Stalin Bayrağı Altında - S. Konuk

Stalin bayrağı altında!

(Aziz Çelik’e Yanıt)

S. Konuk
2005 yılı içinde bütün Avrupa’da Faşizme karşı zaferin 60. yıldönümünü kutlayan eylemler yapıldı. Özellikle Moskova ve Berlin’deki kutlamalara on binlerce ilerici katıldı. Eylemlerde bugün Hitlerci işgalcilerin uyguladıkları zulmün aynısını Irak’ta uygulayan emperyalistlerin faşizme karşı kazanılan zaferde Komünistlerin ve Sovyetlerin tayin edici rolünü inkar etmek üzere tarihi yeniden yazma girişimleri kararlılıkla mahkum edildi. Avrupalı ve Amerikalı gericilerin ve onların uşaklarının her geçen gün artan “komünizmin nostaljisi” korkuları bu eylemlerle had safhaya ulaştı. Gorbaçov, eylemlerden bir gün önce tarihin çöplüğünden sesini duyurmaya çalışıyordu: “60. yıldönümü kutlamalarında Stalin’in adı çok geçecek, ama bu zaferi ona borçlu olduğumuzu söyleyecek kadar ileri gidilmemeli. Bu önemli olay, Stalin’i övmek için kullanılmamalı.” Korkulan gerçekleşti, sosyalizmin son otuz yılı boyunca resmi parti politikası olarak, karşı devrimden sonra ise tam bir çılgınlık halinde karalandığı Rusya’nın dört bir yanında ve diğer eski Sovyet cumhuriyetlerindeki eylemlerde tarih çarpıtıcılarına inat, Jozef Stalin’in resimleri, Marks, Engels, Lenin’in resimleri, orakçekiçli ve kızıl yıldızlı bayraklar, kısacası Hitlerci kılıç artıklarının tahammül edemediği ve yasaklamak istedikleri komünizmin tüm diğer sembolleriyle birlikte bayrak oldu.Stalin neden bayrak oluyor? Faşizmin azgın işgalci güçleri karşısında insanlığı kurtuluşa götüren güçlerin biriktirilmesini sağlayan inatçı devasa sosyalist kuruculuğu, sömürücülere ve onların düzenlerini geri getirmeye kalkan inançsızlara karşı mutlak devrimci acımasızlığı simgelediği için. “Stalinist” suçlaması emperyalistlerin dilinde kapitalist sömürünün devam ettiği ülkelerde sınıf savaşımını ve işçi sınıfının inatçı iktidar kavgasını terk etmeyi kabul etmeyen bütün örgütleri ve bireyleri tanımlamak için kullanıldıkça her ulustan emekçi yığınların bu isme ve onun temsil ettiği değerlere sahip çıkışları azalmak yerine artmaktadır.Stalin şöyle yazmıştır: “Bolşevik kuşaklar sorumlusu olmadıkları birçok şeyle suçlanacak. Ancak her seferinde… tarihin rüzgarı kaçınılmaz olarak mezarlarımızın üzerindeki iftiracılığın ölü çiçeklerini süpürecek ve gerçeği yeniden ortaya çıkaracaktır.” Emperyalistleri ve Gorbaçov ve türevlerini şimdi bu rüzgarın tahmin edilenden erken esmeye başlaması korkusu almıştır. Bunu engelleyebilmek için tarihi kararnamelerle yeniden yazma girişimlerine hız verildi ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi bütün Avrupa’dan ve dünyadan komünistlerin ve ilericilerin şiddetli protestoları altında komünizmin tarihinin resmi olarak suçlu ilan edilmesini, komünizmi nazizmle karşılaştırmaya cüret eden ve komünist isminin ve komünizmin simgelerinin yasaklanmasını ve halen komünist partilerin iktidarda olduğu ülkelere uluslar arası baskı uygulanmasını tavsiye eden bir kararı onayladı.
Ülkemizde ise ne yazık ki komünizme karşı yapılan bu saldırıdan çok komünistlerin eylemlerinde Stalin resmi taşınmasına tepki gösteren bazı sözde “solcular” çıktı. Kararın onaylanmasından bir gün önce “Stalin posterleriyle “eşitlik, özgürlük” idealleri savunulamaz!” yaygarasıyla ortaya atılan Kristal-İş eğitim uzmanı ve Birgün gazetesi yazarı Aziz Çelik gibi. Anlaşılan komünizmin hayaleti Gorbaçov’la birlikte onu da yokladı.

“Avrupa Konseyi ve tarihi yargılamak!” yazısını yazan Aziz Çelik, öncelikle Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi kararlarının yasa hükmünde olmadığını keşfetmiş olmaktan çok heyecanlanmış. Marksizmin literatürünü bir yana bırakıp dünyanın en büyük mevzuat anarşisi olarak tanımlanan Avrupa’nın kurumlar ve organlar hiyerarşinin ve bunların çalışma yöntemlerinin ve yetkilerinin ayrıntılarını okuyup ezberlemekle Nabi Yağcı’yla kendisinden başka kimse ilgileniyormuş gibi bunlar hakkında bilgiççe ders vermeye kalkıyor. Bay Çelik, Birgün gazetesindeki yazılarıyla Avrupa Birliği’nin gönüllü bir halkla ilişkiler elemanı kimliğiyle ön plana çıktığı için olsa gerek şimdi suçunu örtmek için birtakım güvenceler verme ihtiyacı duyuyor: “…bu tasarı AKPM’de kabul edilse bile ne anlama gelecek? Sadece bir tavsiye!”… “Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi kararları, Bakanlar Komitesi’ne bildirilen bir görüşten ibarettir. Hukuk açısından ve teknik açıdan bağlayıcı bir anlamı yoktur. Ve nazizme ilişkin uluslararası hukuk belgeleri ve ulusal yasalarla asla eş değer sayılamaz. Olsa olsa ideolojik bir bildirge olur.” Ayrıca daha önce de benzer kararlar alınmış, “bir şey olmadı” demek istiyor.

Aziz Çelik’e göre “tasarının komünist partileri yasaklamaya ve ortadan kaldırmaya yönelik olduğu doğru değildir. Aksine, tasarıda Avrupalı Komünist partilerin demokrasiye katkıda bulunduğu vurgulanmakta ve mevcut komünist partiler, “eski komünist partilerin suçlarını” kınamaya çağrılmaktadır. Dolayısıyla bu tasarıdan hareketle Avrupa’da KP’lere karşı yeni bir saldırı başladığı iddiası hayli abartılıdır.”

Aziz Çelik komünizmin Avrupalı düşmanlarını ne pahasına olursa olsun aklamayı kendine bir kere görev edinmiş olduğundan meşrebine uygun olarak yalan söylemektedir.

1- Tasarıda “Bazıları totaliter Komünist rejimlerin geçmişteki suçlarına karşı mesafeli tutum dahi almamış olan Komünist partilerin hala yasal ve bazı ülkelerde etkin olması” açıkça eleştirilmekte böylece ÖDP türünden bütün komünistler adına konuşma hakkını kendisinde bularak özür dilemeyi ve günah çıkarmayı resmi politika haline getirmemiş, komünizmin tarihsel simgelerini “yeşilciliğin” veya başka Avrupalı sol ideolojilerin simgeleriyle değiştirmemiş olan partilerin kriminalizasyonunu kesin olarak teşvik etmektedir. Mevcut Komünistleri “eski komünist partilerin suçlarını” bir “itirafa” zorlamak Hitler’in ve Mussolini’nin mirasını çoğu zaman açıkça sahiplenen Avrupalı sağcılara yakışmıştır. Bu günah çıkarmayı çoktan yapmış olanların tasarının itiraf çağrısını haklı bulmakla yetinmeyip kendi çağrılarını da buna eklemelerinde komünistleri şaşırtan hiç bir şey yoktur.

2- “Bu tasarıdan hareketle Avrupa’da KP’lere karşı yeni bir saldırı başladığı iddiası”nda, yalnızca bu saldırının “bu tasarıyla başladığı” kısmı yanlıştır. Gerçekte:

<< Komünistlerin baskılanması yalnızca kararlarda değil somut olaylarla da ortaya çıkmaktadır. Avrupa Birliğinin yeni üyelerinin bir çoğunda, Komünist ideallerin ve uluslar arası işçi hareketinin simgelerinin yayılması yasaklanmıştır. Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya ve Türkiye’de Komünist partiler ya kanunla yasaklanmış ya da legal eylemlerinin önüne aşılamaz engeller konulmaktadır. Macaristan'da ve Çek Cumhuriyeti'nde, sosyalist sembollerin kullanılması yasaktır ve cezai takibata tabidir. Letonya Komünist Partisi başkanı Mikolas Bourakiavitsius ve yoldaşı Yiouozas Kouolelis son on yıldır politik nedenlerle hapis yatmaktadırlar. Alman sosyalist, eski genişlemeden sorumlu komisyon başkanı Verheugen, bu durumun Avrupanın demokratik değerlerine tamamen uygun olduğu inancındadır. 30 Eylül 2003 tarihinde Avrupa Parlamentosunun Dış İşleri Komisyonunda bir soruya karşılık olarak: “bütün bu halkların komünizm idaresi altında yaşadıklarından sonra, bu ülkelerin birinin vatandaşı olsaydım, Komünist Partilerin kapatılmasını ben de talep ederdim.”

Yıllar süren tutsaklığın ardından, İrlanda İşçi Partisi başkanı Sean Garland Kuzey İrlanda'da ev hapsinde tutulmaktadır ve ABD'ye sürgüne yollanma tehdidiyle karşı karşıyadır ve hem de hiçbir gerekçe gösterilmeksizin.

Filipinler Komünist Partisi’nin kurucusu Jose Maria Sison, Hollanda’ya sığınmıştır ve 11 Eylül 2001 tarihinde Avrupa Birliğinde yürürlüğe konulan anti-terörizm yasaları çerçevesinde Filipinler’e geri yollanma veya ABD’ye sürgün tehdidiyle karşı karşıyadır.>> (bkz. Herwig Lerouge, Komünizmin Hayaleti Hala Avrupa’nın Üzerinde Dolaşıyor)

3- Avrupa Konseyi üyesi olan Türkiye’de de 2005 yılı komünistlere ve halka karşı savaşla geçmiştir. Eyüp Beyaz Adalet Bakanlığının önünde sokağın ortasında başından vurularak öldürülmüş, devrimcilerin “medeni Avrupa standartlarına” uygun hücrelerde dünyadan yalıtıldığı F tipi hapishanelerde işkence ve ölümler aralıksız devam etmiş, F tiplerinde yaşananları protesto eden tutuklu yakınlarına karşı ülke çapında cadı avı organize edilmiş, Ovacık’ta aralarında tamamen silahsız barışçı aktivistlerin de bulunduğu 17 kişi katledilmiş, Kürt illerinde tepe noktasına Şemdinli saldırısıyla varan sivil hedeflere karşı devletin yıldırma saldırıları bütün yıl sürmüş, bu atmosfer içinde aynı zamanda Dev-Yol-TBKP Limited Şirketinin yöneticileri olan Birgün yazarları, ülkenin bir kısmında toplu-uçaklı askeri harekat düzenlemenin “ordunun en doğal hakkı ve gayet normal olduğunu” ve “gerillanın ise koşulsuz olarak silah bırakması” gerektiğini işleyen, ayrıca AKP hükümetinin demokratikliğini tekrar tekrar keşfeden kampanyaların yürütülmesi görevini gönüllü olarak üstlenmişlerdir. Tarihlerini inkar etmemiş ve unutmamış olan gerçek Komünistler, Rosa Lüksemburg ve Karl Liebknechtlerin katlini örgütleyen ve alkışlayan Scheidemanların ve Kautskylerin “özgürlükçü ve demokratik sollarının” yolundan gidenleri nerede olsa kolayca tanırlar ve onların kirli gömleklerini çıkararak Komünizmin ak gömleğini giymeleri tarihsel eyleminin evrensel anlamını asla unutmazlar.

Aziz Çelik ekliyor: “sol böyle yaparsa” yani “suçlarını” kendisi daha yargılanmadan itiraf ederse, “sağcıların ve tutucuların söyleyecek sözü kalmaz”mış. Komünistler kendilerine o kadar hakaret edecekler ki sağcılara ve gericilere söyleyecek söz kalmayacak! Böyle insanlar hangi çürümüş sosyal koşullarda yetişiyor diye merak etmemek işten değil. Aziz Çelik ve benzerleri gerçekten de yerli ve Avrupalı sağcılara, tutuculara ve hatta en azılı faşistlere, komünistlere karşı mücadelelerinde yapacak pek bir iş bırakmayan bir “solculuğun” savunucularıdır, izledikleri çizginin Türkiye sınıflar mücadelesindeki tarihsel ve güncel icraatları da bu hükmü pekiştirmektedir. Aziz Çelik gibilerin eşitlik ve özgürlüğü Stalin bayrağı altında değil de silah tüccarı Kavala sermayesiyle yayınlanan dergilerden kaynaklanan görüşlerle ve Soros’un uluslar arası kuruluşlarının Türkiye şubelerinin bayrakları altında savunmayı düşünmeleri bu tarihleriyle tutarlıdır.

4- Aziz Çelik’in “… komünist partileri yasaklamaya ve ortadan kaldırmaya yönelik olduğu doğru değildir” diye mahcupça savunduğu tasarıyı hazırlayan İsveçli gerici parlamenter Göran Lindblad kendisini protesto eden bir Yunan komünistine verdiği yazılı yanıtta açıkça “Komünizmin bir şeytan düşüncesi olduğunu ve Fransız Devriminin de korkunç bir olay olduğunu” düşündüğünü belirtmiş ayrıca şöyle demiştir: “Yunan komünistlerinin insanlığa karşı suçlar işlememiş olmalarının biricik nedeni iktidara gelememiş olmalarıdır.” Aziz Çelik ise, bu örümcek kafalıların hazırladıkları “tavsiye kararlarının” komünizmin tarihini ve mevcut komünistleri kriminalize etmeyi amaçlayan bir politikanın parçası olmadığına gözümüzün içine bakarak yemin etmektedir.

<>

Aziz Çelik gibi tam bir şarklı zihniyeti içinde kendisini “ne gelirse Avrupa’dan gelir” körlüğüne kaptırmış birisinin, bu girişimlerin açıkça gittiği yönü görmemek için başını toprağın altına sokmasını doğal karşılamak gerekir. Oysa bütün ilericiler, aydınlık fikirli insanlar bu kararların emperyalizmin yaptırımlarını kabul etmeyen sosyalist ülkelere yapılacak askeri-ekonomik saldırıların ideolojik temellerini atmayı ve buna karşı çıkan bütün ülkelerin komünistlerini baskı altına almayı amaçladığını kolayca kavrayabilmektedir.

Komünistler kendi tarihlerini kendileri mahkum etmeli, yaptıkları her şeyden utanmalı, üç yüz yıl Rus halkının kanını emen Romanovların iktidarını zorla yıktıkları, tüm Avrupa’yı avucuna alan faşizmin güçlerini -Antikomünist karar tasarısının sahiplerine göre- “ülkelerinin savunan masum yurtseverler” olan- Doğu Avrupalı işbirlikçileriyle birlikte tarihe gömdükleri için, tek suçları halkı sömürme “özgürlüklerini” korumak için direnmek olan “zavallı” kulaklara uyguladıkları baskıdan dolayı, Kore’de ve Vietnam’da emperyalizmin kudurgan güçlerini anladıkları dilden yanıt vererek rezil ettikleri için, Afrika’da “medeni” Avrupanın tam desteğini alan Apartheid’a karşı Mandela’nın kurtuluşçularına, yine medeni ve barışsever Avrupalılar olan Belçikalı emperyalistlerin ordularına ve Birleşmiş Milletlere karşı Lumumba’nın yurtseverlerine, Siyonizme karşı savaşında Arap halkına destek verdikleri için, iktidara geldikleri her ülkede okumayazma bilmezliği ortadan kaldırdıkları, eşit ve ücretsiz sağlık hizmetini örgütledikleri, tüm toplumsal kalkınma göstergelerinde bütün dünyanın sömürüsüyle zenginleşen en gelişmiş kapitalist ülkeleri geride bıraktıkları için, bunlar gibi saymakla bitmez affedilmez günahlarından dolayı en önemlisi de iktidar savaşını hala bütün dünyada sürdürdükleri için -ki bu da antikomünist tasarının yaratıcılarına göre “yeni suçları tasarlamak” anlamına gelmektedir, sürekli kendilerini ve kendi tarihlerini eleştirmeli, hatta her komünist marangozda bir kalın sopa kestirip her sabah uyandığında ilk iş olarak “komünizm tarihinin suçlarını iyice bir hatırlamak için” bununla kafasına bir tane geçirerek güne başlamalıdır ki bir daha bu büyük suçlar tekrar etmesin. Bu kutsal eylemde de öncülük yaparak bizlere örnek olması Bay Çelik’ten beklenir.

Aziz Çelik hiç mi doğru konuşmaz. <<“Komünist partilerin tarihinde utanılacak hiçbir şey yoktur” demek boş laftır>> buyuruyor. İşte buna katılmamak mümkün değil. Komünistlerin tarihinde büyük utançlar var. 12 Eylül’de devrim davasını terk eden, faşizme karşı cepheleri baltalayan veya bölen herhangi bir politik nitelik ve kişilikten tamamen yoksun Taner Akçam, Nabi Yağcı gibi -şimdi hepsi aynı politik çizgide birleşmiş olan- korkak birtakım kariyeristlerin yönetiminde, Türkiye emekçi halkının devrimci iktidar savaşının yenilgiye sürüklenişini engelleyememiş olmaktan, hala bugün bile bu politikanın devrime ve sosyalizme hiçbir inancı olmayan yalnızca bir esnaflığı sürdüren takipçilerinin sol adına ahkam kesmelerine izin veren dağınıklıklarından dolayı komünistlerin her gün duymakta oldukları dehşet verici utancın büyüklüğünü kelimelerle ifade etmek mümkün değildir.

Komünist tarih adına konuşarak -ki bu bugün aramızda olabilecekken tüm ülkelerde şu ya da bu rengi alan burjuva diktatörlüğünün işkence tezgâhlarında, idam sehpalarında, pusularında can verdikleri, intikamcı ordulara karşı savaşlarda düştükleri için bu konuda söz alamayacak olan tüm uluslardan milyonlarca komünistin, ilericinin ve yurtseverin adına da konuşmak demek olacağından kimseden ve özellikle de emperyalist bir merciden Aziz Çelik gibilerin düşündüğü kadar kolayca özür dileyemeyiz. Komünizmin tarihi onların tarihidir, günümüzün komünistleri yalnızca onların yolundan gidenlerdir. Beğenmeyenler, bu yolun suçlarla dolu olduğunu düşünenler başka partilere gider, örneğin ÖDP’ye girerler ve bu tarihin onurlarıyla birlikte bütün o “suçlarından” da sonsuza dek kurtulmuş olurlar. Komünizmin itibarına antikomünizm endüstrisinin yalanlarıyla mücadele etmeden sahip çıkmak isteyenler ise istedikleri kadar özür dileyebilir, nedamet getirebilirler. Ne komünistler bunu ciddiye alır, ne de suyu çıkmış posalardan değil, hala mücadelede inat eden komünistlerden diz çöküp özür dilemelerini bekleyen Avrupalı Hitler taslakları.

Gerçekten devrimci, gerçekten komünist hiçbir eylem yoktur ki sömürücü sınıflar ve onların kuyruğuna takılmaya kararlı olanlar tarafından affedilmez bir suç olarak görülmesin. Aziz Çelik de Komünizmin suçlu olduğuna emindir ama malzeme sıkıntısı çektiği görülüyor. Keza Moskova duruşmaları örneğini ortaya attıktan sonra “sorular, sorular, sorular” diye sayıklamak zorunda kalıyor. Kendisine önerimiz Komünizmle Mücadele Derneği dergisinin eski sayılarına başvurmasıdır. Eskiden “Moskof zulmü” konularında tefrika yapma işine onlar bakardı, hem böylece Avrupalı medeniyet timsallerine Türkiye’den orijinal bir katkı yapmış olur. Birgün gazetesinde bunlar günlük olarak tefrika edilebilir. Keza oradaki Stalin ve “reel sosyalizm” tablosunda katılmayacağı bir şey olacağını zannetmiyoruz. Bunlara bir de komünistlerin cellatlarının önünde devrimi ve kendi ideolojisini suçlamanın ilham verici örnekleri olarak Dev-Yol şeflerinin 12 Eylül mahkemelerindeki dillere destan savunmaları da eklenebilir. Moskova duruşmalarında yargılanan ve idama mahkum olan kişilerle aynı görüşleri, zamanı geldiğinde Gorbaçov tarafından harfi harfine uygulamaya konulan “farklı sosyalizm anlayışını” savunan ve bu farklı sosyalizmi gerçekleştirmek için girişmek zorunda oldukları türden eylemlere girişecek olanların “kimin arkadaşı” olduklarına bakılmaksızın bütün devrimci iktidarlarda -geçmişte olduğu gibi bundan sonra da- aynı cezalarla karşılaşacağını Avrupa mevzuatı yerine devrimler tarihini inceleyen herkes kolayca kavrayabilir.

Antikomünist tasarının, onun yaratıcılarının ve açık ya da mahçup destekleyicilerinin grotesk tablosu, dünyanın dört bir yanındaki komünistlere eski bir diriliş ilanının ilk satırlarını hatırlattığı içindir ki, bir yandan öfkelendirirken bir yandan da tebessüm ettirdi: “Avrupa’nın üzerinde bir hayalet dolaşıyor – Komünizmin hayaleti. Eski Avrupa’nın bütün güçleri bu hayaleti defetmek üzere kutsal bir ittifak kurdular: Papa ve Çar, Metternich ve Guizot, Fransız radikalleri ve Alman polis ajanları.”

Türk, Yunan veya Avrupalı yeşiller ne kadar rahatsız olursa olsun emekçi halklar, altında faşizme karşı zaferi elde ettikleri aynı bayrak altında, eski düşmanlarına karşı ve bildikleri sağlam yoldan mücadele etmeye devam edecek.

Komünizmi yargılamaya kalkan Hitler’in torunlarına, eli kanlı emperyalistlere ve bu fırsatla sorumlu oldukları ağır yenilgilerin utancından terk ettikleri komünizmi suçlayarak kurtulmak isteyen ikiyüzlülere karşı komünistlerin yanıtı yalnızca şudur:

“Suçlu ayağa kalk!”

27/01/2006

konuyla ilgili:

Dünyadan Komünist ve ilerici partilerin antikomünist tasarıyla ilgili açıklamalarını okumak için: http://stalinkaynak.com/antikomunizm.htm

bir haber:

Rusya’da en sevilen lider Jozef Stalin (25/2/2006)

Yorum yapma kapalı.