoktur. Koruyucu olması halinde çalışma şartları çok ağırlaşır. Koruyucu olma zorunluluğu yok diye biliyorum. Şu anda bir başka fabrikada çalışıyorum. Orada da koruyucu yoktur. (…)”

Diğer bir tanık şöyle diyor: “(…) Pres makinesinde koruyucu olsa idi davacı elini sokamazdı(…)”

Patrona tanıklık eden onarım şefinin ifadesi ise şöyledir: “(…) Davacının çalıştığı pres makinesi klasik yapıda pres makinesidir. Koruyucusu olmaz. Günde 30′un üzerinde kalıp konduğu için koruyucu konmaz, kalıp konulurken koruyucunun çıkarılması gerekir. Koruyucu olsa idi olay sırasında davacının koruyucuyu çıkarıp elini uzatması gerekiyordu. Koruyucu engelleyici bir faktör değildir. Ayrıca yurtdışından gelen orijinal makinelerde de koruyucu yoktur. (…)”

Açıkça görülüyor:

1- Üretimi hızlandırma ve azami kar elde etme kaygısıyla işçi son derece tehlikeli bir biçimde yetersiz makinelerde çalışıyor, çalıştırılıyor.

2- Bu işyerinde, duaları kabul olursa, başına bir kaza gelmiyor. Ama daha sonra çalışmaya başladığı işyerinde de koşullar daha iyi değil, belki de daha kötüdür. Burada da yaradana sığınması gerekmektedir.

3- Hepsinden kötüsü, ifade veren işçilerden bazıları, arkadaşının elini makineye sokmasını zorunlu bulmaktadır ve bu koşulların kötülüğünün, yasa dışılığının farkında dahi değildir.

4- Farkına varsa dahi, sonuç değişmemektedir, yaşamak için yine aynı şartlarda çalışmak zorundadır, devesini bağlayacağı hiçbir bir kazık bulunmamaktadır. Dolayısıyla Allah babanın bu şartlarda işçiyi koruyacağı şüphelidir.

Yukarıdaki olayda SSK müfettişleri ve mahkemece tayin edilen bilirkişiler işverenin kusurlu olduğunu tespit etmiştir.

Bu sadece küçük bir örnektir. Böyle binlercesi vardır. Kayıtlara geçmeyen binlerce başka olay daha vardır.

Türkiye’de iş kazaları ve meslek hastalıklarıyla ilgili son beş yıla (1999-2004) ait istatistikler gerçekten savaş bilânçosu gibidir.

1999 yılı öncesinde rakamlar çok daha yüksektir. 1998′de 91.895, 1997′de 98.318 iş kazası meydana gelmiştir. Meslek hastalıkları, sakatlanma ve ölüm sayısı, kaybedilen iş günü sayısı da daha fazladır[4].

İşte bu sebepledir ki, Marx, üretici güçlerin büyümesi, sermayenin yoğunlaşarak artmasıyla birlikte, işsizliğin daha da artacağını, işçi sınıfının daha da korkunç koşullarda çalışmak zorunda kalacağını, burjuvazinin bu sayede daha fazla kara geçeceğini söylerken sanki bugünün Türkiye’sini tarif etmiştir. Türkiye işçi sınıfının hikâyesini anlatmıştır.

Türkiye burjuvazisi, işçi sıkıntısı çekmemektedir. Elinin altında geniş bir işsiz ordusu bulunmaktadır. Bu sebepledir ki üretimin işçiler için yeniden örgütlenmesi, tedbir alınması, ek masraf yapılması gerekmemektedir. İş kazası geçiren ya da sorun çıkaran olursa, işten atılmakta, yerine kanı emilecek başkası kolaylıkla bulunmaktadır. Telef edilenlerin yerine, telef edilecek yenileri kolaylıkla bulunabilmektedir. Diğer yandan, Türkiye burjuvazisi bu sayede semirebilmektedir.

Belirtilmelidir ki, bu insanlara, 2006 yılında asgari ücret zammı diye sadaka verilmektedir. Devletin başbakanlık koltuğunda oturan, imamlıktan dönme maceraperest ve müstakbel devlet başkanı adayı zat, her halde asıl patronlarına aslında inanmadığını göstermek için, konuştuğu kürsüden emekçi halkımıza “Daha ne istiyorsunuz” deyip hakaretler yağdırabilmektedir. Başka biri, insanlığın bir başka utancı, uluslararası tefecilerin, emperyalistlerin köpeği, IMF’den Anne Krüger, ülkemize gelip rahat rahat halkımızın suratına tükürmekte, “Asgari ücretle yaşamaya alışın” diye azarlamaktadır.

Ama akan kan, işçi sınıfının kanıdır. Türkiye burjuvazisi Türkiye’nin emekçi halkının kanını emerek semirmektedir. Emekçi halk, iş kazaları bilânçolarına bakıldığında, her yıl neredeyse bir, iki veya daha fazla Kıbrıs çıkarması yapmaktadır. Ancak bu savaşın onlara ve ülkeye hiçbir getirisi olmadığı gibi, ülkenin işgücü, vasıflı işçilerle birlikte telef edilmektedir. Ardından yerlerine yenileri işe alınarak onlar da telef edilmektedir. Sözümona fazla nüfus artışını istemeyen nur yüzlü sermaye sahipleri de, yedekte geniş bir işsiz ordusu olduğu sürece, kullanıp atacakları insan eti ve kanı fazladan bulunduğu sürece, bu durumdan şikâyetçi değildirler.

Bu beyzadeler, yabancı ülkelerin burjuvazisiyle rekabet edemediklerinden, devletin kendilerini yeterince desteklemediğinden şikâyet edip ağlarlar. İşçi için daha az sosyal güvenlik ister, işçi sınıfına en basit yasal güvenceyi bile çok görür, rekabet için üretim masraflarının düşürülmesini, yani işçi ücretlerinin düşürülmesini, işgücüne ayrılan kalemlerde indirime gidilmesini isterler. Fabrikalardaki kontrollerin daha gevşek yapılması onların işine gelir. Giderek daha çok işçinin, onların karı için ölmesi veya sakat kalması sayesinde, işçinin eti ve kanını artı değere dönüştürerek bu şekilde beslenirler.

Kimisi aynı zamanda hayırsever geçinen bu sefihlerin döktükleri gözyaşları, timsah gözyaşlarıdır. İstedikleri tavizlerin, dış pazarda rekabet güçlerini arttırdığı çok şüphelidir. Ama dünyada çoğu ülke burjuvazisinin onlarla rekabet edemediği alan, iş kazalarıdır. Dünyada hiçbir ülke burjuvazisi, iş kazaları konusunda Türk burjuvasının eline su dökemez[5].

Bu konuda gerçek rakamların, resmi rakamlardan daha yüksek ve dehşet verici olması gerekir. Çünkü Türkiye’de ne küçük ne de büyük ölçekli işyerlerinde işçi için, iş kazasına bir güvence yoktur. Ayrıca sayısız kaza ve meslek hastalığı da kayıtlara geçmemektedir. Çünkü Türkiye’de üretim yapan yerlerin çoğu, varoşlar, apartman veya han bodrumları, kimi hiç gün ışığı görmeyen atölyeler, lüks otellerde yılbaşı yemeği yiyenlerin, iftar yemekleri verenlerin ömürlerinde görmedikleri yerlerdir.

Buralarda çalışan, çoğu genç kitle de, dünyadan bihaber, her türlü yasal güvenceden uzak, korumasız, en ilkel koşullarda cılız bir ücret karşılığı çalıştırılmaktadır. İstanbul’da, varlığından kimsenin haberdar olmadığı tekstil atölyesinde çalışan 16 yaşındaki kızlar, ömürlerinde okula gitmeden, deniz yüzü görmeden hayatlarını atölyelerinde geçirmektedirler. Her türlü eğitim, örgütlenme ve bilinçlenme olanağından uzak olan bu insanlar, pençelerinde oldukları, çoğunluğu kaçak üretim yapan dindar hacıağalar olan patronlarının kölesidirler.

Bu dindar hacıağalar ki, kendilerinden daha büyük olan “Çağdaş Yaşamcı” patronlarının bayiliğini yaparak, onlar adına adam dolandırarak, kaçak üretim yaparak veya mal pazarlayarak onlar kadar semirmeyi dindarlıklarını aşan bir şehvetle arzulamaktadırlar.

Türkiye’de artan işsizlik, azalan istihdam ve buna rağmen artan sanayi üretiminin iş kazalarıyla birlikte artmasından oluşan tabloyu, insanların çalışma saatlerinin uzatılması açıklamaktadır. Dünyanın en uzun iş günlerine sahip ülkelerinden biri Türkiye’dir, işyerinde en çok zaman harcayan, en çok çalışanlardan biri bizim emekçi halkımızdır.

Çalışma süresi, yasaya göre haftada en çok 45 saat olabilir. Bunu aşan çalışma, fazla mesai sayılır ve işçiye fazla çalışılan her saat için % 50 zamlı ücret ödenir.

Ancak yine yasaya göre, patron, bu haftalık çalışma süresini, günde 11 saati aşmamak şartıyla düzenleyebilir. Bu durumda iki aylık, yani sekiz haftalık çalışma sonucu, her hafta ortalaması yine yasal süre olan 45 saati aşmamalıdır. Bu şartlarda, işçi birkaç hafta suyu çıkarıldıktan sonra kolaylıkla işten atılabilmektedir.

Şöyle ki, iki aylık, yani sekiz haftalık yasal çalışma süresi, 8×45=360 saattir. Günde 11 saat çalışmaya izin verildiğine göre, örneğin haftada altı gün çalışılan bir işyerinde bu haftada 6×11=66 saat edecektir. Böylelikle işçi 8 haftada tamamlanacak 360 saatlik yasal sınırı aşağı yukarı 5 hafta 3 günde tamamlayacaktır. 8 haftada üreteceği artı değeri 5 haftada sağlayacaktır. İşveren ise 8 haftanın geri kalanında suyunu sıkacak başkalarını elbet bulacaktır. Ancak yasaya göre, yasal sınır olan haftalık 45 ve 8 haftalık 360 saatlik süreler aşılmadığı için, bu yoğun çalışma dönemi için işçi fazladan ücret alamayacaktır. Böylece işçiyi bedavaya çalıştırmak için burjuvaziye yasal güvence getirilmektedir.

İşçi daha da fazla çalıştırılabilir. Bunu yaptığı için patron caydırıcı bir ceza almayacaktır. Uygulamada 12 saate varan çalışma sürelerinde işçilerin tüketildiği, iş kazasına uğradıkları sıklıkla görülür.

İş saatlerinin uzamasının, işçiyi fizik güç olarak tükettiği, ruhen sarstığı, iş kazaları ve meslek hastalığına yakalanma olasılığını daha da yükselttiği, işçinin aile yaşantısı diye bir şeyinin kalmadığı bir gerçektir.

Burjuvazi, aile toplumun temelidir, diye bağırıp çağırsa da, Türk aile yapısının ve geleneklerinin öneminden bahsetse de, işçi için bunun hiçbir değer ifade etmediği açıktır.

Türkiye burjuvazisinin çıkarılmasını şehvetle istediği yeni iş yasamızın işçilerimizin eline verdiği şey işte budur. Emekçi halkın eline verilen, kimi zaman karısının, kocasının ya da çocuğunun cesedi, kimi zaman kolu veya parmakları, sonuç olarak tüm hayatı karşılığı bir hiçtir.

Türkiye burjuvazisi ve onun borusunu öttüren paralı uşaklardan başka bir şey olmayan hukuk profesörleri buna “çalışma sürelerinde ve biçimlerinde esneklik” derler ve yeni bir şey bulduklarını öne sürerek işportacı gibi bağırırlar ama sadece kendi kendilerini kandırırlar.

Bu pek muhterem kimseler, sadece yetişkinlerin değil, çocukların da etini yer ve kanını içerler.

Kentlerde gördüğünüz, tinerci ya da kapkaççı olarak adlandırılan, burjuva basının gulyabani ilan ettiği genç insanların ve çocukların çoğu, en kötü veya bağımlılık yaratan maddelerin en çok bulunduğu koşullarda çalıştırılan, çalıştırıldığı ve yaşamak için yapmak zorunda kaldığı iş nedeniyle bu duruma düşmüş insanlardır, işçi sınıfının en çaresiz kesimidir. Bazen burjuva kalemlerin bile bunu yazdığı olmaktadır. 17 Nisan 2002 tarihli Milliyet gazetesi, DİE verilerine dayanarak, 6-14 yaş grubu çocukların % 32’sinin çalıştığını, 15-19 yaş arasındakilerin ise % 43,3′ünün çalıştığı bilgisini vermektedir. 12-14 yaş grubundaki çocukların haftada 56 saat çalıştıklarını da eklemektedir. Uluslararası Çalışma Örgütü (İLO) verilerine göre Türkiye’nin iş kazalarında Avrupa birincisi olduğunu, iş kazası sonucu ölenlerin % 30′unun ise 15 yaşın altındaki çocuklar olduğunu belirtmektedir.

13 Aralık 2005 tarihli Akşam gazetesinde de, İstanbul’da 19.015 ilköğretim öğrencisinin okula gitmediği anlatılmaktadır ve şöyle devam etmektedir: “İstanbul’da para cezasıyla karşılaşmamak için çocuklarını okula kaydettiren veliler, kız çocuklarını tekstil sektöründe ucuz işgücü olarak kullanmayı tercih ediyor. Özellikle İstanbul’un arka mahallelerindeki tekstil atölyelerinde okul sıralarında olması gereken 11- 15 yaşlarındaki kız çocukları 50 -60 milyon lira haftalıkla zor şartlar altında çalışıyor. (…) Erkek çocuklarını önemli bir bölümü ise, İstanbul sokaklarında kapkaç ve hırsızlık yapıyor. Aileler, yaşlarının küçük olması nedeniyle ceza almayan çocukları hırsızlık olaylarında kullanıyor. (…) Ailelerin çocuklarını okul yerine işe göndermek için ikametgâh değiştirdiklerini belirten İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü yetkilileri, “Böylece aileye ulaşıp çocuğun okula gönderilmesini sağlamak çok zorlaşıyor” dedi. Araştırmaya göre 3 bin 650 çocuk da ekonomik yetersizliklerden okula gönderilmedi.”

Marx, burjuvazinin nüfus artışını sözümona istemediğini, gerçekte ise, çocuk yapana çocuk başına prim verdiğini söylerken bunu kastetmemiş midir?

Asgari ücretten daha da düşüğüne körpe bedenlerini satmak zorunda bırakılan bu çocuk emekçilerin 23 Nisan çocuk bayramını şimdiden kutluyoruz, tabii buna bayram denebilirse.

İşçi sınıfının en çaresiz kesimlerini, hırsızlığa ve kapkaça itilmiş kesimlerini gulyabani ilan eden ve vurulmalarını ya da hapse tıkılmalarını buyuran Türk burjuvasının kendisinin, halk masallarındaki genç kadın ve çocukları yiyen canavardan, ya da hayduttan farkı nedir?

Kadın ve çocuk çalıştırmak, bilhassa tekstil ve hazır giyim sektöründe, yetişkin erkek işçi çalıştırmaktan çok daha ucuza gelmektedir. Sigortasız ve asgariden de düşük ücretle çalıştırılan bu işçilerin ölüsü de burjuvaziye ucuza gelmektedir.

29 Aralık 2005 gecesi saat 02.00′de, yani burjuvaların asalak ve sonradan görme karıları yılbaşı alışverişlerini çoktan yapmış ve kocalarının ya da zamparalarının koynuna girmişken, Bursa’da, çalıştıkları tekstil fabrikasında gece mesaisine kalan beş namuslu ve güzel insan, beş işçi genç kız, çıkan yangında zehirlenerek veya belki de yanarak hayatlarını kaybettiler.[6] Kapı kilitliydi ve dışarıdan kimse yardım etmedi ya da edemedi. Ama iş yangınla da bitmedi. 7 Ocak 2006 tarihli Milliyet gazetesinin haberine göre, ölen işçilerden Sadife ve Ayşe’nin, öldükten 4 gün sonra sigortaya kaydedildikleri, hem de bunun, gazetelerde kaza üzerine çıkan haberlerden kesilmiş fotoğraflarının renkli fotokopisiyle yapıldığı ortaya çıktı. Bu durumdaki işverene, sigortasız çalıştırdığı işçi için en fazla iki asgari ücret tutarında ceza verildiği açıklandı. Böylece biri 18 diğeri 15 yaşında yanarak kül olan iki canın patronlarına maliyeti iki asgari ücret oldu.

19 Ocak 2006 tarihli Cumhuriyet gazetesinin haberinde, bir gün önce, Ümraniye’de bir binanın bodrum katında yer alan çekyat imalathanesinde çıkan yangında biri Türk diğerleri yabancı uyruklu 4 işçinin öldüğü yazmaktadır.

25 Temmuz 2005 tarihli Radikal gazetesinde, Türkiye’de her 6,8 dakikada 1 iş kazası meydana geldiği, her 82,4 iş kazasından birinin ölümle sonuçlandığı yazmaktadır. Kazaların en çok gerçekleştiği iş kolları ise metal eşya imalatı, inşaat, dokuma ve kömür madenciliğidir.

8 Eylül 2004 tarihli Yeni Şafak gazetesi ise, SSK verilerine dayanarak, Türkiye’de 1994-2003 yılları arasında meydana gelen 831.248 iş kazasında 10.084 kişinin öldüğünü yazmaktadır.

İstanbul Tabip Odası, 8 Mayıs 2003 tarihli Bizim Gazete’de (Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ile İstanbul Tabip Odası’nın işbirliğiyle çıkarıldı) Türkiye’de kayda geçen meslek hastalığı sayısının yok denecek kadar az olduğuna değiniyor ve gerekli önlemlerin çok daha iyi alındığı İtalya’da bile Türkiye’den daha fazla kayda geçmiş meslek hastalığına rastlandığını bildirmektedir.

Tüm bu ahval ve şerait içinde, DİSK Başkanı Çelebi Süleyman, 15 Ocak 2006 tarihli Cumhuriyet gazetesine verdiği mülakatta, zaten çoğunlukla bilinen istatistiklere dayanarak, Türkiye’de işçilerin sömürüldüğünü, büyük puntolarla, adeta yeniden keşfetmektedir. Verdiği bilgiler karşısında, sömürü sözcüğünün hafif kaldığının belki de farkında olmayan bu zat, genç nüfusun ucuz işgücü olarak kullanılmasının, ülkenin ucuz emek pazarına dönmesine sebep olabileceğini, sanki bu durum hali hazırda yokmuş gibi, çelebiliğine uygun bir şekilde kibarca ve adeta özür dilercesine söylemektedir.

Türkiye’de vergi yükünün çoğu işçi üzerindedir. Türkiye’de ulusal gelirden en düşük pay işçi sınıfına düşmektedir. Türkiye en çok asgari ücretlinin ve en az sosyal güvencenin olduğu ülkeler arasındadır. Türkiye’deki haftalık ortalama çalışma süresi, Avrupa ülkelerindekinden fazlasıyla yüksektir. Avrupa ortalamasında birinci, haftada ortalama 43,8 saatle İngiltere iken, şanlı Türkiyemiz bu konuda alçak ve namussuz İngilizleri de geçerek haftada 52,3 saatle Avrupa’yı sollamıştır.

İşte bu ahval ve şerait içinde dahi Çelebi Süleyman’ın vazifesi, Mustafa Koç’u, kendi iktidara getirdiği kendi mahlûklarını eleştiren Mustafa Koç’u ve sermayeyi korumak ve kollamaktır. Muhtaç olduğu kudret, Soros ve Alman vakıflarından aldığı tebriklerde mevcuttur.

Türkiye işçi sınıfının kurtuluşu ise, katillerinin ve onların uşaklarının değil, kendi elindedir.

Giderek emekçi sınıfın anayasada yer alan her türlü yurttaşlık hakkından tamamen mahrum bırakılması gerçekleşmektedir. Burjuvalar ve onların şaşkın uşağı hükümet, çıkarmayı planladıkları yasalarda, belli bir kazancın altındaki ücretlileri ve küçük esnafı, zorunlu sosyal sigorta kapsamından, yani sosyal güvenceden, sağlıktan, emeklilikten ve çeşitli yardımlardan, eskisinden daha da fazla yoksun bırakacaklarını kabadayı ve lumpen üsluplarıyla açıklamışlardır.

Yüksek devlet memuriyetleri, emekçi sınıftan gelip yeteneği ve zekâsıyla yükselmek isteyen halk çocuklarına kapalıdır.

Örgütlenme teşebbüsleri, yasalarla son derece kolaylaştırılan işten çıkarma ile ve kimi zaman mafyayla, faşist çetelerle ve silahla bastırılmaya çalışılmaktadır.

Tüm bunlara karşın, Türkiye işçi sınıfı, yasal ve anayasal hakları korumaz, bunun için sağlam bir biçimde örgütlenmez ve mücadele vermezse, Çelebi Süleyman ve çeşitli sendikalardaki türdeşlerinin peşine takılırsa, kesin mahvoluşa sürükleneceğini iyi bilmelidir.

Kendi haklarının bilincinde olmayan ve onu korumaktan aciz olanlar, bilinçli ve mücadeleci bir sınıf değil, olsa olsa mahvolmaya aday bir güruh teşkil edebilirler. Türkiye ilerici, devrimci ve demokratik hareketinin parolası, işçinin hukukunu korumak, onlara yurttaş ve sınıf bilinci kazandırmak olmalıdır. Türkiye işçi sınıfı, Türkiye burjuvazisini yenmek ve kendi kaderini eline almak için mağdur kişiliğinden sıyrılıp daha üstün bir bilince ve daha üstün bir örgütlülük seviyesine ulaşmak zorundadır.

İnsanlığın, elde edebilmek için uğruna yüzyıllarca kan döktüğü en temel haklardan yoksun bırakılan, Anayasal haklardan olan, her türlü bireysel özgürlükten, asgari değil insanca bir ücretle sağlıklı koşullarda çalışma ve yaşama, kendini geliştirme, örgütlenme hakkından, bunları da geçelim her türlü eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik haklarından yoksun bırakılarak, adeta ikinci sınıf vatandaş, ikinci zümre ve ayrı bir ulus olarak ilan edilen Türkiye işçi sınıfının, bu haklarını geri almak için girişeceği her türlü mücadele hukukun evrensel ilkelerine uygundur. Bu sebeple Türkiye işçi sınıfının mücadelesi, insan olma, insanı yaşatma mücadelesidir. Ayşelerin ve Sadifelerin kurtarılması, onları yakanların kendi yarattıkları cehennemde yanmaları için verilen mücadeledir.

dipnotlar:

(1) Mustafa Çenberci, İş Kanunu Şerhi, s. 736, Ankara 1972.

(2)

(3)

(4)

Yıllar

1999

2000

2001

2002

2003

2004

Sosyal Sigortalar Kurumu istatistiklerinden derlenmiştir.

(5) Kuşkusuz bu veriler kayıtlara geçen ve yasal işlemleri tamamlanan olaylarla ilgilidir. Türkiye’de yaygın olan kaçak işçi çalıştırma da göz önüne alınırsa, gerçek rakamların daha yüksek olduğu açıkça anlaşılır. Ayrıca sakatlanma ile ilgili olarak yukarıdaki rakamlar, sadece iş göremezlik derecesi %10 ve üzeri olarak tespit edilenler için geçerlidir. Sakatların sayısı, giderek artmaktadır.

(6)

ÜLKELER

YILLAR

1983

1989

1993

İş Kazaları

Ölümler %

İş Kazaları

Ölümler %

İş Kazaları

Ölümler %

Belçika

162.700

177 (%0.10)

157.538

138 (%0.086)

138.615

115 (%0.082)

Kanada

571.349

733 (%0.12)

613.279

830 (%0.13)

465.130

714 (%0.15)

Almanya

1.714.628

2626 (%0.15)

1.775.132

2257 (%0.12)

2.199.356

2840 (%0.12)

Fransa

731.806

1067 (%0.14)

737.477

1177 (%0.16)

787.111

1082 (%0.14)

Japonya

-

2572

-

2419

-

2245

ABD

2.540.750

3750 (%0.14)

3.077.500

3600 (%0.11)

2.953.400

-

Brezilya

1.077.861

4384 (%0.40)

895.213

4559 (%0.50)

426.960

3689 (%0.86)

Meksika

505.015

1204 (%0.23)

507.000

1095 (%0.21)

479.966

1376 (%0.28)

Türkiye

148.027

1075 (%0.72)

160.325

1459 (%0.90)

140.689

1776 (%1.2)

Yugoslavya

284.197

476 (%0.17)

225.457

438 (%0.19)

-

-

Pakistan

-

-

754

132 (%17.3)

-

-

Hindistan

201.556

903 (%0.44)

143.790

917 (%0.63)

-

-

Malezya

61.724

238 (%0.38)

107.479

389 (%0.36)

133.293

655 (%0.49)

Bangladeş

-

-

10.783

10 (%0.09)

9238

27 (%0.29)

Bursa Sağlık müdürlüğü’nün Sosyal Sigortalar Kurumu’na dayanarak aktardığı 1983–1993 yıllarına ilişkin verileridir.

Bursa Sağlık Müdürlüğü’nün SSK’ya dayanarak aktardığı 1990–1994 yıllarına ait veriler de aşağıdaki gibidir.

Yıllar

Ort. İşçi Sayısı

İş Kazası

Ölüm

SİG*

1990

3.170.782

155.857

1292

3224

1991

3.310.500

130.278

1189

3669

1992

3.492.950

139.464

1583

3453

1993

3.658.106

109.563

1064

3522

1994

3.618.626

92.087

1034

2791

*SİG: Sürekli iş göremez hale gelenler.

Yorum yapma kapalı.