Kuzey Kore: Emperyalizme Karşı Devam Eden Bir Mücadele

Stephen Gowans

(Marxism-Leninism Today / 26 Ağustos 2005)

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin çökmesine neden olan karşı darbeden sonra, birbirleriyle ticaret yapan Sovyet yanlısı ülkeler bir dizi şok dalgasına maruz kaldılar. Genel inanışın aksine, bu birliğin gümbürtülü yıkılışının nedeni içeriden çatlamış ve katılaşmış Sovyet sosyalizmi değil, Mihail Gorbaçov’un sosyalist ekonomiyi ayakta tutan sütunları havaya uçurmasıydı. Gorbaçov’un Batı’da bir kurtarma planı olarak algılanan merkezsizleştirme, özelleştirme ve piyasa reformları, aslında bir imha planıydı. Piyasa ve özel mülkiyetin önü daha çok açıldıkça kriz daha da derinleşti. Ayrıca bu kriz sadece Sovyetler Birliği ile sınırlı değildi, olamazdı da, çünkü Sovyetler Birliği birleşmiş bir bütünün parçasıydı; uluslar arası bir ticari yapıya bağlı birçok sosyalist ekonomiyi birbirine bağlıyordu. Gorbaçov’un ülkenin can damarlarını koparan korkunç sorumsuzluğunun sonuçları yıkıcı ve çok yönlü oldu. Sosyalist bloğun bir ucundan diğer ucuna kadar tüm sosyalist ekonomiler çöktü; her bir ekonominin çöküşü güçlenen bir çığ gibi bir başka ekonominin yıkılmasına yol açıyordu. Çöküşün en kötü anında bir zamanlar milyonlarca insanı besleyen, barındıran, giydiren, sağlıklı ve üretken kılan, eğiten ekonomilerin yüzde ellisi tahrip olmuştu. Ortalama insan ömrü düştü, ölüm oranları arttı, bir zamanlar birkaç vakayla sınırlı olan hastalıklar salgına dönüştü. Gorbaçov, sosyalizm düşmanı emperyalist Batı’da lanse edildiği gibi bir kahraman değildi; savunduğu fikirler, insanlığın ilerlemesine korkunç bir darbe indiren devasa bir felakete yol açtı.1

Kuzey Kore, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti ya da KDHC, bu yıkıcı girdaba yakalanmaktan kurtulamadı. Sovyetler Birliği ve Sosyalist Kampın diğer ülkeleriyle ticarete dayanan ihraç pazarı çöktü; ülkede kısa süre içinde ciddi kömür ve petrol sıkıntısı doğdu. Bu da bir domino etkisi yarattı. Petrol kıtlığı Kuzey Kore kimya endüstrisinin yeterince gübre üretememesine yol açtı. Gübre ve tarım araçları için gerekli petrol kıtlığı çiftçilerin yeterli yiyecek üretememesine neden oldu. Tökezleyen tarıma bir dizi yıkıcı doğal afet de eklenince ülkede kıtlık başladı.2

1950′li ve 60′lı yıllarda Kuzey Kore’nin iktisadi gelişimi kapitalist Güney Kore’yi geride bırakmıştı. Güney Kore çok gerilerdeyken Kuzey’de 1968 yılında bütün evlere elektrik veriliyordu. Yetmişli yıllarda Kuzey Koreliler güneydeki komşularına oranla çok daha yüksek bir yaşam düzeyinin tadını çıkarıyorlardı; güneydeki yaygın yoksulluk ve konut bulamama gibi sorunlara karşılık Kuzeyde ücretsiz sağlık ve eğitim hizmetleri veriliyordu. Barınma neredeyse ücretsizdi. İhtiyaç maddelerinin fiyatı düşüktü.3

Bu sırada Güney Kore’de, 1910-1945 yılları arasındaki Japon işgaline destek veren, bu işgalden çıkar sağlayan hakim sınıf hala iktidardaydı. Fark şuydu: işgalci güç Japonya, yerini ABD’ye bırakmıştı; ABD işgalci güç olmadığını iddia ediyordu ama ülkede on binlerce askerini tutuyor, ülke ekonomisi ve politikası üzerinde dolaysız bir etki yapıyordu. Güney Kore Başbakanı Roh Moo Hyun, “Japon imparatorluğu ile işbirliği yapanlar üç kuşaktır başarıdan başarıya koşarken, ulusun bağımsızlığı için savaşan ailelerin üç kuşaktır yoksullukla yüzleşmesi gibi anormal bir tarihsel durumdan kurtulamadık” diye şikayet ediyordu.4

Japonlar İkinci Dünya Savaşı’nda ülkeden kovulurken Halk Komiteleri tüm Kore’yi sarmıştı. Bundan altmış yıl önce, 5 Eylül 1945′te Halk Komiteleri Kongresi işgal sonrası cumhuriyeti kurmak için Seul’de toplandı. Cumhuriyetin ömrü uzun olmadı, sadece birkaç gün. Korelilerin yöneteceği bir Kore fikri Japonlar’ın eski sömürge bölgelerini denetim altına almaya uğraşan ABD planlarına ters geliyordu. 7 Eylül’de, ABD birlikleri Inchon’a çıktı; komiteler dağıldı; Japon yöneticilerle Koreli uşaklarının şikayetleri dikkate alınmış oldu. Otuz sekizinci paralelin güneyinde bir Halk Cumhuriyeti olmayacaktı.

Doğu Asya’da Emperyalist Planlar

Japonlar’ın Pearl Harbor’a saldırılarından birkaç gün sonra Hitler ABD’ye savaş ilan etti; ABD istemediği halde Avrupa’daki savaşa sürüklenmiş oldu. Führer, anti-Komintern Paktına üye bir ülkeye vereceği desteğin, Sovyetler Birliği ve dünya komünizmine karşı Nazi Almanyası, Faşist İtalya ve militarist Japonya’dan oluşan bir ittifakın Japonya’nın Sovyetler Birliği’ne savaş ilan etmesini sağlayacağını, böylece Sovyetler’in Avrupa’daki Nazi saldırısına karşı direnişini onu iki cephede savaştırarak zayıflatacağını hesaplıyordu. Ama iki cephede birden savaşmaya Sovyetler gibi Japonya da meraklı olmadığı için Almanya’nın beklentileri gerçekleşmedi.5 Bu da Sovyetler’in işine geliyordu; kısa süre sonra Sovyet-Japon saldırmazlık anlaşması imzalandı.

Naziler’in Avrupa’da yenilgiye uğramasından sonra, Sovyet lideri J. Stalin Japonlar’a haber vermeden İngiliz Başbakanı Winston Churchill ve ABD Başkanı Franklin Delano Roosevelt’e Sovyet ordularının Japonya’ya saldıracağı sözünü verdi. Bu, ABD için umut verici bir söz sayılırdı. O sıralarda Japonya hala korkutucu bir düşmandı ve Pasifik sahnesinde Amerikan zaferi hiç de kesinleşmiş değildi. Ama savaş sürdükçe Japonya yenilgi üzerine yenilgi aldı; Sovyetler’in müdahalesi olmadan da Japonlar’ın yenilebileceği ortaya çıktı. Sovyetler savaşa girerse, müttefikler tarafından kurtarılan topraklarda söz sahibi olacaktı; tıpkı ABD’nin iş işten geçtikten sonra, Sovyetler Alman ordularını kovalarken Avrupa’daki savaşa katılıp Avrupa’nın geleceğinin konuşulduğu masada oturma hakkı elde etmesi gibi. Bu durum da Pasifik’te Japon ordularıyla çelişkiler açığa çıkmadığı sırada bile mücadele eden ABD’nin hakim sınıflarının çıkarlarına tersti.6

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD dış politikasının en önemli hedefi Doğu Asya’yı egemenlik altına almaktı. Bu, Japonya dahil, diğer emperyalist ülkelerin dış politika hedefiydi. ABD-Japonya savaşı kaçınılmazdı; bunun kaçınılmaz olduğu Sovyetler Birliği tarafından 1934′ten önce bile biliniyordu. Stalin, 1934 yılında On Yedinci Komünist Parti Kongresi’ne verdiği raporda Japonya ve ABD’nin “Pasifik için verdikleri mücadelenin kızışmasına ve donanmalarının büyümesine” işaret ediyordu; Stalin “sürecin yeni bir savaşa doğru gittiği açıktır” sonucuna varıyordu. Stalin’in bu görüşü Pasifik Savaşı’nın kişiler üzerine vurgu yapıp bu kişileri saran olay ve güçleri unutan günümüzdeki tarihçileri tarafından rahatsız edici bir kehanet olarak algılanabilir; ama Sovyet liderin öngörüsünde şaşırtıcı hiçbir şey yoktur. Her Marksist-Leninist gibi Stalin de bir avuç güçlü kapitalisti hammadde, mallarını satacak piyasa, karlı sermaye yatırımları gibi amaçlarla harekete geçiren itkilerin farkındaydı; bu itkilerin kapitalistler arasında çelişki yarattığını, zorunlu olarak er ya da geç savaşa yol açacağını biliyordu. Doğu Asya piyasasının ve zenginliklerinin ileri kapitalist ülkelerdeki mali oligarkların iştahını kabarttığı açıktı. Ayrıca, Japonya’nın 1931′de Mançurya’yı işgal etmesi, kuzey Çin’e doğru yayılması, ABD’nin Japonya’da şeffaf bir yönetim talebi, buna karşılık Japonya’nın da aynı talebi Latin Amerika için yenilemesi, ABD’nin Japonya’ya karşı uyguladığı petrol ambargosu, silahlanma yarışı, bütün bunlar, savaş çıkacağına işaretti. İngiliz Komünist R. Palme Dutt’un ifadesiyle, “emperyalizm çağında barış, başka araçlarla savaşın sürdürülmesidir.” Emperyalizmin yasalarının kaçınılmaz sonucu olan savaş ufukta belirmişti; bu yasalardan haberi olanlar gerekli sonuçları çıkardılar.

Doğu Asya’nın denetimi üzerinde tekel kurmaya dayalı emperyalist hedef Kore’ye yönelik ABD planları için de geçerliydi; bu plan Pearl Harbour’dan altı ay sonra formüle edilmişti7 ve bugün hala devam ediyor; ABD, Japonlar’ın işgal ettikleri bölgelerde tek başına söz sahibi olmak için, Sovyetler Birliği Japonya’ya girmeden savaşı istediği gibi sonlandırmak istiyordu; bunu başaramayınca atom bombasını kullandı.

Sovyetler’in Pasifik Savaşı’na Girişi ve Atom Bombasını Kullanma Kararı

8 Ağustos 1945′te, Nazilerin 8 Mayıs 1945′te teslim olmalarından tam üç ay sonra, Sovyetler’in Pasifik Savaşı’na katılması planlanmıştı. 3 Ağustos’ta, Sovyetlerin savaşa girmesinden beş gün önce, ABD Başkanı Harry Truman, Pentagon’un yeni gizli silahı atom bombasını Japonya’yı hemen teslim almak için kullanılması ihtimali üzerine üst düzey askeri danışmanlarıyla toplantı yaptı. Japonlar kötü durumda olduklarını biliyorlardı. Burma, Filipinler ve birkaç Pasifik Adası’nda bir dizi yenilgi tatmışlardı. Tek bir umutları vardı. Japon savaş sanayisine önemli kaynaklar sağlayan Kore ve Çin’de tutunabilseler dayanabilecekler, kabul edilebilir bir barış anlaşması yapmak için zaman kazanacaklardı.8

Japonya’nın kötü durumunu Japonlar kadar iyi bilen Truman’ın generalleri atom bombasını kullanmadan da Japonlar’ın teslim olmalarını sağlayabileceklerini söylediler. Sorun Japonya’nın ne zaman ve hangi koşullar altında teslim olacağıydı. Aslında, Truman’ın hazırlattığı, 1946 yılında yayınlanan ABD resmi savaş araştırmasında Japonlar’ın atom bombasına ya da Sovyet müdahalesine gerek kalmadan, Kasım 1945′te planlanan ABD kara saldırısından önce muhtemelen teslim olacaklarından söz ediliyordu.9 Truman, Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atılmasını ABD’nin kara işgalinin daha büyük kayıplara yol açacağını, ölüm ve yıkımı en aza indirgeyecek yolu seçtiğini öne sürerek meşrulaştırdı. Bu bir yalandı. Truman Japonya’nın kaynaklarına ulaşmasını engelleyecek bir donanma blokajı ile Japonya’nın nispeten daha kolayca teslim olmasını sağlayabilirdi. Japonya’nın teslim olma koşullarını kabul edebilirdi - imparator Hirohito görevinde kalacak ve savaş suçlusu olarak yargılanmayacaktı; Truman bu koşulları sözde reddetti ama Tokyo koşulsuz olarak teslim olduktan sonra eylemde kabul etti. Üçüncü seçenek de Sovyetlerin Mançurya ve Kore’deki işgal güçlerine saldırmasını beklemekti. Bu, muhtemelen Truman için en kabul edilemez seçenekti; çünkü bu aşamada Amerikalılar’ın en istemedikleri şey, Sovyetler’in Pasifik Savaşı’na katılmasıydı. Sovyetler’in savaşa girmesi, Japonya’nın sömürgeleri ve henüz işgal ettiği bölgelerin kurtulması, sömürgecilik karşıtı, emperyalizm karşıtı rejimlerin iktidara gelmesi demekti. Bu, bölgeyi tamamen denetim altına alma hedefiyle çelişirdi. İşte Amerikalıların yeni ve gizli silahı burada devreye girdi. Truman, 8 Ağustos’taki Sovyet müdahalesini önceleyecek bir atom bombasının Japonya’yı çabuk teslim olmaya sevk edeceğini, bunun da Sovyet müdahalesini gereksiz kılacağını umuyordu. Böylece Japonya’nın eski sömürgeleri ABD egemenliğine girecekti.10

Bununla birlikte, 6 Ağustos 1946′da Hiroşima’ya atılan atom bombası Truman’ın umduğu gibi Japonlar’ın hemen teslim olmasına yetmedi. Japonlar havlu atmayı reddettikten iki gün sonra, süre doldu. Naziler’in teslim olmasından tam üç ay sonra bir buçuk milyon Sovyet askeri Mançurya ve Kore’ye girerek bir milyonluk Japon ordusuna karşı sürpriz bir saldırı başlattı. Bazı Japon tarihçiler, kesin darbeyi indiren, Japonya’ya diz çöktüren saldırının ABD’nin iki önemsiz askeri hedefe yaptıkları atom bombası saldırıları değil, Ağustos Fırtınası adlı bu Sovyet saldırısı olduğuna inanıyorlar. Sovyet birlikleri, Truman’ın isteği üzerine, Kore yarımadasındaki ilerleyişlerini otuz sekizinci paralelde durdurdular. Üç yıl sonra Sovyet birlikleri ülkenin yeniden inşasına yardım ettikten Washington’un en korktuğu şeyi yaparak, sömürgecilik karşıtı, emperyalizm karşıtı bir rejimin iktidara gelmesini sağladıktan sonra, Kore’den çıktılar. Buna karşılık ABD, o dönemden bu yana Kore yarımadasında sürekli asker bulunduruyor.

Bölünmüş Bir Kore

Halk Cumhuriyeti kuzeyle sınırlı kalmıştı; Sovyetlerin bu bölgedeki varlığı, ABD’nin Kore yarımadasının tümünü denetlemesini, tümüne egemen olmasını engellemişti. Böylece ABD’nin Pearl Harbor’dan sonra yaptığı bütün yarımadaya ve Japonya’nın tüm sömürgelerine hakim olma planı bozulmuş oldu. Kuzeyde, Japon işgaline destek veren askeri görevliler ve bürokratlar temizlendi, sanayiciler mülksüzleştirildi, toprak mülkiyeti parçalandı, köylülere toprak ve ev verildi.11

ABD işgali altındaki güneyde farklı bir yol izlendi. 1949 yılında, Sovyet birlikleri kuzeyden çekildikten bir yıl sonra, ABD’nin Güney Kore’nin başına getirdiği ilk başkan Syngman Rhee hapsedilen Koreli işbirlikçileri salıverip eski görevlerine getirdi; Rhee kırk yıldır ABD’de yaşıyordu. Rhee’nin planı ABD yardımıyla kuzeyi işgal etmek, “kuzeye ilerlemekti”.12 Güney Kore güçleri, ABD’nin ve alt-emperyalist ortaklarının açıkça destek vermesiyle, BM bayrağı altında kuzeye ilerlemenin yollarını aradılar - ABD, daha düşmanlıklar başlamadan önce, BM izniyle savaş yetkisi almak için bir karar tasarısı vermişti13. Başarısız oldular; bunun en önemli nedeni işgalcilerin güneyde çok az desteğe sahip olmalarıydı. Bugün bile, on yıllardır sürekli KDHC karşıtı propaganda yapılmasına rağmen Güney Koreliler’in çoğu kuzeyli yoldaşlarına destek veriyorlar. Bir kamuoyu araştırmasının sonuçlarına göre her iki cinsten askerlik yaşına gelmiş Güney Koreliler’in üçte ikisi, bir Kuzey Kore ABD savaşı çıkarsa Kuzey Kore’nin yanında olacaklarını söylüyorlar.14

1950′den 1953′e kadar süren üç yıllık savaş ateşkes ve denge durumuyla sona erdi. Teknik olarak iki Kore hala savaş durumundalar. Seul, Kore yarımadasını kendi bölgesi sayıyor. ABD ise Kuzey Kore’yi 1950′de çıkan BM kararına göre işgal etmesi gereken bir bölge olarak görüyor. Bu karar, Sovyetler Birliği, BM’de eski Çin’in yerini alması kabul edilmeyen Çin Halk Cumhuriyeti’ne destek vermek amacıyla kurula katılmadığı bir zamanda çıkarılmıştı. Savaş, emperyalist ülkelerde BM Güvenlik Konseyi tarafından onaylanan bir güvenlik tedbiri olarak anlaşılsa da, tam tersine, yasal değildi; oylama BM’in katılımı gerekli sürekli üyelerinin olmadığı bir zamanda yapılmıştı.16 ABD’nin Kore’ye ilişkin planlarını oluşturduğu Pearl Harbor saldırısının hemen ardından başlayıp Kore Savaşı’nı izleyen yıllarda devam eden şu eylemleri savaşın emperyalist karakterini şüpheye yer vermeyecek biçimde gösterir: Güney Kore’ye ekonomik ve politik olarak egemen olmak; yarımadada hatırı sayılır bir askeri kuvvet bulundurmak; Kore’nin birleşmesine ilişkin tüm planlara vahşice karşı çıkmak.

ABD, imzalanan ateşkes anlaşmasının hemen ardından 170 numaralı Ulusal Güvenlik Kararı’nı uygulamaya soktu; böylece “bir yandan Kore yarımadasının bölünmüşlüğünü sürekli hale getiren”, diğer yandan “tüm Kore’yi” denetimi altına alana dek “net tanımlanmamış bir ateşkes durumunu muhafaza eden” bir politik çizgi izlemiş oldu17. ABD, her türlü kalıcı barış önerisine karşı çıkıyor, kuzeyin koşulsuz tesliminden, kendi patronajlığı altında güneye bağlanmasından başka bir durumu kabullenmeyecekti. Eski Dışişleri Bakanı Colin Powel’ın, 2003 yılında kuzey Kore’den gelen kalıcı barış önerisini şu sözlerle reddetmesi, ABD’nin söz konusu kararın üzerinden elli yıl geçtikten sonra, aynı ruh haliyle hareket ettiğini kanıtlıyor: “Biz saldırmazlık paktları, anlaşmaları ya da buna benzer sözleşmelere imza atmayız.”18 ABD, Kore’nin yeniden birleşmesine ya da izin verilse Komünistler’in kesinlikle kazanacağı özgür seçimlerin yapılmasına karşıdır.

Savaştan sonra, ülkenin yeniden birleşmesinin oylanması için öneriler getirildi, ama güneydeki hükümet bütün bu önerileri reddetti; şüphesiz ipleri elinde bulunduran Washington’dan gelen emirler doğrultusunda. ABD, daha sonraları, Vietnam’ın yeniden birleşmesine ilişkin getirilen tekliflere de benzer biçimde karşı çıkacaktı. Gerek Kore’de, gerek Vietnam’da ABD’yi korkutan şey, yeniden birleşme, yabancı askerlerin ülkeden gitmesi gibi konularda yapılacak seçimleri Komünistler’in kazanması; böyle olursa, bölgede ABD’nin denetimi ve egemenliği zayıflar, dış politikası emperyalizmin içsel mantığı ve bu mantığın emrettiği yayılmaya dayanan bu ülkeye büyük bir darbe vurulmuş olur.

koreoca.jpg

CIA’in yayınladığı “The World Fact Book” yıllığına göre 2005 yılı itibariyle Kuzey Kore’de yaşam beklentisi 71 yıl ve okuma yazma oranı % 99 *

Kuzey Kore’nin Neden Nükleer Silahlara İhtiyacı Vardır?

Kuzey Kore’nin çılgıncasına nükleer silah elde etmek istediği doğru değildir; bu ABD’nin uydurduğu bir propaganda malzemesidir. KDHC, nükleer silahlara sahip olmak isteseydi, Nükleer Silahsızlanma Anlaşması’nı (NSA) imzalamaz, İsrail gibi, anlaşmayı yapan ülkelerin dışında kalırdı.19 ABD’nin nükleer saldırı tehditleri Kuzey Kore’yi anlaşmadan imzasını çekmeye zorladı.

Kuzey Kore’nin ürettiğini söylediği plütonyum, başkent Pyongyang’ın kuzeyindeki Yongbyum bölgesinde bulunan nükleer tesislerde üretiliyor; böylece, bolca bulunan uranyum kaynaklarından elde edilen nükleer güç, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra başlayan iktisadi gerileme nedeniyle erişilemeyen ithal petrolün yerini tutabilecek; eldeki kömür ve hidroelektrik güç kaynaklarına yenileri eklenebilecek. KDHC, elindeki güç kaynaklarını nükleer güçle tamamlarken yeni bir şey yapmıyordu; bunu Japonya ve Güney Kore de yapmıştı - bu ülkelerin başarılı nükleer enerji sanayileri bulunuyor.

ABD’nin bakış açına göre, Yongbyon tesislerinin varlığı kabul edilemez. Nükleer enerjiye sahip Kuzey Kore kendisini zorlayan enerji sıkıntısını çözebilir. Bu da, bir ABDli politik danışmanın sözleriyle “Kuzey Kore’nin sonunu”20 amaçlayan ABD politikasına ters düşer. Kuzey Kore’nin, Gorbaçov’un Sovyet sosyalizmini yok etmesinden sonra yediği büyük darbeye rağmen ayakta kalması, KDHC’ni elli yıldır yok etmek isteyen bu gücün pek hoşuna gitmezdi. Ayrıca, Kuzey Kore, Yongbyon tesisleri sayesinde nükleer silah üretecek enerjiyi sağlayabilir; bu da görece kolay gerçekleşecek bir ABD istilası ihtimalini ortadan kaldırır.

ABD, Şubat 1993′te SSCB’nin yıkılmasıyla, Kuzey Kore’yi en büyük endişe kaynağı olarak gördüğünü açıkladı. Bir zamanlar SSCB’yi hedef alan nükleer silahların hedef ayarı yeniden yapıldı. Şimdi, Demokles’in kılıcı Moskova, Leningrad ya da Minsk’i değil, Kore yarımadasının kuzeyini tehdit ediyordu.21

Bir ay sonra Pyongyang, NSA’dan çekildi. Anlaşmanın 1. Paragraf, 4. maddesi “ayrım yapılmadan her devletin barışçıl amaçlarla nükleer enerji kullanabileceğini” ama nükleer enerjiyi silah yapımında kullanamayacağı belirtiliyor. Nükleer enerjiyle silah yapacaksanız bu anlaşmadan çekilmeniz gerekiyor. Anlaşma, aynı zamanda, nükleer güç sahibi devletleri “nükleer silahlanma yarışının yakın bir tarihte durmasına ve nükleer silahsızlanmaya yönelik etkin önlemleri içeren toplantılara iyi niyetlerle katılmaya; genel ve tam bir silahsızlanmayı ciddi ve etkin bir uluslararası denetime tabi kılmaya zorlayan bir anlaşmaya imza atmaya yükümlü kılıyor.” Amaç nükleer silah sahibi ülkelerin nükleer silahlarını aşama aşama yok etmesi, buna karşılık nükleer güce sahip olmayanların da bu silahlara hiç sahip olmaya çalışmaması.

Çin’in de belirttiği gibi, diğer ülkelerin NSA’ca belirlenen sınırların içinde kalmasını bekleyen ABD, sanki anlaşmaya hiç imza koymamış gibi davranıyor. ABD, önleyici savaş stratejisini uyguladı, başka ülkeleri potansiyel nükleer hedefler listesine aldı, nükleer silah kullanma bahanelerini arttırdı (nükleer güce sahip olmayan tehditlere karşı nükleer silah kullanarak önlem alma ya da yanıt verme hakkını kendinde gördü), yeni tip nükleer silah araştırmaya ve geliştirmeye devam etti; bunlara yer altındaki hedefleri yok eden, yeraltına inşa edilmiş tesisleri yok etmeye yarayan nükleer silahlar da dahildir.22 Kuzey Kore topraklarının altında devasa yer altı tünelleri bulunur; bu, elli yıl boyunca, ABD nükleer silahlarının tehdidi altında yaşamanın bir gereğidir. Yer altındaki hedefleri yok eden silahlar özellikle Kuzey Kore’ye saldırmak için üretilmiştir.

KDHC, anlaşmadan çekilerek, Yongbyon tesislerini nükleer silah geliştirmek için kullanmaya hazır olduğunu belirmiş oldu. Amacı belliydi: ABD’nin tehdit edici nükleer saldırganlığını engellemek. Nükleer silahsızlanma anlaşmasının temel doktrini nükleer silaha sahip ülkelerin bunlara sahip olmayan ülkeleri hedef almamasıydı - nükleer güçler nükleer silaha sahip olmayan ülkeleri hedef alırsa, söz konusu ülkeler de kendilerini savunmak için bunlara sahip olmaya çabalıyordu.23 NSA’nın şampiyonluğunu yapan ABD, bu temel doktrini bir yana bırakarak, gizleme gereği duymadan, KDHC’ni nükleer hedef olarak belirledi. Kuzey Kore’nin NSA’dan çekilmesi nükleer silaha sahip olma hırsını ifade etmez; bu, ABD’nin nükleer saldırganlığının zorunlu kıldığı akılcı bir savunma manevrasıdır. Washing’ton’un Kuzey Kore’ye yönelik tavrı nükleer silahsızlanmanın şampiyonluğunu yapan bir gücün nasıl davranmaması gerektiğine iyi bir örnek teşkil eder; ama aynı zamanda emperyalist bir gücün nasıl davranmak zorunda olduğunu da gösterir.

Diğer Hedef: İran

NSA’nın diğer tarafları, ABD ve nükleer silaha sahip diğer emperyalist güçler, anlaşmaya neredeyse hiç uymadılar. Bu korkunç silahlara sahip olup, diğer ülkeleri tehdit etmek, dünyayı biçimlendirmek, denetim ve egemenlik alanları oluşturmak işlerine geliyor. Bu yüzden uluslar arası anlaşma ve kurumların çoğu gibi NSA da, bir avuç zengin kapitalist gücün dünyanın geri kalan milyarlarca insanı üzerinde sürekli egemenlik kurmasını sağlamaya yarayan bir anlaşma olmaktan öteye gidemiyor. ABD, savaş çıkarmayı bile göze alarak İran’ın barışçıl amaçlarla nükleer enerji programına sahip olma hakkını tanımayarak bunu bir kez daha ispatladı.

ABD Başkanı George W. Bush, Şubat 2005 yılında yaptığı basın toplantısında, İran nükleer enerji endüstrisini geliştirmeye devam ederse ABD’nin bu ülkeye askeri bir saldırı başlatacağı iddialarını yalanladı, ama bunun hemen ardından, şunu ekledi: “Bununla birlikte, önümüzde her türlü seçenek var.”24

Yedi ay sonra, Ağustos ayında, Bush bu sözlerini yineledi. Bütün seçenekler, başka deyişle, askeri saldırı seçeneği hala geçerliydi.25 Bunlar beklenmedik sözler değildi. ABD başkanı kötüleme kampanyasına çoktan başlamıştı bile. Önce İran Irak ve Kuzey Kore’nin dahil olduğu şer eksenine alındı; şer ekseni açıklaması Irak ve KDHC’i tarafından savaş ilanı sayılmıştı. Kuzey Kore BM temsilcisi Pak Gil Yon, “Bush’un (Ocak 2002′de) Kongre önünde yaptığı konuşmayı [Kuzey Kore’yi Şer Ekseni’nin bir parçası olduğunu söylediği konuşmayı] KDHC’ye karşı yapılmış fiili bir savaş ilanı sayıyoruz.2627 Irak’ın ABD ve İngiltere tarafından işgal edilmesinin arifesinde, ABD’nin o dönemdeki silah denetleme ve uluslar arası ilişkilerden sorumlu Dışişleri Bakanı John Bolton, İsrail gazetesi Haaretz’e “ABD’nin Irak’ı yendikten sonra İran, Suriye ve Kuzey Kore’yle savaşacağını” söyledi.

Bu ifadeleri, Başkan ve diğer kabine üyelerinin olağan toplantılarda İran’ı barış ve ABD’nin güvenliğine yönelik giderek büyüyen bir tehdit olduğu yollu açıklamaları izledi. Bush, Haziran 2005′te şu açıklamayı yaptı: “Bugün İran, içeride özgürlükleri bastıran, dışarıda ise terörü yayan adamlar tarafından yönetiliyor.”28 Ama Bush’un bu açıklamaları “Beyaz Saray ve Senato’daki Demokratların en üst düzey temsilcileri” tarafından Haziran 2005′te yayınlanan ve İran’la Kuzey Kore’ye karşı “uyarı yapmadan ve birkaç kez saldırılmasını” talep eden raporun yanında kana susamışlık ve saldırganlık bakımından daha masum kalıyor.29 Bush’un “hakim sınıfın en saldırgan ve en gerici kanadını” temsil ettiğini ifade eden düşünceyi savunanların “Demokratların Beyaz Saray ve Senato’daki en yüksek temsilcileri” tarafından hazırlanan raporu okumaları gerekir. Daha ağırbaşlı ve daha az saldırgan oldukları gerekçesiyle ABD’de Demokratlar’a, İngiltere’de İşçi Partisi’ne oy vermek büyük bir hatadır. Ülkeleri emperyalist savaşlara sadece hakim sınıflar götürür ve hakim sınıfların sadece bir tane kanadı vardır; bu kanat saldırgan ve gericidir; ister liberal Demokratlar ya da İşçi Partisi olsun, ister neo-con Cumhuriyetçiler ya da Toriler.

İran’a Karşı Emperyalist Tez

Resmi açıklamalarda ABD İran’dan şu yüzden şikayet etmektedir: İran’ın sivil amaçlarla kullanılacak nükleer tesislere ihtiyacı yoktur çünkü ülkede büyük miktarda petrol vardır; demek ki İran’ın gerçek amacı nükleer silah üretmektir. Bu doğru da olabilir. Sicili, başka ülkelerin kaynaklarını sömürmek amacıyla bu ülkelerin egemenliğini elinde alma örnekleriyle dolu emperyalist ülkelerin tehdidi altında bulunan bir ülkenin güçlü bir silah geliştirmesi akılcı ve tehditlerini sürdüren emperyalizmi zayıflattığı, böldüğü, yıprattığı ölçüde de ilerici bir eylemdir. İran, NSA’ya rağmen, nükleer silahı gizlice geliştiriyorsa bile, bu onun suçlu olduğunu göstermez. Sadece İranlılar için değil, emperyalizm yüzünden daha yoksul, sefil ve güvensiz bir yaşam süren tüm halklar için, emperyalistlerin sadece sözde uydukları bir anlaşmayı ihlal etmek bir kayıp sayılabilir mi? Hele bir de bu ihlal Anglo-Amerikan ekseninin saldırılarını durdurmak için yapılıyorsa?

Bunlar bir yana, NSA’ya uyulmasını sağlamakla yükümlü bir BM kurumu olan Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı İran’ın nükleer silah geliştirme programı olduğuna dair bir kanıt bulamadığını açıkladı. 30 Ayrıca sadece petrol değil, aynı zamanda uranyum zengini bir ülke olan İran’ın NSA anlaşmasına göre barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirme hakkına sahip. Ama ABD’nin bakış açısına göre sorun zaten petrol üreten İran’ın NSA’ya titizlikle uysa da, barışçıl amaçlarla da olsa nükleer enerji geliştirirse, nükleer silah yapma olanağına kavuşabilecek olması. İran, köşeye sıkıştırılır ve tehdit edilirse, Kuzey Kore gibi NSA’dan çıkabilir ve ABD saldırganlığını durduracak bir nükleer güç geliştirebilir. Bu yüzden, ABD Dışişleri bakanı Condoleezza Rice açık açık şunları söylüyor: “Nükleer silah geliştirme imkanı yaratacak belli teknolojilere sahip olmamalılar.”31

Petrol zengini İran’ın barışçıl bir nükleer enerji programına gerçekten ihtiyacı olup olmadığı sorusu ilginç ama hileli bir soru. İran’da çok petrol olduğu doğru, ama İran yine de petrol ithal ediyor çünkü petrolü işleme kapasitesi sınırlı. Günde 10.5 milyon galon gaz üretip 17 milyon galon tüketiyorlar.32 Ayrıca, bir yandan ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney “İran petrol ve gaz içinde yüzen bir ülke olduğu halde neden nükleer enerjiye ihtiyaç duyduğunu kimse anlamıyor” açıklamasını33 yaparken Savunma Bakanı Donald Rumsfeld ve Dünya Bankası Başkanı Paul Wolfowitz’in üyesi olduğu Ford* yönetiminin, Westinghouse’un liderliğinde bir dizi ABD firmasının İran’da büyük bir nükleer güç santralı yapmasına olanak tanıyacak bir yasayı 1976 yılında onayladığını hatırlamak istemiyor. ABDli girişimciler, ABD kuklası Şah’a yapacakları “altı ila sekiz nükleer reaktör satışından 6.4 milyar dolar kazanmayı planlıyorlardı”.34 O zamanlar petrol zengini bir ülkenin neden ABD’li firmalardan nükleer reaktör satın alması gerektiğine ilişkin bir sürü argüman ileri sürülmüştü. Ayrıca o zamanlar İran’ın daha fazla petrolü vardı. İran, 1976 yılında, günde altı milyon varil petrol üretiyordu; bugün günde dört milyon varil üretiyor.35 Yorumlardaki bu fark bölgedeki ABD egemenliğinin değiştiğini gösterir. O zamanlarda Washington’un adamı olan Şah ülkeyi demir yumrukla yönetirdi. Şimdi, ABD firmalarının beslenmesini garanti edecek bir hain yok. Washington da bu durumu değiştirmek istiyor.

Şimdi ise NPA ve bu anlaşmanın uygulanmasını denetleyen UAEA (Uluslararası Atomik Enerji Ajansı) İran ve Kuzey Kore’yi “ayrım yapmadan nükleer enerjiyi barışçıl amaçlarla kullanma hakkından” yoksun bırakmak işini üzerlerine almış durumdalar. İki ülke de ABD’nin egemen sınıfına alıştığı yağma ve sömürüyü, bu emperyalist dış politikayı rahatça tatbik ettireceğe benzemiyor. Kapitalizmin orman kanunu zayıf ve geri kalmış olanı yutmaktır.36 Bununla beraber nükleer silaha sahip bir ülke zayıf ve geri kalmış sayılmaz.

Üzerinde Anlaşılan Çerçeve

Kuzey Kore NSA’dan imzasını çekince, ABD başkanı Bill Clinton Yongbyon tesislerini vurmayı planlar.37 Bu, meşruiyet yoksunluğu ve saldırganlık anlamında, Orta Doğu’da nükleer tekelini sürdürmek amacıyla Irak’ın nükleer tesislerine daha önce saldıran İsrail’in eyleminin bir tekrarı olacaktı. Ama Clinton’un danışmanları Kuzey Kore’nin çok sert tepki vereceğini öngördüler. Güney Kore kentleri ağır topçu ateşine tutulabilir, ABD birlikleri büyük kayıp verebilirdi. Sonuç saldırganlar ve Güney Koreli müttefikleri için korkunç olabilirdi; bu planlar rafa kaldırıldı. Saldırıya uğrayan ülke Kuzey Kore’nin vereceği kayıp ise, bilindiği gibi, saldırganların umurunda değildi.

1994′te, saldırmak yerine, anlaşma yoluna gidildi. ABD, Japonya ve Güney Kore Pyongyang’a iki elektrik reaktörü satın alabilmesi için uzun vadeli krediler ve borç verecek, karşılığında Kuzey Kore Pyongyang’daki tesislerini kapatacaktı. Elektrik reaktörleri yapılana kadar ABD, KDHC’ne petrol verecekti. Ayrıca ABD, kalıcı barışı reddeden geleneksel politikasından biraz taviz vererek ilişkileri normalleştirme sürecini başlatacağına söz verdi. Buna göre on yıllar süren ABD ambargosu kalkacak, Kuzey Kore nükleer silahlarla tehdit edilmeyecekti.38

Washington anlaşmayı tam uygulamadı. Anlaşma, askeri operasyonu tercih eden Clinton yönetiminin içine sinmemişti; Bush yönetimi ise bu anlaşmaya karşı çıktı. Pyongyang, 19995 yılında yatırım ve ticaretle ilgili bazı sınırlamaları kaldırdı. Ama Washington ambargoyu kaldırmadı. KDHC’ni nükleer silahlarla tehdit etmeyeceğini söyleyen ABD uzun menzilli nükleer silahlarla tatbikat yapıyordu. 1998′de, donanmadan bir general açıkça KDHC’ne sürpriz bir saldırı düzenlemekten, ülkede Güney Kore’nin işgal güçlerine dayanan bir rejim tesis etmekten söz etti.39

Bush, 2002 yılında senatoda yaptığı konuşmada Kuzey Kore’yi şer eksindeki ülkelerden biri olarak ilan etti; Başkan’ın konuşmasını hazırlayan, “şer ekseni” sözünü icat eden kişi, Kuzey Kore’nin “demir bir yumruğa ihtiyacı olduğunu” söyledi;40 bunu ilişkileri normalleştirmek isteyen bir ülkenin yapacağı bir açıklama sayamayız. Bu konuşmayı yazan yeni-muhafazakar David Frum, Irak, İran ve Kuzey Kore’yi birbiriyle ortak kılan şeyin “Batı’nın gücünden nefrek etmeleri” olduğunu ve “Saadam Hüseyin ABD liderliğindeki bir güç tarafından yerinden edilmesinin, radikal Baasçı bir diktatörlüğün yerine ABD ile daha yakın bir hükümetin getirilmesinin ABD’yi Osmanlılar zamanından beri Orta Doğu’ya en egemen ülke konumuna getireceğini”41 söyledi; bu, ABD’nin açıkça emperyalist bir politika izlediğinin itirafıdır.

Son olarak, anlaşmanın en temel noktası olan söz konusu reaktörleri yapımına 2003 yılında başlandı - halbuki reaktörlerin 2003 yılında inşa edilmiş olması gerekiyordu. Washington, en sonunda, pratikte geçerli olan durumu resmileştirerek anlaşmayı fes etti; bunu da, anlaşmayı bozan ABD değil de Kuzey Kore’ymiş gibi göstermek için, “Kuzey Koreliler açıkça nükleer programlarına devam ettiklerini itiraf ettiler” dedikten sonra yaptılar. Böyle bir itirafın yapıldığına dair gösterdikleri tek kanıt bir ABDli görevlinin sözleriydi. Kuzey Kore, bir gizli silah programının olmadığını, ya da böyle bir programları olduğu yollu bir açıklama yapmadıklarını belirtti.

Büyük Yalan

Kime inanacağız? İngiltere ve Amerika’nın güvenilirlik sicili pek temiz değil. Aslında aldatmaca konusunda bu ülkelerin, demagojileri ve yalancılıkları ile ünlü Naziler dışında pek bir rakipleri yok. Irak savaşını başlatmak için ortaya atılan bahanelerden sadece biri olmasına rağmen, daha varolmadıkları kesin kanıtlanmadan önce bile bir aldatmaca olduğu ortaya çıkan kitle imha silahları bu yalanların en göze çarpanı. Mart 2003′teki işgalden çok önce, Anglo-Amerikan emperyalizminin Irak’a saldırmaya niyetli oldukları ve on yıldır BM silahsızlanma programının uygulandığı bir ülkenin bu tür silahlara sahip olamayacağı açıktı. Bu kandırmaca yapılırken gösterilen cüret, ancak NATO’nun Yugoslavya’daki piyasa sosyalizmin kalıntılarını yok edip bu piyasayı Batı’nın finans oligarşisine teslim etmek için sivil Yugoslav hedeflerini bombalamadan önce uydurduğu soykırım iddiaları ortaya atılırken gösterilen yüzsüzlükle karşılaştırılabilir.

Emperyalist güçlerin sözcüleri tarafından dile getirilen bu resmi açıklamalarda bir doğruluk kırıntısı olduğuna inanan kişi ya aptaldır, aşırı saftır ya da bunlara inanmak işine geliyordur. Bu saçmalıkları yayan medya ya aptallardan, saf adamlardan oluşuyor ya da hakim sınıfların hükümetlerini yönettiğini, maaşlarını onların ödediğini bildikleri için bu yalanları yayıyorlar. Utanmadan düzenledikleri “tartışma” programlarında, emperyalist güçlerin zayıf ülkeleri sömürmesini, insanları “savunma” sanayisinin ürettiği bombalarla öldürmesini, insani sebeplere dayandırmaktadırlar.

Doğal olarak, KDHC de bu yalanlardan payını almaktadır. Halbuki KDHC, Altılı Görüşmeler’de, tıpkı ABD gibi Kore yarımadasının nükleer silahlardan arındırılmasını istemektedir. Ama doğal olarak, bunu tek taraflı olarak yapmayacaktır; ABD’nin de nükleer tehdidine son vermesini talep etmektedir. Kuzey Kore ABD’nin nükleer tehdidi altında bulunmasa NSA’ndan çekilmeyecekti.

ABD, nükleer tehdidin son bulması için: KDHC’ni nükleer saldırı yapılma ihtimali olan ülkeler listesinden çıkarmalı, Kuzey Kore’ye karşı savaş tatbikatlarına son vermeli, güneydeki nükleer silahlarını kaldırmalıdır. ABD, KDHC’nin bu son talebini suni bir kafa karışıklığıyla geçiştirmek istiyor. Nükleer silahlar mı? Bu silahlar George H. W. Bush döneminde kaldırıldı.4243 Ama KDHC bunu yalanlıyor. ABD’nin Kore yarımadasında gizlediği 1000 adet füze var.

ABD, bütün silahlarını 1991 yılında yarımadadan çektiğini söylediği halde, kamuya açık CIA ve ABD hükümeti belgelerinde, ABD’nin Güney Kore’de en azından 1998 yılına kadar nükleer silah bulundurduğu belirtiliyor.44 1998 yılından sonraya ait belgeler henüz açılmadığı için yarımadada hala nükleer silah bulunduğuna ilişkin bir kanıt gösteremesek de, ABD’nin kötü sicili ve ABD’nin Kuzey Kore’ye yönelik askeri tacizlerinin giderek artması Güney Kore’de hala silah bulunduğunu gösteriyor.

Haberleri Çarpıtma

KDHC ile ilgili aldatmaca kampanyasının tek kaynağı Beyaz Saray ve Dışişleri Bakanlığı değil. Emperyalist güçlerin gazete, dergi ve televizyonları, ABD’nin tezleri doğru mu diye sorgulamadan bunları yayınlıyor. Medyaya göre Kuzey Kore nükleer silahlara sahip diye ABD için bir tehdit oluşturuyormuş. Halbuki, çok daha fazla nükleer silaha sahip Fransa, İngiltere, Rusya, Çin, İsrail, Pakistan, Hindistan gibi ülkeler ABD’ye bir tehdit oluşturuyormuş gibi lanse edilmiyorlar.

Benzer biçimde, Kuzey Kore’nin kendisini koruması nedense “kötü davranış” sayılıyor. Kötü davranışlar, tavizlerle “ödüllendirilmemeliymiş”. Bu yüzden de ABD ve KDHC arasında geçen görüşmelerde ABD’nin talepte bulunmaktan başka bir şey yapmaması son derece normal! Sanki ABD, istediğini cezalandıran, istediğini ödüllendiren bir otorite. Bu emperyalist ülkelerin düşünce tarzıyla ve emperyalist ülkelerin en tepede bulunduğu, uluslar arası bir hiyerarşi olmasını savunan faşist ideolojiyle örtüşür.

Altılı Görüşmeler, ABD’nin taleplerini dayattığı bir platform olarak değil, karşılıklı tavizler içinde geçen görüşmeler olarak gösterilir. Konuşmaların kesilmesi KDHC’nin şımarıklığına bağlanır. Halbuki, Çinliler’in de belirttiği gibi “konuşmaların kesilmesinin ana nedeni Amerikan tarafının işbirliği yapmaktan kaçınmasıdır.”45

Beyaz Saray’ın açıklamalarını sorgusuzca kabullenmek işin sadece bir yönü. Emperyalist ülkelerin medyaları, olayları Küba, Zimbabwe, Kuzey Kore gibi anti-emperyalist ülkelerin aleyhine çarpıtmaktadır. KDHC’nin sayısız kez resmi barış imzalanması talebi üzerine yorum yapan Washington Times, “ABD, Çin, Kuzey ve Güney Kore ateşkes anlaşması yerine kalıcı bir barış imzalanması konusunda 1997 yılına dek görüşmüşler” ama Kuzey Kore ABD birliklerinin Güney Kore’den çekilmesini talep edince görüşmeler kesilmiş.46 böylece görüşmelerin kesilmesinden Kuzey Kore sorumlu oluyor. Yoruma göre, Pyongyang olmayacak taleplerde bulunmasa barış anlaşması imzalanacak. Halbuki yukarıdaki cümleyi anlamını değiştirmeden şöyle de ifade edebilirdik: “anlaşma olacaktı ama ABD Güney Kore’den birliklerini çekmeyi reddetti.” ABD askerlerinin çekilmemesi fiili savaş durumunu devam ettiriyor. Resmi bir barış anlaşması imzalanacaksa bölgede asker tutmaya gerek yok. Şimdi, Altılı Görüşmeler kesildi diye KDHC’ni mi suçlayacağız? Madem ABD’nin barış anlaşmasını imzalamaya niyeti vardı, neden askerlerini çekmeyi bu kadar sakıncalı buluyor?

Doğal olarak Wasahington Post’un buna değinmesini bekleyemeyiz, ne de olsa o gazete de Beyaz Saray kadar emperyalizmin bir parçası.

Bir başka örnek: Washington Post, 24 Temmuz 2005′te “Kuzey Kore’nin nüfusu, Güney Kore’nin nüfusunun yarısına yaklaşıyor ama başarısız sosyalist ekonomisi yüksek teknolojiye sahip Güney Kore’nin ancak yüzde yedisi büyüklüğünde.” Sosyalist ekonomilerin verimsiz, işlevsiz ve başarısızlığa mahkum olduğu ima ediliyor. Egemen sınıfın sözcüsü bir gazetede böyle bir yorum yapılması şaşırtıcı değil. Kuzey Kore ekonomisinin bazı sorunları olduğu bir gerçek. Ama neden? Çünkü Kuzey Kore’nin ekonomisi sabote ediliyor. Sorunlar verimsizlik veya sosyalist ekonominin yaşamaz olmasından değil, ABD’nin açtığı iktisadi savaştan, dış piyasaların çökmesinden, ABD tehdidi yüzünden zorunlu olarak askeri harcamalara fazla pay ayrılmasından kaynaklanıyor. Doğal olarak, Washington Post bunlarla ilgilenmez.

Bir başka örnek daha: New York Times, ABD’nin KDHC’ni sürekli tehdit edip ondan taleplerde bulunmasına rağmen, KDHC’ni tehdit eden ve taleplerde bulunan taraf olarak gösteriyor. Örneğin, 30 Mayıs 2005′te çıkan bir makalede “Kuzey Kore’nin tehditlerinden ve pazarlık masasına dönmek için ABD’den taviz vermesini talep ettiğinden” söz ediliyor. Burada iki sorun var. birincisi, KDHC’nin ABD’yi tehdit edecek bir askeri gücü yok. ABD sınırına konuşlandırılmış birliklere sahip değil. ABD hedeflerini birkaç dakikalık uçuş mesafesini kat edip vuracak bombardıman uçakları yok. ABD sahillerini denetleyen savaş gemileri, ABD hava sahasını denetleyen savaş uçaklarına sahip değil. Her gün ABD hava sahasını ihlal eden keşif uçakları da bulunmuyor. Bir milyonluk bir ordusu var ama bunun yarısı tarım ve inşa işleriyle meşgul.47 Ayrıca hepsi de kendi sınırları içinde bulunuyor. Ama Kuzey Kore’ye tehdit oluşturmadığını iddia eden ABD yukarıda sayılan her şeye sahip. İkincisi ortada bir pazarlık yok, sadece ABD tarafından öne sürülen talepler var. Kuzey Kore’nin pazarlık masasına dönmek için bazı taleplerde bulunduğunu söylemek olumlu bir şeyi olumsuz bir biçimde ifade etmeye benziyor; şöyle de söylenebilirdi: Pyongyang ABD’nin pazarlık masasına oturmasını bekliyor. Ama ABD’nin, iki hükümran ülkenin eşit şartlarda birbiriyle pazarlığa oturması uluslar arasındaki hiyerarşi biçimindeki emperyalist düşünceyle çelişiyor. Bu yüzden, emperyalistlerin yayın organı, KDHC’nin kölece boyun eğmemesini tehditkarlık ve şantajcılık olarak yorumluyor. İşler şuraya çıkıyor: Siz geri kalmışsınız, zayıfsınız, bu yüzden de hatalısınız ve yine bu yüzden ezilebilir ve köleleştirilebilirsiniz. Biz güçlüyüz, haklıyız, bu yüzden bizden çekinmelisiniz.”48

Washington Kuzey Kore’ye saldırmayı planlamadıklarını söyleyecek, Kuzey Koreliler de buna inanacak, rahatlayacaklar. Hem de geçmişte pek çok kez tehdit edilmelerine rağmen. Saldırı planı yapmadığını söyleyen ülke resmi barış taleplerini sürekli geri çeviriyor. Bu ülkenin Dışişleri Bakanı “biz saldırganlık paktları, anlaşmaları ya da buna benzer şeyleri imzalamıyoruz” diyor. 49 Bu ülke, Irak’ı işgal etme kararının 2002 yılının sonbaharında alınmadığı yalanını söylemişti; Güney Kore’deki nükleer silahlarını 1991 yılından sonra kaldırdığı yalanını söylemişti. Aynı ülke 23 Mayıs 2005′te Güney Kore’ye on beş bombardıman uçağı getirmiş, bu uçakları “Kim Jong Il Irak’la savaşsak bile başkentine girebileceğimizi anlasın” diye getirdiğini açıklamıştı.50 KDCH’ne karşı hiçbir saldırı niyetimiz yok dediği ay, casus uçaklarıyla bu ülkenin hava sahasını tam yüz altmış kez ihlal etmişti.51

Son olarak ABD, komik biçimde KDHC’ni zorbalıkla suçladıktan bir gün sonra52 ABD Dışişleri Bakanı Condoleeza Rice Kuzey Koreliler’e zaten bildikleri bir şey söyledi: “ABD Asya ve Pasifik Bölgesi’nde, büyük, bu arada büyük sözcüğünün altını çiziyorum, büyük yıldırıcı güce sahiptir.”53

Japonya: Yeniden Doğan Militarizm

Kuzey Kore’nin durumuna değinirken Japonya’ya da değinmeliyiz. Son zamanlarda Japon Başbakanı Koizumi, Yasukuni Anıtı’nı ziyaret ederek müthiş bir tepkiye neden oldu. Yasukuni Anıtı savaşta ölen iki buçuk milyon Japon’un anısına dikilmiş; bunlara Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı sırasındaki askeri lideri General Tojo ve on dört tane daha A-sınıfı savaş suçlusu da dahil. Anıt, kutsal bir kişilik olarak gösterilen İmparator’un başında bulunduğu milliyetçi bir Japonya’nın yaratıldığı bir zamanda, 1869′da dikilmiş; aynı zamanda Çin, Kore ve Tayvan’da ölen askerlere gösterilen saygıyı simgeliyor. Doğal olarak Koizumi’nin bu ziyareti Çinliler ve Koreliler’i çok rahatsız etti. Onları rahatsız eden bir başka olay da 2005 yılının Mayıs ayında İmparator Hirohito’yu anma amacıyla ulusal bayram ilan edilmesi. Ayrıca Japon gazetelerinde, Japonlar Doğu Asya’yı sömürgeleştirmek için değil, özgürleştirmek için öldüler fikrini savunan, savaş suçlularını öven yazılar yayınlanıyor. ABD ise Koizumi’nin bu ziyaretlerine sessiz kaldı. Halbuki Koizumi Pearl Harbor saldırılarına katılan askerleri de onurlandırıyordu.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra altı yıllığına Japonya’yı işgal eden ABD, işgalin ilk üç yılında savaş suçlularını yargıladı, Japonya’nın kendisine Pasifik’te rakip çıkmaması, yeniden savaş sanayisini kurmaması için bu ülkeye ılımlı bir anayasa dayattı. Ama Çin devriminden sonra bu ülke ile ilgili planları bozulunca, Japon savaş suçlularının itibarları iade edildi; artık bu kişiler sağlam anti-komünistler, anti-Komintern Paktı’nın sadık üyeleri olarak övülüyorlardı. Böylece asılmaları beklenen adamlar ipten dönüp politik lider yapıldılar. Başbakan olan Nobusuka Kishi, bunlardan biridir. Bütün bunlar bir zamanlar Japonya ile işbirlikçilik yaptıkları için suçlanan Koreliler’in görevlerine iade edilmesiyle eş zamanlı oluyordu.

Bununla birlikte, son yıllarda Japonya’da artan bir milliyetçilik ve militarizm eğilimi var. Bu durum Japonya’nın dış ilişkilerinde görülüyor. “Japonya’nın dünyada hak ettiği yeri bulması” türünden söylemlerle BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi olmak istiyor. Ayrıca Tokyo, Çin Tayvan’ın önünü keserse ABD’nin yanında Çin’le savaşacağını açıklıyor. Tarih kitapları değiştiriliyor. Yeniden saldırganlaşmaya karşı çıkan halka karşı medyada kampanyalar açılıyor. Tıpkı İkinci Dünya Savaşı’ndan önceki günlerde olduğu gibi başka ülkeler, özellikle de Çin ve Kuzey Kore aleyhine şovenist propaganda yapılıyor.

ABD medyası da bu gelişmeleri övüyor.

Japonya, saldırganlaşmaya yönelik halk tepkisini Kuzey Kore’yi kötüleme kampanyası açarak yumuşatmaya çalışıyor. KDHC’nin geliştirdiği nükleer füzelerle Japonya’yı on dakika içinde vurabileceği belirtiliyor. KDHC lideri Kim Jong İl, bütün ülkesini intihara sürükleyebilecek bir çılgın olarak gösteriliyor. Japonya’dan adam kaçıracak kadar ileri giden bir ülke nükleer füzelerini neden kullanmasın diye soruyorlar. 1970′lerde gerçekleştiğini iddia ettikleri bir kaçırma olayından bahsediyorlar. Ama emperyalist Japon ordusunun askerlerine sunulmak üzere 200.000 Koreli kadını götürdüklerini, 1939-1945 arasında toplan 700.000 Koreli’yi Japonya’ya sürdüklerini unutuyorlar.

Japonlar’ın en fazla Kuzey Kore’ye yüklenmelerini, en büyük düşman olarak bu ülkeyi göstermesinin en büyük nedeni Kuzey Kore’nin sosyalist bir ülke olmasıdır. Japonya sosyalist bir ülkeye saldırarak, emperyalist yükselişinde, ABD’den daha az tepki göreceğini biliyor.

Anlaşmanın Resmen İptali

ABD yapılan anlaşmayı tek taraflı olarak feshedince, KDHC Yongbyon’daki nükleer tesislerini yeniden açtı. Bunun iki nedeni vardı. Birincisi ABD’nin petrolü kesmesi nedeniyle bir enerji ihtiyacı doğmuştu. İkincisi, gelmesi muhtemel bir Amerikan saldırısına karşı önlem almak gerekiyordu. ABD Bağdat’a girdikten sonra sıranın İran, Suriye ve Kuzey Kore’ye geldiğini ima etmişti.

Tesisler açılınca ABD Altılı Görüşmeler’e yeniden başlamak istedi. ABD hariç, Altılı görüşmelere katılan ülkelerin hepsi - Çin, Japonya, Rusya, Kuzey Kore ve Güney Kore - KDHC’nin komşularıydı.KDHC, ABD’ye ile ikili görüşmeler yapma teklifini götürdü ama ABD aracısız görüşme yapmayı reddetti.

Yine de buna görüşme demek doğru olmaz. Zira bu “görüşmeler” ABD’nin tek taraflı olarak taleplerini sıralamasından ibaretti. Kuzey Kore’nin konuşan değil, dinleyen taraf olması bekleniyordu. Kuzey Kore nükleer silah tesislerini koşulsuz ve süresiz olarak kapatmalıydı. Bunun dışında hiçbir koşul kabul edilmeyecekti. ABD en ufak bir taviz vermeyecekti. Kuzey Kore bu kadarına dayanamazdı. Açıkça ülkelerinin ABD’ye teslim olması talep ediliyordu. Bu talep doğal olarak reddedildi.

Altılı Görüşmelere Devam Ediliyor

Altılı Görüşmelere kesildikten sonra yeniden başladığında Kuzey Kore Yongbyon tesislerinin kapatılması karşılığında ABD’nin Kuzey Kore’nin ihtiyacını karşılamak için elektrik reaktörlerini inşa etmesini talep etti. ABD bunu reddetti. Barışçıl amaçlarla kullanılacak olsa da Kuzey Kore’ye nükleer enerjiye sahip olma hakkı tanınmıyordu.

Kuzey Kore’nin bu dayatmaları kabul etmemesi çok doğaldı.

Emperyalizme Karşı Ortak Cephe

Emperyalizmi zayıflatacak iki temel güç bulunuyor. Sosyalist hareketler ve ulusal kurtuluş hareketleri. Kuzey Kore, İran, Küba, Zimbabwe ya da başka bir ülkenin verdiği sosyalizm ve bağımsızlık mücadelesi emperyalizmi zayıflatıyor. Böylece, sosyalizmin önündeki engeller kalkmış oluyor.
1 Roger Keeran ve Thomas Kenny, “İhanete Uğrayan Sosyalizm: Sovyetler Birliği’nin Çöküşünün Arka Planı” Internetional Publishers, New York, 2004.

2 Bruce Cumings, “Kuzey Kore: Bir Başka Ülke,” The New Press, New York, 2004.

3 Cummings.

4 New York Times, 5 Ocak 2005.

5 Jacques Pauwels, “İyi Savaş Efsanesi: İkinci Dünya Savaşı’nda Amerika,” James Lorimer & Company, Toronto, 2002.

6 Pauwels.

7 Cumings.

8 Peter Koznick ve Mark Selden, İşçi Dünyası dergisinden alıntılamışlar, 5 Ağustos 2005.

9 Koznik ve Selden.

10 Pauwels.

11 Cumings.

12 R. Palme Dutt, “The Internationale,” Lawrence & Wishart, Londra, 1964.

13 Kore Haber Merkezi, 24 Haziran 2005.

14 New York Times, 17 Ağustos 2005.

16 Dutt.

17 Kore Merkezi Haber Ajansı, 22 Temmuz 2005.

18 New York Times, 14 Ağustos 2003.

* http://www.cia.gov/cia/publications/factbook/geos/kn.html#People

19 Cumings.

20 Bir New York Times muhabiri, bugün ABD’nin BM temsilcisi olan John Bolton’a Kuzey Kore’ye ilişkin politikanız nedir diye sorunca John Bolton kütüphaneye yürüdü, bir kitap çıkardı ve masaya attı. Kitabın adı şuydu: “Kuzey Kore’nin Sonu”. “İşte”, dedi Bolton, “politikamız budur.” New York Times, 2 Eylül 2003.

21 Cumings.

22 Reuters, 5 Mayıs 2005.

23 Cumings.

24 Los Angeles Times Haber Servisi, 17 Ağustos 2005.

25 Associated Press, 14 Ağustos 2005.

26 İşçi Dünyası, 28 Mart 2002.

27 International Herald Tribune, 8 Mart 2005.

28 Washington Post, 17 Haziran 2005.

29 Boston Globe, 14 Ağustos 2005.

30 Los Angeles Times, 9 Haziran 2005.

31 Reuters, 5 Mayıs 2005.

32 Washington Post, 17 Temmuz 2005.

33 Washington Post, 27 Mart 2005.

* Gerald Rudolph Ford, ABD’nin 38. başkanı (1974-1977) (ç.n).

34 ibid.

35 ibid.

36 Stalin, SSCB’nin neden ileri kapitalist ülkeleri yakalamak için hızlı sanayileşme programını uygulamak zorunda olduğunu açıklarken “kapitalizmin orman kanuna göre zayıf ve geri kalmış olan yenilir” demişti.

37 New York Times, 12 Mayıs 2005.

38 Cumings.

39 Cumings.

40 David Frum, “Doğru Adam: Bush’lu Beyaz Sarayın İçeriden Tasviri”, National Post tarafından 8 Ocak 2003′te alıntılanmıştır.

41 ibid.

42 Cumings.

43 Pyongyang Times, 21 Mayıs 2005.

44 Korea Times, 7 Kasım 2004.

45 New York Times, 16 Mayıs 2005.

46 Washington Post, 23 Temmuz 2005.

47 Cumings.

48 Stalin, emperyalist güçlerle geri kalmış ülkeler arasındaki ilişkiyi böyle tanımlardı.

49 New York Times, 14 Ağustos 2003.

50 New York Times, 30 Mayıs 2005.

51 Kore Merkezi Haber Ajansı, 1 Ağustos 2005.

52 Beyaz Saray Sözcüsü Andrew Card, Kuzey Kore için, “galiba dünyanın zorbası olmak istiyorlar” açıklamasını yaptı. International Herald Tribune, 2 Mayıs 2005

53 Reuters, 3 Mayıs 2005.

Stalin Arşivi çeviri birimi tarafından Türkçeleştirilmiştir. (Ocak 2006)

kaynak: http://mltoday.com

Yorum yapma kapalı.