Ahlaklı Eleştiri yada Eleştirel Ahlak - Karl Marks
Ahlaklı Eleştiri yada Eleştirel Ahlak
Karl Heinzen’e Karşı Alman Kültürel Tarihine bir Katkı - Karl Marks
“Bay Engels ve diğer Komünistler gücün de mülkiyeti kontrol ettiğini ve mülkiyet ilişkilerinde adaletsizliğin ancak güç yoluyla korunduğunu anlayamayacak kadar körse, onlara yardım edemem – burjuvaları para kazandıkları için kötüleyen ama kralların güç kazanmasına ses çıkarmayana ben deli ve korkak derim.”
“Güç de mülkiyeti kontrol eder!”
Mülkiyet, sonuçta, bir güçtür. Ekonomistler, örneğin, sermayeye “başkalarının emeği üzerindeki güç” derler.
Şu halde iki cins güç karşısındayız, bir yanda mülkiyetin, eş deyişle,mülk-sahiplerinin gücü, diğer yanda politik güç, devletin gücü. “Güç de mülkiyeti kontrol eder” şu anlama gelir: mülkiyet politik gücü kontrol etmez, onun tarafından rahatsız edilir, örneğin keyfi vergiler, el koymalar, ayrıcalıklar, bürokrasinin endüstriye olumsuz şekilde karışması vs. ile.
Başka bir ifadeyle: burjuvazi bir sınıf olarak politik biçim almamıştır. Devletin gücü henüz onun gücü değildir. Burjuvazinin politik gücü ele geçirdiği ve politik iktidarın, bireysel burjuvaların işçileri üzerinde değil de burjuva sınıfının tüm toplum üzerinde iktidarından başka bir şey olmadığı ülkelerde, Bay Heinzen’in söylevi anlamını yitirmiştir. Elbette mülksüzlüğe de, mülkiyeti doğrudan etkiler hale gelene kadar politik iktidar tarafından dokunulmayacaktır.
O halde, Bay Heinzen ebedi olduğu kadar orijinal de olan bir doğruluğu ifade ettiğini hayal ederken, yalnızca Alman burjuvazisinin politik iktidarı ele geçirmek zorunda olduğunu ifade etmiştir, başka bir deyişle, Engels’in söylediği şeyi, fakat bilinçsizce, tam tersini söylediğini dürüstçe düşünerek. O yalnızca, belli bir taşkınlıkla, Alman burjuvazisi ile Alman devlet iktidarı arasındaki geçici bir ilişkiyi, ebedi bir gerçek olarak ifade etmektedir, böylece “hareket”in ardındaki “katı çekirdeği” göstermektedir.
“Mülkiyet ilişkilerinde adaletsizlik”, diye devam ediyor Bay Heinzen, “ancak güçle sağlanabilir.”
Ya Bay Heinzen “mülkiyet ilişkilerinde adaletsizlik”ten yukarıda bahsedildiği gibi mutlak monarşinin hala burjuvaziyi “en kutsal” çıkarları konusunda bile sıkıştırdığını anlıyor, bu durumda az önce söylenen şeyi tekrarlamaktan başka bir şey yapmamaktadır –ya da “mülkiyet ilişkilerinde eşitsizlik”ten işçilerin ekonomik durumunu anlamaktadır, bu durumda ise sözleri şu anlama gelir:
Bugünkü burjuva mülkiyet ilişkileri, burjuvazinin kendi mülkiyet ilişkilerinin korunması için organize ettiği devlet iktidarı tarafından “korunur”. O halde proletarya burjuvazinin ellerinde olan politik iktidarı yıkmalıdır. Kendisi bir güç olmalıdır, öncelikle de devrimci bir güç.
Gene, Bay Heinzen bilinçsizce Engels’in söylediğinin aynısını söylemektedir, fakat gene tersini söylediğinin değişmez inancıyla. Söylediği şeyi anlatmak istemiyor, anlatmak istediği şeyi söylemiyor.
Bu arada, burjuvazi politik olarak, yani devlet iktidarıyla “mülkiyet ilişkilerinde adaletsizliği korur”sa da, onu yaratmaz. Modern iş bölümüyle, değişimin, rekabetin, yoğunlaşmanın vs. modern biçimiyle belirlenen “mülkiyet ilişkilerinde adaletsizlik”, kesinlikle burjuva sınıfının politik iktidarından kaynaklanmaz, tersine, burjuva sınıfının politik iktidarı, burjuva ekonomistlerinin zorunlu ve ebedi yasalar olarak ifade ettikleri bu modern üretim ilişkilerinden kaynaklanır. O halde, tarihin akışı içinde, “hareketi” içinde, burjuva üretim biçiminin yok edilişini ve dolayısıyla burjuvazinin politik iktidarının kesin olarak yıkılışını zorunlu kılan maddi koşullar yaratılmadığı sürece, proletarya burjuvazinin politik iktidarını yıkarsa, zaferi ancak geçici olacaktır, ancak burjuva devriminin kendisinin hizmetinde bir öğe olacaktır, 1794 yılında olduğu gibi. Bu nedenle Fransa’da terör dev çekiç darbeleriyle ancak feodalizmin kalıntılarını Fransız toprağından atmaya yaradı. Burjuvazi o korkak haliyle bu görevi on yıllarda başaramazdı. Halkın kanlı eylemi yalnızca onun yolunu açtı. Aynı şekilde, mutlak monarşinin yıkılması, burjuva sınıfının iktidarının ekonomik koşulları olgunlaşmadığı sürece ancak geçici olacaktır. İnsanlar kendileri için bir dünyayı, “bu dünyanın hazinelerinin” değil, çökmekte olan dünyalarının başarılarının üzerine kurarlar. Gelişmeleri sırasında öncelikle yeni bir toplumun maddi koşullarını üretmeleri gerekir, hiçbir düşünsel ya da iradi çaba bu kaderi değiştiremez.
…
“Para kazanma”nın nasıl “güç kazanma”ya dönüştüğünü, “mülkiyetin” nasıl “politik güce” dönüştüğünü, başka bir ifadeyle, nasıl olup da Bay Heinzen’in bir dogma gücü verdiği katı bir ayrım yerine, iki güç arasında birbirine karıştıkları bir noktaya varana dek etkin ilişkiler olduğunu kavramak için serfin özgürlüğünü nasıl satın aldığını, komünlerin belediye haklarını nasıl satın aldığını, kasaba halkının nasıl, bir yandan ticaret ve endüstriyle feodal beylerin cebindeki parayı aldıklarını ve toprak mülkiyetlerini borç senedi haline getirdiğini, diğer yandan da mutlak monarşiye bu çökmüş feodal kalantorlara karşı zaferinde yardım ettiğini ve ondan ayrıcalıklar satın aldığını; daha sonra mutlak monarşinin finansal krizlerini nasıl sömürdüklerini vs. vs.; devlet borçları sistemiyle en mutlak monarşilerin borsa baronlarına nasıl bağımlı hale geldiklerini- bu sistem modern endüstri ve modern ticaretin bir ürünüdür; halklar arasında ilişkilerde, endüstri tekelinin doğrudan politik iktidara, “Alman kurtuluş savaşında” [Napolyon’a karşı savaş] Kutsal İttifakın Prenslerinin İngiltere’nin paralı askerlerinden başka bir şey olmadığında görüldüğü gibi nasıl dönüştüğünü gözlemesi yeterlidir.
…
“Toplumsal sorunları çağımızın merkezi konusu yapmaya çalışıyorsunuz, fakat monarşi ya da cumhuriyetten daha önemli toplumsal sorun olmadığını göremiyorsunuz.”
Bir dakika önce, bay Heinzen yalnız paranın gücüyle politik güç arasındaki ayrımı görüyordu; şimdi yalnızca politik sorun ile toplumsal sorunun birliğini görüyor. Elbette karşıtlarının “komik körlüğünü” ve “alçaltıcı korkaklığını” görmeye devam ediyor.
İnsanların politik ilişkileri, insanlar arası tüm ilişkiler gibi, toplumsal, topluma ait ilişkilerdir. Şu halde insanların birbirleriyle ilişkileri hakkındaki tüm sorunlar aynı zamanda toplumsal sorunlardır.
Sekiz yaşındaki bir çocuğun hayat bilgisi kitabından alınma bu görüşüyle, ilkel saflık, yalnız bir şey söylediğini değil, modern çağın mücadelelerinin dengesini değiştirdiğini düşünüyor.
Görünüyor ki “günümüzü meşgul eden” “toplumsal sorunlar”, mutlak monarşi dönemini arkamızda bıraktığımız ölçüde önem kazanıyor. Sosyalizm ve komünizm Almanya’dan değil, İngiltere, Fransa ve Kuzey Amerika’dan yayılıyor.
Gerçekten aktif bir komünist partinin ilk ortaya çıkışı [manifestation], anayasal monarşi yıkıldığı sırada, burjuva devriminin içinde gerçekleşmiştir. En tutarlı cumhuriyetçiler, İngiltere’de Leveller’ler, Fransa’da Babeuf, Buonarroti vs. bu “toplumsal sorunları” ilk dillendirenler oldular. Babeuf’ün arkadaşı ve parti yoldaşı Buonarroti’nin gerçekleştirdiği Babeuf Komplosu, bu cumhuriyetçilerin tarihin “hareketinden”, prenslerin yönetimiyle cumhuriyet arasındaki toplumsal sorunun çözümünün tek bir “toplumsal sorunun” bile proletaryanın çıkarına çözümlenmesi anlamına gelmediği anlayışını nasıl türettiklerini gösterir.
“Günümüzde” canlanan mülkiyet sorunu da Heinzen’in ortaya koyduğu şekilde formüle edilirse anlaşılamaz: “diğer insanların hiçbir şeyi yokken bir kişinin her şeye sahip olması adil midir… bir bireyin her şeye sahip olmasına izin verilmeli midir” ve benzeri basit bilinç sorularıyla adalet hakkında klişeler.
Endüstrinin genel olarak gelişme düzeyine ve farklı ülkelere özgü gelişme düzeyine bağlı olarak mülkiyet sorunu farklı biçimler alır.
Örneğin, Galiçyalı köylü için, mülkiyet sorunu feodal toprak mülkiyetinin küçük burjuva mülk sahipliğine dönüştürülmesidir. Onun için bu sorunun anlamı 1789’dan önce Fransız köylüsü için taşıdığı anlamla aynıdır, oysa tarımda çalışan İngiliz gündelikçisinin toprak sahibiyle en ufak bir ilişkisi yoktur. Yalnızca kiracı çiftçiyle, başka bir deyişle fabrika tarzında tarım yapan sanayi kapitalistiyle ilişkisi vardır. Bu sanayici kapitalistin ise, toprak sahibine rant ödemesinden dolayı, toprak sahibiyle doğrudan ilişkisi bulunur. Bu nedenle toprak mülkiyetinin ortadan kalkması İngiliz sanayi burjuvazisi için en önemli mülkiyet sorunudur ve Mısır Yasaları’na karşı mücadelelerinin de başka bir anlamı yoktur. İngiliz fabrika işçisini etkilediği kadar tarımda çalışan İngiliz gündelikçisini etkileyen mülkiyet sorunu ise sermayenin ortadan kalkmasıdır.
Hem İngiliz hem de Fransız devrimlerinde, mülkiyet sorunu serbest rekabetin sağlanması ve 16. yüzyılla 18. yüzyıl arasında gelişen sanayi için zicirler haline gelen toprak soyluluğu, loncalar, tekeller vs. gibi tüm feodal mülkiyet ilişkilerinin yok edilmesi sorunu olarak ortaya çıktı.
Son olarak, “günümüzde” mülkiyet sorununun anlamı, geniş ölçekli sanayiden, dünya pazarının ve serbest rekabetin gelişmesinden kaynaklanan çatışmaların yok edilmesidir.
Mülkiyet sorunu, sanayinin gelişmesinin farklı düzeylerine bağlı olarak, hep belirli bir sınıf için yaşamsal sorun oldu. 17. ve 18. yüzyıllarda, konu feodal mülkiyet ilişkilerinin kaldırılması olduğunda, mülkiyet sorunu burjuva sınıfı için yaşamsal sorundu. Burjuva mülkiyet ilişkilerinin kaldırılmasının konuyu oluşturduğu 19. yüzyılda, mülkiyet sorunu işçi sınıfı için yaşamsal sorundur.
O halde, “günümüzde” dünya tarihi ölçeğinde bir anlama sahip hale gelen mülkiyet sorununun, yalnızca modern burjuva toplumunda bir anlamı vardır. Bu toplum ne kadar ilerlemişse, başka bir deyişle, bir ülkede burjuvazi ne kadar gelişmiş ve dolayısıyla devlet iktidarı ne kadar burjuva karakteri kazanmışsa, toplumsal sorun kendisini o kadar keskin bir şekilde gösterir, Fransa’da Almanya’dan daha keskin, İngiltere’de Fransa’dan daha keskin, anayasal monarşide mutlak monarşiden daha keskin, bir cumhuriyette bir anayasal monarşidekinden daha keskin. Bu nedenle, örneğin, kredi sisteminden, spekülasyondan vs. kaynaklanan çatışmalar hiçbir yerde Kuzey Amerika’dakinden şiddetli değildir. Hiçbir yerde, toplumsal eşitsizlik kendisini Kuzey Amerika’nın doğu eyaletlerinde görüldüğü şiddetle göstermez, çünkü başka hiçbir yerde politik eşitsizlik tarafından bu kadar az gizlenmemektedir. Yoksulluk burada İngiltere’deki kadar gelişmemişse, bu durum, burada daha fazla aydınlatmamız gerekmeyen ekonomik koşullarla açıklanır. Bu arada, yoksulluk en hızlı gelişmeyi yaşamaktadır.
“Ayrıcalıklı kesimlerin mevcut olmadığı, tüm toplumsal sınıfların eşit haklara sahip olduğu” (güçlük sınıfların varlığında yatmaktadır) “nüfusumuzun … geçim araçları üzerinde baskı oluşturmaktan uzak olduğu bu ülkede, yoksulluğun bu hızla arttığını görmek gerçekten korkutucu.” (Bay Meredith’in Pennsylvania Kongresine sunduğu rapor; 29 Ocak 1825)
…
Kuzey Amerika’nın en ünlü politik iktisatçılarından, üstelik bir radikal olan Thomas Cooper, şunları öneriyor:
1- adaylarının Mülksüzlerin evlenmesinin yasaklanması.
2- Evrensel oy hakkının kaldırılması
çünkü, diye açıklıyor:
“Toplum mülkiyetin korunması için kurulmuştur… O halde, ezeli ekonomik yasalar gereğince sonsuza dek mülksüz kalacak kişilerin, başkalarının mülkiyeti hakkında yasalar yapmak için hangi mantıklı gerekçeleri olabilir? Halkın bu iki sınıfı arasında hangi ortak itki ve ortak çıkar bulunur?
“Ya işçi sınıfı devrimci değildir, bu durumda geçimlik kazançlarının bağlı olduğu işverenlerin çıkarını temsil ederler. New England’daki son seçimlerde, manüfaktür ustaları oyların kendi lehlerine verilmesini kesinleştirmek için, isimlerini küçük kumaş parçalarına nakşettirdiler, işçilerinin her biri bu kumaş parçalarını pantolonlarının üzerine dikerek oy vermeye gitti.”
“Ya da işçi sınıfı, birlikte ortaklaşa yaşamanın vs. sonucunda, devrimcileşir, o zaman ülkenin politik iktidarı er-geç onun eline geçecektir, ve onun sisteminde hiçbir mülkiyet güvende olmayacaktır” (Thomas Cooper, Politik Ekonomi üzerine Konuşmalar, 1831)
İngiltere’de işçilerin Çartistler adı altında bir politik parti oluşturması gibi, Kuzey Amerika’da işçiler Ulusal Reformcular adında aynısını yapıyorlar ve savaş sloganları da ya prenslerin iktidarı ya cumhuriyet değil, ya işçi sınıfının iktidarı ya burjuva sınıfının iktidarı.
…
Diyor ki; prensler, ya da prenslerin iktidarı, “tüm yoksulluk ve acının başyazarıdır”. …
Öncelikle, prensleri ya da prenslerin iktidarını kim veya ne yarattı?
Evvel zaman içinde, insanlar en güvenilir kişilikleri genel işleri yönetmek üzere başlarına getirdiler. Zamanla, bu konum bazı ailelerin mirası haline geldi vs. Sonunda da insanların aptallığı ve ahlaksızlığı bu haksızlığa yüzyıllar boyunca göz yumdu.
Avrupa’nın en ilkel masalcı politikacılarının yer aldığı bir kongre düzenlense, daha iyi bir cevap bulunamaz. Bay Heinzen’in tüm yapıtları açılıp bakılsa, başka cevap bulunamaz.
Cesur “sağlam ortak duyu”, prenslerin iktidarını ona karşı olduğunu ilan ederek açıkladığını sanıyor. Oysa bu ortak duyuyu norm olarak alan bakış açısından güçlük, sağlam ortak duyunun ve insanlığın ahlaki bilgeliğinin bu düşmanının nasıl doğduğunun ve açıkça zora dayanan bu yaşamı nasıl yüzyıllarca sürdürdüğünün açıklanmasında yatıyor görünüyor. Bundan kolay bir şey yok. Yüzyıllar sağlam ortak duyuya ve insanlığın ahlaki bilgeliğine sahip olmadan geçti. Başka bir ifadeyle, yüzyılların duyusu ve ahlakı prenslerin iktidarına karşı çıkacağı yerde onunla uyumlu oldu. Ve işte bugünün “sağlam ortak duyusunun” anlamadığı geçen yüzyılların bu duyu ve ahlakıdır. Onu anlamıyor, fakat ondan tiksiniyor. Ahlakta tarihten saklanacağı bir sığınak buluyor, ve burada ahlaki öfkesinin tüm cephanesini harcayabilir.
Politik “sağlam ortak duyunun” prenslerin iktidarının doğuşu ve uzun süre varlığını korumasını akılsızlığın işi olarak açıklaması gibi, dini “sağlam ortak duyu” da sapkınlık ve inançsızlığı şeytanın işi olarak açıklar. Aynı şekilde, dinsiz “sağlam ortak duyu” dini şeytanların, rahiplerin işi olarak açıklar.
Bay Heinzen ahlakla ilgili yüzeysel sözlerle prenslerin iktidarının kökenini bir kez açıklayınca, “prenslerin iktidarıyla toplumsal koşullar arasındaki bağlantı” doğal olarak bunu takip ediyor. Dinleyin:
“Bir birey devleti sahipleniyor, bütün bir ulusu az veya çok, yalnız maddi olarak değil, ahlaki olarak da kendisine ve çevresindekilere adıyor; ulusun içinde bir aşağılanma derecelenmesi kuruyor, onu gürbüz ve zayıf büyükbaşlar gibi tabakalar halinde sınıflandırıyor, ve temel olarak sırf kendi çıkarı için, bu birey devletin toplumunun her üyesini resmi olarak bir diğerinin düşmanı yapıyor.” (Heinzen’in manifestosu)
Bay Heinzen prensleri Almanya’da toplumsal yapının tepesinde görüyor. Kendi toplumsal temellerini yarattıklarından ve bunu her gün yeniden yarattıklarından bir an için şüphe etmiyor. Monarşiyle toplumsal koşullar arasındaki bağlantının, ki monarşi bu koşulların resmi politik dışavurumudur, prenslerin bu bağlantıyı yarattığından daha basit bir açıklaması olabilir mi? Temsilciler meclisiyle, temsil ettikleri modern burjuva toplum arasındaki bağlantı nedir? Onu yarattılar. Politik ilah, aygıtları ve derecelenmeleriyle seküler dünyayı yarattı; o, bu dünyanın en kutsal nesnesidir. Aynı şekilde dinsel ilah dünyevi koşulları yaratmış olacak, bu koşullar da fantastik olarak ve tanrılaştırılmış bir biçimde onda yansımaktadır.
…[elma elma ağacını yaratmaz]
Modern tarih kanıtlamıştır ki mutlak monarşi eski feodal zümrelerin düşüşte olduğu, ortaçağın şehirliler zümresinin modern burjuva sınıfına evrildiği fakat mücadele eden partilerden hiç birinin baskın çıkamadığı geçiş dönemlerinde ortaya çıkıyor. O halde mutlak monarşinin temelinde yer alan öğeler kesinlikle onun ürünü değil; tersine bunlar onun toplumsal önkoşulunu oluşturuyorlar, bu öğelerin tarihsel kökeni ise burada tekrara değmeyecek kadar iyi bilinir. Mutlak monarşinin Almanya’da daha sonra biçimlendiği ve daha uzun süre yaşadığı olgusu, ancak Alman burjuva sınıfının engellenmiş gelişimiyle açıklanır. Bu gelişme yolunun ortaya çıkardığı bilmecelerin cevapları ticaretin ve sanayinin tarihinde bulunacaktır.
…
Sağlam ortak duyuyu prenslerin iktidarının kaynağını Alman toplumunda görme yerine Alman toplumunun kaynağını prenslerin iktidarında “görmeye” iten optik yanılsama, kolayca açıklanabilir.
İlk bakışta algıladığı –her zaman ilk görünüşün özellikle anlaşılır olduğunu düşünür- Alman prenslerinin, politik varlıklarının yükselişi ve düşüşünün bağlı olduğu Almanya’daki eski toplumsal koşullar üzerinde kontrole sahip olduğu, ve çözücü öğelere şiddetle karşı koyduklarıdır. Aynı şekilde, çözücü öğelerin prenslerin iktidarına karşı savaştıklarını görür. Bu durumda beş ortak duyu, prenslerin egemenliğinin; eski toplumun, derecelenmelerinin, önyargılarının ve çelişkilerinin temeli olduğuna hep birlikte şahitlik eder.
Daha yakından bakıldığında ise, bu görünüşler, masum nedeni oldukları kaba fikri ancak reddeder.
Prenslerin egemenliğinin oynadığı şiddetli karşıdevrimci rol, yalnızca eski toplumun gözeneklerinde yeni bir toplumun biçimlendiğini, bu yeni toplumun varolan politik zırhı –eski toplumun doğal örtüsünü- doğal olmayan bir zincir olarak algılayıp paramparça etmek zorunda olduğunu kanıtlar. Toplumsal çözülmenin bu yeni öğeleri ne kadar az gelişmişse, eski politik iktidarın karşı devrimciliği de o kadar tutucu görünür. Prenslerin egemenliğinin gericiliği, onların eski toplumu yarattığını değil, eski toplumun maddi koşulları eskidikçe prenslerin de ömrünün tükendiğini gösterir. Gericilikleri, aynı zamanda eski toplumun gericiliğidir, çünkü eski toplum hala resmi toplumdur, iktidarın resmi sahibi ya da resmi iktidarın sahibidir.
Toplumun maddi varlık koşulları, resmi politik biçiminin dönüşümünü yaşamsal bir zorunluluk kılacak kadar geliştiğinde, eski politik iktidarın tüm görüntüsü değişir. Bu nedenle bugün mutlak monarşi, gerçek ilerici işlevi olan merkezileştirmeye değil, dağıtmaya çalışıyor. Feodal zümrelerin yenilgisinden doğmuş ve yenilmelerinde en aktif paya sahip olmuşken, bugün feodal ayrıcalıkların en azından görüntüsünü elde tutmaya çalışıyor. Önceleri ticaretle sanayiyi ve dolayısıyla burjuva sınıfının yükselişini, hem ulusal gücün hem de kendi zenginliğinin gerekli koşulları oldukları için destekleyen mutlak monarşi, bugün her yerde, artık güçlenmiş burjuvazinin ellerinde giderek daha tehlikeli silahlar haline gelen ticaretle sanayiyi engelliyor. Korkak ve bönleşmiş bakışlarını, iktidara yükselişinin doğum yeri olan kentten eski güçlü rakiplerinin cesetleriyle dolup taşan kıra yöneltiyor.
“Politikayla toplumsal koşulların bağlantısından”, Bay Heinzen sadece Almanya’da prenslerin egemenliğiyle Almanya’daki sefalet arasında bağlantıyı anlıyor.
Monarşi, tüm diğer devlet biçimleri gibi, işçi sınıfı için doğrudan maddi bir yük olarak ancak vergiler biçiminde var olur. Vergiler, ekonomik dille ifade edilen devletin varoluşudur. Memurlar ve rahipler, askerler ve dansçılar, öğretmenler ve polisler, Yunan müzeleri ve Gotik çan kuleleri, sivil ve askeri harcamalar – tüm bu mucizevi varlıkların embriyo halinde bulunduğu ortak tohum vergilendirmedir.
Hangi aklı başında yurttaş halkın vergilerle, prenslerin haksız kazançlarıyla, soyulmasını sefaletinin nedeni olarak göstermez?
Alman prensleri ve Alman acıları! Başka bir ifadeyle, prenslerin uğruna birbirini boğazladıkları ve halkın kanı ve teriyle ödediği vergiler!
İnsanlığı lafla kurtarmak isteyenler için ne tükenmez kaynak!
Monarşi aşırı harcamanın nedenidir. Şüphesiz. Kuzey Amerika ulusal bütçesiyle bizim 38 küçük yurdumuzun yönetilmek ve disipline edilmek için harcadığıyla kıyaslayın! Bu kendini beğenmiş demagojinin gürültücü patlamalarına Komünistler değil, Ricardo, Senior vs. gibi burjuva iktisatçıları, iki kelimeyle yanıt verir.
Devletin ekonomik varoluşu vergilerdir.
İşçini ekonomik varoluşu ücretlerdir.
Aydınlatılması gereken: vergiler ve ücretler arasındaki ilişki.
Rekabet ortalama ücreti en alt düzeye indirir, yani, işçilerin zorlukla kendi yaşamlarını ve soylarını sürdürmelerine yetecek düzeye. Vergiler bu minimumun bir parçasıdır, çünkü işçilerin politik görevi vergi ödemeye dayanır. İşçi sınıfının yüklendiği tüm vergiler kaldırılsa, bunun sonucu ücretlerin, bugün ödedikleri vergi kadar düşmesi olurdu. İşverenlerin karları da ya aynı miktarda artar, ya da vergi toplamanın biçiminde bir değişiklikten başka bir şey olmazdı. Kapitalistin ücretin bir bölümü olarak işçiye verdiği verginin işçi tarafından ödenmesine dayanan bugünkü sistemin yerine, kapitalist vegileri dolaylı olarak değil, doğrudan devlete verirdi.
Kuzey Amerika’da ücretler Avrupa’dakilerden yüksekse, bunun nedeni Avrupa’daki düşük vergiler değildir. Bu, bölgesel, ticari ve endüstriyel koşulların sonucudur. İşçi arzına göre işçi talebi, Avrpa’dakinden çok daha fazladır. Ve Adam Smith’ten beri her acemi bunu bilir.
Diğer yandan, burjuvazi için vergilerin dağıtılma ve ödenme biçimiyle nereye harcandıkları yaşamsal sorunlardır; bunun nedeni, hem ticaret ve sanayi üzerinde etkisi olması, hem de vergilerin mutlak monarşiyi bağlamaya yarayan altın zincir olmasıdır.
…
kaynak: www.marxists.org
ilk kez Stalin Arşivi tarafından Türkçeleştirilmiştir. (13 Kasım 2005)